BU ÜLKEDE HERKES SUSTU!
Bu ülkede kadına "sürtük" denildi, herkes sustu.
Bu ülkede "Ananı da al git." denilerek analara hakaret edildi, herkes sustu.
Bu ülkede Rümeysa adlı bir kişi çıkıp Atatürk'e ve Atatürkçülere hakaret etti, herkes sustu.
Bu ülkede gerçekleşen onlarca kadın cinayetine herkes sustu.
Bu ülkede yüzlerce çocuğun istismar edilmesine herkes sustu.
Bu ülkede irticayı yaymak amacıyla yüzlerce, binlerce eylem yapıldı; herkes sustu.
Bu ülkede Kur'an kurslarında çocuklar istismar edildi, herkes sustu. Hatta devletin en üst kademelerindeki bazı temsilciler tarafından "Bir kereden bir şey olmaz." ve "Çocuğun rızası alınmıştır." gibi ifadeler kullanıldı; herkes sustu.
Bu ülkede, özellikle Güneydoğu'da kaçak elektrik kullanıldı; faturası diğer bölgelerde yaşayan vatandaşlara yansıtıldı ve herkes sustu.
Bu ülkede bir sokakta üç cami varken dördüncü cami yapıldı, herkes sustu.
Bu ülkede bir mahallede sağlık ocağı ihtiyacı varken neden dördüncü caminin yapıldığı sorgulanmadı; herkes sustu.
Şimdi ise sanal ortamda klavye kahramanları, Sayın Rahmi Koç'a etmedikleri hakareti bırakmadılar. Özellikle de kendisine "Kürt" diyenler...
Haksızlar mı?
Değiller.
Çünkü hakaret ve asağılama kime yapılirsa yapılsın doğru değildir. Ama bana yapılan hakaret kötü, sana yapılan hakaret iyi yaklaşımı da hakaretin dik alasını hak eden bir yaklaşımdır.
Eee, bu durumda kendisini Kürt olarak tanımlayanlara bir öneri, hadi ne duruyorsunuz? Koç Holding bünyesinde çalışan Kürt kökenli vatandaşlar istifa etsin. Ne oldu, yemedi mi?
Hadi buyurun işten ayrılın da görelim. Aksi halde klavye kahramanlığı yapıp da 95 yaşinda birine, bu ülkenin katmadeger sağlayanına hakaret etmeyin! Bu sizin sadece siradanlığınizı gösterir. Bu sizin sadece acizliginizi gösterir. Çünkü söylemek kolay, bedel ödemek zordur.
Hadi buyurun istifa edin edebilirseniz.
Efkan ÖTGÜN
Fatih Altaylı’dan Polat ailesine: ‘B*klarında boğulsunlar!’
“Bundan 25 sene önce başladı ‘Polat’ çilemiz.
Önce tekildi. Polat Alemdar adıyla arzı endam eyledi. Bir dizi kahramanıydı.
Yeteneksiz bir oyunculukla ortaya koyulan bir dizi kahramanıydı. Oyunculuk kötüydü ama dizi tuttu. Dizinin kahramanı, bir grup gencin gerçek kahramanına dönüştü.
Mafyatik, eli silahlı, kendi hukukunu kendi koyan, ihkakı haktan yana devlet gücünü arkasına almış bir tipleme.
Kısa sürede toplumun, daha doğrusu eğitim seviyesi düşük, umutsuz bir gençlik grubunun idolü oldu. Meyvelerini bugün yediğimiz toplumsal yozlaşmanın başlangıcı idi. Şiddet dolu, hukuk tanımaz bir topluma ilk hazırlıktı.
Son yıllarda da başka bir Polat çıktı başımıza.
Bu kez çoğul, dual Polatlar, Polatgiller.
Dilan ve Engin Polat.
Sosyal medya fenomeni dedikleri türden bir çıkış. Sonrasında güzellik merkezleri. Açıklanamayacak bir hızla büyüyen bir servet, göze sokulan görgüsüzce bir zenginlik. Kara para aklama iddiaları. Ödenmemiş vergiler. Sonra tutuklanma, türlü iddialar ve sonra ani bir salıverme.
Sonrası giderek artan rezillik.
Ortalıkta cırtlak sesiyle bağıran bir kadın. Her gün, ‘eşim bana şiddet uyguluyor’ nidaları. Boşanacağım açıklamaları, sosyal medyada paylaşılan görüntüler, ayrıldık söylemleri, kocadan kadına ağır hakaretler. Daha iki gün önce kanlı, dayak izli fotoğraflar.
Ve bir cinayet.
‘Ayrıldık, bitti, boşanıyoruz, beni dövdü’ diyen kadın kendisini dövdüğünü iddia ettiği kocasıyla Alaçatı’da doğum günü partisi düzenliyor.
Kocasının aynı zamanda korumalıklarını da yapan kuzeni otelin önünde öldürülüyor.
Ve kadın bu cinayeti bile fırsata çeviriyor, telefondan polisi arayacağına, telefonu ile video çekiyor, o videoyu editliyor ve yine o cırtlak sesiyle sosyal medya üzerinden sözde yardım istiyor, ambulans çağırıyor.
Ve rezillik niyedir bilmem bizim önümüze de geliyor.
Ağzımdan çıkan tek nida “Allah belanızı versin” oluyor. Bu kadının ve kocası olacak tiplemenin bu topluma kötüden de öte, berbat hatta iğrenç bir örnek oldukları aşikar.
Binlerce genç kız, belki genç erkek bu çiftin avam ama zengin hayatını örnek alıyor. Paranın nereden ve nasıl geldiğinin önemi olmadığını, saygınlık ve hatta dokunulmazlık kazandırdığını düşünen bir “kayıp genç” kuşağına berbat bir ilham, iğrenç bir sui misal oluyor.
Ve ne yazık ki, medyamız bu pespayeliği, bu iğrençliği, bu utanmazlığı, bu görgüsüzlüğü gözümüze sokuyor.
Yapmayın Allah aşkına. Ne yaparlarsa yapsınlar.
B*klarında boğulsunlar. Ama bizim gözümüzü, gönlümüzü, ruhumuzu kirletmesinler.”
Afganistan'da kadınların çalışması yasaktır.
Eşi vefat etmiş veya babası vefat etmiş kadınlar cami çıkışında eve ekmek götürebilmek için dilenirler.
Cumhuriyete ve laikliğe sıkı sıkı sarılın..
Bu adama iyi bakın… Adı Nafiz Deniz Seçer.
13 yıldır köy köy gezip gönüllü olarak zeytin fidanları dikiyor 🌱
Zeytinliklerimizi katledenlerin aksine, Türkiye’nin dört bir yanındaki atıl topraklara on binlerce fidan, yüz binlerce tohumu kazandırdı. Hedefi ise 1 milyon zeytin ağacı 🌿
Toprağa umut, geleceğe nefes olan güzel insanlardan biri…
Emeğine, yüreğine sağlık 🙏
Deniz Gezmiş ve Abdullah Gül Arasındaki İlişkiyi Biliyor Musunuz ?
Birinin adı Deniz Gezmiş‘ti.Ankara’dan..
Diğerinin adı Abdullah Gül..Kayseri’den..
1960l yılların sonralarında yolları İstanbul Üniversitesi’nde kesişti..
Hukuk Fakültesinde okuyan Deniz Gezmiş sol görüşlüydü..
Öğrenci lideriydi..
Fikir Kulüplerinin önde gelen isimlerinden..
İktisad Fakültesinde okuyan Abdullah Gül ise sağ görüşlü..Milli Türk Talebe Birliği üyesi��İslamcı grubun Akıncılar cephesinden..
Yıl 1968 idi..Temmuz sıcağı..
Amerikan 6. Filosu İstanbul boğazındaydı..
Savaş gemileri Dolmabahçe açıklarına demir atmıştı..
Amerikan askerleri karaya çıkmış, İstanbul genelevlerinde cirit atıyordu.
Yanki, Yüksek Kaldırım’da ve Beyoğlu Abanoz sokakta zevk alemleri yaparken, Polisin dışarda onların güvenliğini alması bardağı taşırmıştı.
Tepki büyüktü..
Sol görüşlü öğrenciler “6.Filo Defol” mitingleri yapıyordu..
Sağ görüşlüler ise buna karşı çıkıyordu..
İki grup sürekli kavga ediyordu..
Gazeteler linç manşetleri atıyordu..
“Kızılları boğmanın vakti geldi”
“Ya susturacağız, ya kan kusturacağız”
Genelkurmay kışlalarda broşür dağıtıyordu.
“Amerika’yı sevmeyen komünisttir.”
İstanbul Üniversitesi barut fıçısı gibiydi..
Birgün Deniz Gezmiş ve Abdullah Gül‘ün içinde bulunduğu gruplar karşı karşıya geldi..
Bir yanda Nazım Hikmet‘in çocukları..
Diğer yanda Necip Fazıl‘ın..
Taşlar, sopalar, tekme, tokat..
Fikirler değil yumruklar konuştu..
Zaman zaman da silahlar..
Ertesi gün Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Abdullah Gül ve arkadaşlarının fotoğraflarını okulun duvarlarına astılar..
Altına da tek cümle yazdılar.
“Faşistler giremez”
Abdullah Gül o günden sonra 6 ay okula ara vermek zorunda kalmıştı..
Yıllar geçti..
Amerikan Emperyalizmine hayır diyen sol görüşlü öğrenciler bir bir yok edildi..
Fikir Kulüplerinde yetişenlerin önü kesildi.
Kimi kahpe bir pusuda öldürüldü..
Kimi işkencede son nefesini verdi…
Kimi de Denizler gibi darağacına gönderildi..
Bazıları onlarca yıl hapis yattı..
Bazıları da köşesine çekildi..
Peki sağ görüşlü, özellikle islami cepheden öğrencilere ne oldu?..
Abdullah Gül devletin zirvesine, Cumhurbaşkanlığına kadar yükseldi..
..Ve diğer Milli Türk Talebe Birliği üyeleri..
Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, Mehmet Ali Şahin, Cemil Çiçek, Beşir Atalay, Abdülkadir Aksu, Hüseyin Çelik, Ahmet Davutoğlu, Numan Kurtulmuş, Fehmi Koru, Abdurrahman Dilipak, Kadir Topbaş ve daha niceleri.
Hepsi önemli yerlere geldi..Devlet onlara teslim edildi..
44 yıl önce..
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan darağacında can verdiler..
İşlerini cellada bırakmadılar..
Sehpalarını kendileri tekmelediler..
Onların mahkeme salonunda söyledikleri bir söz,bugün bile unutulmadı..
“Türkiye’de gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde bulunanlar varsa, bunlar ancak Amerikan emperyalizmi ile iş yapan çıkarcılardır.”
Üç fidanın anısına saygıyla
Deniz’e ait eşyalar, infazdan sonra, siyah bir torba içinde babasına teslim edildi.
Torbada 31 kalem malzeme vardı: Yeni açılmış Birinci sigarası… İki tükenmez kalem.. Askılı atlet, fanila ve yün başlık… Kahverengi ceket ve pantolon… Haki renk bir yün gömlek…
Füme terilen pantolon… Kendi yeşil, yakası beyaz, fermuarlı kazak… Bir küçük, bir büyük İngilizce sözlük… Türkçe-Almanca sözlük… Brecht, Ahmed Arif, Mehmet Fuat’ın kitapları Babasından gelen mektuplar… Bir cep aynası, bir cep defteri…
DENİZ GEZMİŞ'İN SON ŞİİRİ
"Yenilmişsem
Elim kolum bağlı
Boynumda yağlı ip
Gelip dayanmışsam
darağacına
Dudaklarımda yarın
Gözlerim yarınlarda
Unutmak mı gerek seni
Kapılar kapalı
Tutulmuşsa gece
kapkara yollar
Sıcacık bir sevgi
sunmayacak mıyım
insanlara
Bakmayacak mıyım yarınlara
Seslenmeyecek miyim
insanlara"
DENİZ GEZMİŞ
(Bir cep defterinin boş sayfasına, kendi el yazısıyla yazmıştı bu satırları Deniz.)
Erzincan’da, dünyanın en zeki hayvanlarından biri olarak kabul edilen bir karganın, yumurtlama öncesinde yuva yaparken bir koyunun yününü çaldığı anlar görüntülendi.
Perşembe Yaylası jandarma korumasında Magden şirketi tarafından işgal edilmiş durumda!
Sömürgeciler an itibariyle giriş yaptı!
Dünyada görülmesi gereken 5. doğal harika olarak literatüre geçen Perşembe yaylası! Ses ver Karadeniz!
85 yaşında bir adam, doğumhanenin kapısında beklemektedir.
Doğumhaneden çıkan doktor etrafa bakındıktan sonra yaşlı adama sorar:
Doktor:
— İçeride doğum yapan bayan yakınınız mı?
Adam:
— Evet, eşim.
Doktor:
— Ama bayan 25 yaşlarında...
Adam:
— Tamam işte, eşim o. Niye şaşırdınız? Baba olamaz mıyım yani?
Doktor:
— Yoo... Aklıma benim dedem geldi de.
Adam:
— Nesi varmış dedenizin?
Doktor:
— Kendisi av meraklısıydı. Sürekli ava çıkardı. Ama yaşlanınca zorlanmaya başladı. Bir gün yine ava çıkacakken kendisini uyardık: “Aman yapma dedecim, yaşlandın artık, ava gidemezsin.” dedik. Ama dinlemedi, hazırlandı. Tabii yaşlılık işte... Çıkarken tüfek yerine bastonu aldı eline.
Ben de onunla gittim. Ormanda epey yürüdükten sonra bir geyik gördük. Dedem bastonu omzuna koydu, doğrulttu ve geyiğe bastonla ateş etti. Geyik o anda vurulup yere düştü...
Adam:
— Olur mu canım, başkası vurmuştur onu.
Doktor:
— Ben de onu demeye çalışıyorum zaten... Başkası vurmuştur.