İçki ve sigara içtiği için bir şeyleri başardığını hisseden,küfür ederek kendini özgüvenliymiş gibi gösteren,sırf farklı görünmek için bilmediği,araştırmadığı ateisliği seçen,18 yaşına girince her şeyi yapabileceğini ve ailesinin karışamayacağını sanan saçma bir nesil yetişiyor.
Batn-ı Nahle Seriyyesi ve Abdullah bin Cahş
Efendimiz (s.a.v.), Abdullah bin Cahş komutasındaki küçük bir askeri birliği istihbarat toplamak için görevlendirir. Ancak birlik, savaşmanın kesinlikle yasak olduğu "Haram Ay"ın son gününde bir Kureyş kervanıyla karşılaşır.
Zerre kadar ilimden nasibinizi almamış zavallı adamlarsınız. Bu din ne senin ne de tasmanı elinde tutanın tekelindedir. Sırf ihtilaf ettiğiniz fer’i bir mevzudan dolayı aynı davayı güttüğünüz bir Hocaefendi’nin kapanan medresesine sevinmek hangi ahlaka sığar.
⬇️
Ebubekir Sifil, daha önce iflas ettiğini maddi olarak çok kötü durumda olduğunu söylemişti.
Cübbeli hocaya çatanlar dikkat çekip gündem oluyorlar.
Sanırım Ebubekir Hoca da son günlerde bunu fark etmiş olacak ki böyle bir yola başvurdu.
Siz ilmi cevap veremediğinizden dolayı kavgalı olduğunuz kişinin rezil olması için her türlü hatasını didik didik araştıran cenahsınız.
Size kalemle cevap vereni PR çalışması yapmakla suçlarsınız da hocanızın sol kesime yaranmak için vermiş olduğu demeçleri ne yapacağız?
⬇️
Eski hocalar: “Üzerinde banka ismi yazan bank'ların üzerine oturmak bile caiz değil” derdi, şimdi ne oldu da hocalar bankalar konusunda bu kadar rahat konuşabiliyorlar?
Bir süredir sıkça duyduğumuz bu soru, TOKİ tartışmalarıyla birlikte daha da alevlendi. Bunun dışında zaten mevcut fıkıh anlayışının ciddi anlamda sorgulanmaya başlandığı bir sürecin varlığı da söz konusudur. Bu iki meseleyi de vuzuha kavuşturacak bir misal vererek bazı düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.
Fıkıh kitaplarımızda eti yenilen hayvanların dışkılarının hükmü tartışılmıştır. Ebu Hanîfe bunları ağır necaset görürken, iki talebesi Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed hafif necaset saymışlardır. Ancak İmam Muhammed daha sonra görüş değiştirerek eti yenen hayvanların dışkılarının fahiş miktarda elbiseye bulaşsa bile namaza mani olmadığına hükmetmiştir.
Onun görüş değiştirmesine sebep olan hadise şudur; İmam Muhammed, Abbâsî Halîfesi Hârûn er-Reşîd ile birlikte Rey şehrine gidip kadılık görevini üstlendiğinde yolların ve hanların bu dışkılarla dolu olduğunu görür. Bunun üzerine insanların bundan sakınmalarının güç olduğunu (umûmü’l-belvâ) dikkate alarak bu hükme varmıştır. Daha sonra fukaha -insanların ve hayvanların birlikte kullandığı- Buhârâ'nın çamurlu yollarını da buna kıyas ederek aynı hükmü vermişlerdir. (İbnü'l-hümâm, Fethu'l-kadîr [Dâru'l-kütübi'l-ilmiyye, Beyrut, 2016] I, 205)
Sanırım bu örnek iki meseleyi de anlamaya yardımcı olmuştur. Hocalar modernleşmiş ya da hassasiyetlerini yitirmiş değildir; ancak dünya değişmiştir, hızla da değişmeye devam etmektedir.
Fıkıh, meselelere çok yönlü bakmayı gerektirir. Zira Rey sokaklarını Abbasi sarayından görmek mümkün değildir. Bu sözlerimiz herkesin kendi hevasına göre kolaylık ihdas edebileceği şeklinde anlaşılsın istemiyoruz; ancak fıkıhla iştigal edenlerin bugün bu perspektiften çözümler üretmesi elzemdir, farz-ı kifâyedir, diye düşünüyoruz. Zira “Her şeyin haram olduğu yerde, her şey helal olur!” İnsan, yaptığı hiçbir şeyin İslam'a uymadığına, uymasının da mümkün olmadığına kanaat getirince kulluk motivasyonunu yitirir. Dine aidiyetini kaybetmeye başlar. Ve Allah muhafaza inancından olur. Dolayısıyla insanlara eldeki imkânlar dâhilinde “uygulanabilir” çıkış yolları sunmak gerekir.
Maalesef alanında uzman hocalarımız bile kimi softaların zorbalığına maruz kalmamak için görüş belirtmekten çekinir olmuştur. Aksine bu mesele üzerine daha fazla gitmeleri ve sosyal medyada magandalık yapan bedevileri dikkate almamaları gerekmektedir. “Müctehid içtihadında isabet ederse iki, hata ederse bir sevap alır.” buyurulur. Ben bu hadisi her işittiğimde “İsabet eden sevap alıyor da hata eden niye sevap alıyor?” diye düşünürdüm. Hata edene günah yazılmaması bile büyük bir ihsandır, sevap yazılmasındaki hikmet nedir acaba? derdim. Şimdi anlıyorum ki böyle olmasa kimse elini taşın altına koymak istemez, fetva vermekten kaçınırdı. Allahu 'alem hata edene de sevap verilmesi, ilim ehlini insanlar arasında hüküm vermeye, insanların sorunlarına çözüm üretmeye yönelik bir teşviktir. Onun için hocalarımız ilmi ehliyet, fıkhî dirayet ve halis niyet sahibi olduktan sonra elini taşın altına koymaktan imtina etmemelidir.
Yakın tarihte yaşadığımız badireler malumdur. İlmin inkıtaa uğraması Buhârâ'nın, Belh'in, Rey'in örfüne göre verilmiş hükümleri kitaplardan aynen nakletmekten ibaret olan bir fıkıh anlay��şı doğurmuştur. Öteden beri pek çok soruna sebep olsa da bugün artık bunun bir sürdürülebilirliği kalmamıştır. Bırakalım asırları, otuz sene önce verilen hükümler bile bugün anlamını yitirmiştir. Onun için bu hususta çalışan insanları sindirmeye ve yıpratmaya yönelik üstenci saldırgan tavırlara müsamaha gösterilmemesi lazımdır.
Bütün insanları tek bir görüş üzere toplamak mümkün değildir. Sahabe devrinden itibaren görüş farklılıkları olmuştur, bundan sonra da olmaya devam edecektir. Fıkhın tabiatı budur. Herkes farklı pencerelerden bakarak farklı neticelere varacaktır. Artık birileri de buna saygı duymayı öğrenmelidir.
İmam Muhammed'in Muvatta'ını okurken pek çok defa hocası İmam Malik ile ters düştüğüne şahit oluruz. Bu durumda şöyle der; “Bir grup bu rivayeti esas alarak bu hükmü vermiştir; ancak falanca rivayeti dikkate alarak şöyle hüküm vermek bize göre en güzel olandır.”
Ne kadar güzel bir üslup değil mi? Ben de medrese yıllarımda sık sık hocamın yanında bulunurdum da kendisine fetva sorulduğuna şahit olurdum: “Biz buna fetva vermiyoruz ama verenler de var, onunla da amel edilebilir” derdi. İşte bu işin edebi, adabı, ahlakı da budur.
Selâm, hidayete tâbi olanlara…
İmam Semhûdî şöyle diyor:
_"Aişe radıyallahu anha, (Resûlullah ﷺ vefat ettikten sonra) mescidin çevresindeki bazı evlerde vurulan bir çivi veya bir kazık sesi işittiğinde *'Resûlullah'a ﷺ eziyet etmeyin.'* dive onlara haber gönderirdi."_
(Es-Semhûdî, Vefâü’l-Vefâ, 2/103)
Bizim annelerimize çok üzülüyorum Ne onları rahat ettirdik ne de istedikleri gibi bir evlat olabildik Gece gündüz bizi düşünüyorlar Ayağımıza diken batsa acısını bizden daha çok hissediyorlar Evladın yaşayacağı bir sıkıntı da bilse ki canını verse evladı rahat edecek inan verir.
لا تنتظر شيئا من الناس فإنهم يحزنونك ويكسرونك وإن سألت فسل الله فإذا أعطاك لم ينقص من عنده شيء فإن شأنه عظيم واصبر فكل شيء سيكون جميلا لأن ما كتب لك قد كتبه أكمل الكاتبين. انت فقط ثق به وادع دائما
UMUMA BİNAEN
Tasavvuf dediğimiz yol, Rasulullah (sav)’in hayatını yaşamak ve yaşatmak değil midir? Mürşidlik, kalabalıkların ortasında kürsüye oturmakla değil, Rasulullah (sav)’e ittiba ile kazanılan bir makam değil midir? Lakin bugün öyle bir noktaya gelindi ki; tarikat mefhumu asli gayesinden uzaklaştırılarak âdeta bir “seyirlik gösteri”ye dönüştürüldü. İnsanlar artık tarikat dendiğinde kalabalıklar içinde yürüyen, ulaşılması zor, camların ardında duran ve insanlarla insanı hiçbir ilişkisi olamayan kimseleri zannetmeye başladı..
Oysa Rasulullah (sav) mescide giderken kortejlerle yürümüyor, ashâbının arasında fark edilmeyecek derecede mütevazı bir şekilde bulunuyordu. Ne tacı vardı ne de tahtı. Bizim maksadımız kalabalıklar değil; Allah’a vuslat, nefsi tezkiye ve Rasulullah (sav)’in sünnetlerini tatbik değil midir?
Bugün bazı cemaatlerin paylaşımlarında öne çıkan şey, sünnete bağlılıktan ziyade; izdiham, ihtişam ve dış görünüşün cazibesi olmaya başladı. Böylece tasavvuf insanları Allah’a yaklaştırmak yerine, dinden soğutan bir görüntüye büründü. Halbuki tarikatın maksadı gönüllere İslam sevgisini aşılamaktır, kitleleri hayran bırakmak değil.
Ey kıymetli dost! Tebliğin ve irşadın ölçüsü Rasulullah (sav)’in ölçüsüdür. O(sav), uyarır, tebliğini yapar, sonra da işi Allah’a bırakırdı. İnsanları kınamak, küçümsemek, ötekileştirmek tasavvuf ahlakına sığmaz.
Tasavvuf bir isim veya gösteri değil, Rasulullah (sav)’in yoludur. Eğer bu özden uzaklaşırsak, geriye yalnızca kalabalıklar, kortejler ve boş bir gösteriş kalır. Asıl ihtiyaç, yeniden sünnete sarılmak ve nefisleri tezkiye etmektir.