İsmail Saymaz:
💰Melih Gökçek’in oğlu ve gelini ile 3. kişiler üzerinden yurt dışına para aktardığı kuşkusu üzerinde duruluyor.
💰Almanya’daki şirketle bağı soruşturuluyor.
💰Gökçek, “Oğlumun somut işi yoktur, gelinim babadan zengin” diyor.
💰4 yılda Gökçeklerin hesaplarında yüksek döviz transferi var.
💰Gökçek’e belediye başkanlığı döneminde kamu kaynaklarını ailesine aktarıp aktarmadığı da soruluyor.
@ismailsaymaz HABERİ
Melih Gökçek:
Hani meşhur bir laf vardır.
Bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın ama üçüncüde yakalanırsın.
Ama ben 500 sefer sıçradım ve hepsinden istisnasız takipsizlik aldım beni yakalayamadılar.
ADLİYEYE AĞZINDA SAKIZLA GİRDİ
BU BİR MEYDAN OKUMA MI ?
Melih Gökçek, 'şüpheli' sıfatıyla adliyede ifade verecek. Gökçek'in adliyeye girişte sakız çiğnediği görüldü.
Ankara Büyükşehir Belediyesi avukatı Nadi Türkaslan:
Gökçekler Suç Örgütü diyebileceğim, Melih Gökçek, Nevin Gökçek, Ahmet Gökçek, Osman Gökçek, yakınları, belediye bürokratları, yoğun bir şekilde ihale alan iş adamları ile birlikte belediyenin parasını ve malvarlığını nasıl bir şekilde kullandığını ortaya koyarak, hatta bu örgütün kendi faaliyetlerini yürütebilmek için bir TV kanalını dahi sahiplenip yayın yaptığını, yine örgütün amaçları doğrultusunda spor kulüplerine dahi uzandığını delilleriyle birlikte dosyada açığa koyduk.
#SONDAKİKA MELİH GÖKÇEK HAKKINDA SORUŞTURMA AÇILDI!
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Melih Gökçek hakkında yurt dışındaki şirketlere kayıt dışı para aktarıldığı yönünde öne sürülen iddialara ilişkin olarak re’sen soruşturma başlatıldı.
BAŞKAN MANSUR YAVAŞ’TAN 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI MESAJI
30 Ağustos, yalnızca askeri bir zaferin değil; yokluk ve imkânsızlıklar içinde dahi vatanına, bağımsızlığına ve geleceğine sahip çıkan bir milletin sarsılmaz iradesinin simgesidir.
Büyük Taarruz’la başlayan ve Başkomutanlık Meydan Muharebesi’yle zafere ulaşan bu eşsiz mücadele, milletimizin hiçbir koşulda esaret altında yaşamayacağını tarihe bir kez daha yazmıştır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Başkomutanlığında, kahraman ordumuzun cesareti ve milletimizin fedakârlığıyla kazanılan bu büyük zafer; bizlere yalnızca bağımsız bir vatan değil, aynı zamanda Cumhuriyetimizin kuruluşuna uzanan onurlu bir yol bırakmıştır.
Bugün bizlere düşen en büyük görev; atalarımızın canları ve emekleriyle bizlere emanet ettiği bağımsızlığımızı ve Cumhuriyetimizi korumak, demokratik değerlerimizi güçlendirmek ve bu eşsiz mirası gelecek nesillere daha güçlü bir şekilde taşımaktır.
Bu anlamlı gün vesilesiyle başta Cumhuriyetimizin kurucusu Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, vatanımız uğruna mücadele eden tüm kahramanlarımızı, aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
30 Ağustos Zafer Bayramı’mız kutlu olsun.
Murat Ağırel bu kez Gökçek ailesinin yurt dışındaki izini sürdü.
Milyonlarca dolarlık yatırımlar…
Peki bu paranın kaynağı ne?
Bu servet nasıl oluştu, Türkiye’den yurt dışına nasıl taşındı?
Belgeleriyle Murat Ağırel açıklıyor.
Bu akşam 21’de Dosya’da.
Gökçek ailesinin Avrupa’da yaptığı milyonlarca dolarlık yatırımlar…
Peki bu paranın kaynağı ne?
Bu servet nasıl oluştu?
Türkiye’den yurt dışına nasıl çıkarıldı?
Paralar hangi şirketler üzerinden taşındı?
Almanya’da neler satın alındı, hangi yatırımlar yapıldı?
Para trafiğini, şirket bağlantılarını ve satın alınan mal varlıklarını belgeleriyle ortaya koyacağız.
Bu akşam saat 21.00’de, Onlar DOSYA’da.
Cumhurbaşkanı Erdoğan: Bugün bir kez daha, hangi siyasi görüşte olursa olsun herkesi Terörsüz Türkiye sürecinin bir parçası olmaya çağırıyorum.
Gelin, Türkiye’yi terörden kurtararak şehitlerimize ve gazilerimize olan şükran borcumuzu layıkıyla ödeyelim.
Bugün bir kez daha, hangi siyasi görüşte olursa olsun herkesi Terörsüz Türkiye sürecinin bir parçası olmaya çağırıyorum.
Gelin, Türkiye’yi terörden kurtararak şehitlerimize ve gazilerimize olan şükran borcumuzu layıkıyla ödeyelim.
Gelin, sizler de bir ucundan tutun ve bu ağırlığı Türkiye’mizin üstünden hep beraber kaldıralım.
Gelin, tarih boyunca diz kırıp aynı sofraya oturmuş, aynı türküyü beraberce söylemiş, vatanı savunmak için aynı cephede şehit düşmüş insanlarımızın kardeşliğini daha da güçlendirelim.
Bu samimi çağrımız “önce milletim, önce memleketim” anlayışına sahip herkesedir.
“Türkiye artık bedel ödemesin” diyen…
“Gencecik fidanlarımızı gözyaşlarıyla toprağa vermeyelim” diyen…
“Anaların ipekten yüreği yeni acılarla kavrulmasın” diyen herkesi sürece omuz vermeye, sürece destek olmaya davet ediyorum.
Özellikle bölgedeki sivil toplum kuruluşlarının, kanaat önderlerinin sürece daha fazla katkı sunmasını bekliyorum.
Şunu hatırlatmak isterim ki bir miladı yaşamakta olduğumuz bugünlerde sürece katkı sunan herkes tarihin yeniden inşasında rol sahibi olacaktır.
Aynı şekilde süreci zora sokan, süreci dinamitleyen, tahrik eden, karşısında yer alan her türlü girişim de tarih karşısında mesul olacaktır.
Sorumluluk mevkisinde olanların, bilhassa günübirlik hesaplarla siyaset yapan kimi partilerin Mecliste 467 kabul oyuyla tecessüm eden iradeyi iyi okumalarını, oradan gerekli mesajı çıkartmalarını temenni ediyorum.
“Hattı Ankara, Sathı Vatan."
Kurtuluşa giden yolda, ilk büyük zaferin yaşandığı bu topraklarda Sakarya Meydan Muharebesi'nin 105. yılı…
Başta Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm kahramanlarımızı minnetle anıyoruz.
Mansur Yavaş 🇹🇷
#SONDAKİKA MANSUR YAVAŞ
Buradan açıkça ifade ediyorum…
Türk milleti, en zor günlerinde Kuvayı Milliye ruhuyla ayağa kalkmış, bağımsızlığını kimsenin lütfuyla değil kendi iradesi ve mücadelesiyle kazanmıştır.
Dün bu toprakların geleceğine başkalarının karar vermesine izin vermedik, bugün de vermeyiz.
Netanyahu yönetimi bilmelidir ki Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı tehdit edilemez.
İsrail’in komşumuz Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü hiçe sayarak gerçekleştirdiği saldırılar zaten son derece kırılgan olan komşu bölgemizdeki gerilimi daha da artırmaktadır.
Yıllardır savaşların, çatışmaların ve büyük acıların yaşandığı bu coğrafyanın artık yeni gerilimlere değil; barışa, istikrara ve huzura ihtiyacı vardır.
İsrail yönetiminin izlediği saldırgan politika bölgedeki barış ve istikrar umudunu her geçen gün biraz daha uzaklaştırmaktadır.
Başta Birleşmiş Milletler ve bölge ülkeleri olmak üzere uluslararası toplum, İsrail’in başka bir devletin egemenliğini açıkça ihlal eden bu saldırıları karşısında sessiz kalmamalıdır. Uluslararası hukuk, güçlü olanın dilediği ülkeye saldırabileceği bir düzenin adı değildir.
Ancak bütün bunların içinde ülkemiz açısından en vahim olanı, Netanyahu yönetiminin Suriye’ye yönelik saldırılarını açıkça Türkiye ile ilişkilendirmesi, hatta bu saldırıları Türkiye’ye karşı gerçekleştirdiğini ilan edecek kadar ileri gitmesidir.
On binlerce masumun ölümünden sorumlu Netanyahu’nun, Türkiye’yi hedef göstererek ülkemizin adını yaklaşan seçimlerde kendi siyasi geleceğinin malzemesi hâline getirmeye çalışması kabul edilemez bir hadsizliktir.
Buradan açıkça ifade ediyorum…
Türk milleti, en zor günlerinde Kuvayı Milliye ruhuyla ayağa kalkmış, bağımsızlığını kimsenin lütfuyla değil kendi iradesi ve mücadelesiyle kazanmıştır. Dün bu toprakların geleceğine başkalarının karar vermesine izin vermedik, bugün de vermeyiz.
Netanyahu yönetimi bilmelidir ki Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı tehdit edilemez. Türkiye’nin adı da Netanyahu’nun siyasi hesaplarına ve seçim meydanlarına malzeme edilemez.
Ankara Büyükşehir Belediyesi'nden “Adım Adım Sakarya Meydan Muharebesi”
Dr. Selim Erdoğan öncülüğünde gerçekleştirilecek “Adım Adım Sakarya Meydan Muharebesi” programında; Haymana ve Polatlı çevresindeki muharebe alanları, mevziler ve şehitlikler ziyaret edilerek Millî Mücadele’nin dönüm noktalarından biri yerinde anlatılacak.
@mansuryavas06@HarpCografyasi
Türkiye’nin yıllardır taşıdığı sorunların demokratik yollarla çözülmesini; silahların tamamen sustuğu, insanların kimlikleri ve düşünceleri nedeniyle ayrıştırılmadığı, herkesin kendisini eşit yurttaş hissettiği bir ülkeyi kim istemez ki?
Barışa kim karşı çıkabilir?
Kardeşliğe huzura özgürlüğe kim itiraz edebilir?
Ancak gerçek barış yalnızca bir kanun çıkarmakla kurulmaz. Barışın temeli adalettir, hukuktur, güvendir ve toplumsal mutabakattır.
Bugün Türkiye’nin en büyük meselesi, vatandaşın devlete ve adalete duyduğu güvenin ağır biçimde zedelenmiş olmasıdır.
CHP’li belediyelere ve başkanlarına yönelik operasyonların gerçekleştirildiği; henüz yargılama süreçleri dahi tamamlanmadan seçilmiş belediye başkanlarının suçlu muamelesine maruz bırakıldığı bir dönemdeyiz.
Üstelik bununla da yetinilmiyor; belediye başkanları görev yaptıkları ve ailelerinin yaşadığı şehirlerden yüzlerce kilometre uzağa, ağır tecrit koşullarıyla anılan kuyu tipi cezaevlerine gönderiliyor. Adeta zulmeder gibi bir muameleye maruz bırakılmaları ise ayrıca sorgulanması gereken bir durumdur.
AYM kararlarının tartışıldığı, AİHM kararlarının uygulanmadığı, seçilmişlerin iradesinin yargı kararları ve kayyum uygulamalarıyla ortadan kaldırıldığı, insanların söyledikleri bir söz nedeniyle soruşturulma endişesi taşıdığı bir ortamda demokratikleşmeyi yalnızca belirli bir mesele üzerinden konuşamayız.
Böyle bir ortamda demokratikleşmeden söz ediyorsak önce şu temel gerçeği kabul etmek zorundayız:
Demokrasi herkes içindir ya da demokrasi değildir.
Hukuk herkes içindir ya da hukuk değildir.
Özgürlük herkes içindir ya da özgürlük değildir.
Bir taraftan demokratikleşmeden söz ederken diğer taraftan siyasi rakipleri yargı yoluyla tasfiye etmeye çalışmak, toplumun bir kesimine hukuk vaat ederken başka bir kesimini hukuksuzluğa mahkûm etmek gerçek bir huzur getirmez.
Kaldı ki TBMM’ye sunulan Çerçeve Yasa konusunda hukukçular tarafından son derece ciddi hukuki ve anayasal itirazlar dile getirilmektedir.
Hukukçuların Anayasa ve evrensel hukuk ilkeleri açısından ciddi sakıncalar gördüğü bir düzenlemenin, yeterince tartışılmadan ve toplumun bütün kesimlerinin kaygıları giderilmeden yasalaştırılması yeni sorunlar doğurur. Millet bilmeden, toplum tartışmadan, farklı kesimlerin kaygıları giderilmeden yapılan siyasi mutabakatlar, toplumsal mutabakatın yerine geçmez.
Benim demokrasi anlayışımda millet, sonucu kendisine açıklanan bir sürecin seyircisi değildir.
Millet bu ülkenin sahibidir.
Bu nedenle yapılması gereken bellidir:
Anayasa ve mahkeme kararlarını eksiksiz uygulamak, yargının bağımsızlığına ilişkin toplumdaki şüpheleri ortadan kaldırmak.
Seçilmişlerin iradesini güvence altına almak ve düşüncesini açıklayan hiç kimsenin korkmadığı bir ülke olmak. Tüm bunlar sağlandıktan sonra da milletin önüne hiçbir soru işaretine mahal vermeden çıkmak en doğru seçenek olacaktır.
Türkiye’nin Kürt meselesi dâhil hiçbir meselesi çözümsüz değildir.
Ancak Kürt meselesinin çözümünü bir dönem daha iktidarda kalmanın, bir seçim daha kazanmanın hesabına endekslerseniz; yıllarca cezaevinde tuttuğunuz siyasetçileri ve milletvekillerini seçim hesaplarının bir parçası hâline getirdiğiniz izlenimini güçlendirecek adımlar atarsanız, toplumun sürecin samimiyetini ve gerçek niyetini sorgulamasının önüne geçemezsiniz.
Türkiye’nin ihtiyacı kapalı kapılar ardındaki mutabakatlar değil, milletin önünde kurulmuş büyük bir toplumsal mutabakattır.
Ve milletin bu konuda vereceği yetki doğrultusunda da gerekli demokratik düzenlemeler, açık ve şeffaf bir biçimde, millet iradesinin tecelligâhı olan TBMM çatısı altında hayata geçirilmelidir.
Son cümle olarak şunu söylemek isterim:
Unutmamak üzere isimlerini köprülerimize, alt ve üst geçitlerimize kazıdığımız şehitlerimizin aziz hatıralarına haksızlık edildiği duygusuyla vicdanlarımızın sızlamasına izin vermemek, bu ülkenin vatandaşları olarak hepimizin en önemli sorumluluklarından biridir.
Türkiye’nin yıllardır taşıdığı sorunların demokratik yollarla çözülmesini; silahların tamamen sustuğu, insanların kimlikleri ve düşünceleri nedeniyle ayrıştırılmadığı, herkesin kendisini eşit yurttaş hissettiği bir ülkeyi kim istemez ki?
Barışa kim karşı çıkabilir?
Kardeşliğe huzura özgürlüğe kim itiraz edebilir?
Ancak gerçek barış yalnızca bir kanun çıkarmakla kurulmaz. Barışın temeli adalettir, hukuktur, güvendir ve toplumsal mutabakattır.
Bugün Türkiye’nin en büyük meselesi, vatandaşın devlete ve adalete duyduğu güvenin ağır biçimde zedelenmiş olmasıdır.
CHP’li belediyelere ve başkanlarına yönelik operasyonların gerçekleştirildiği; henüz yargılama süreçleri dahi tamamlanmadan seçilmiş belediye başkanlarının suçlu muamelesine maruz bırakıldığı bir dönemdeyiz.
Üstelik bununla da yetinilmiyor; belediye başkanları görev yaptıkları ve ailelerinin yaşadığı şehirlerden yüzlerce kilometre uzağa, ağır tecrit koşullarıyla anılan kuyu tipi cezaevlerine gönderiliyor. Adeta zulmeder gibi bir muameleye maruz bırakılmaları ise ayrıca sorgulanması gereken bir durumdur.
AYM kararlarının tartışıldığı, AİHM kararlarının uygulanmadığı, seçilmişlerin iradesinin yargı kararları ve kayyum uygulamalarıyla ortadan kaldırıldığı, insanların söyledikleri bir söz nedeniyle soruşturulma endişesi taşıdığı bir ortamda demokratikleşmeyi yalnızca belirli bir mesele üzerinden konuşamayız.
Böyle bir ortamda demokratikleşmeden söz ediyorsak önce şu temel gerçeği kabul etmek zorundayız:
Demokrasi herkes içindir ya da demokrasi değildir.
Hukuk herkes içindir ya da hukuk değildir.
Özgürlük herkes içindir ya da özgürlük değildir.
Bir taraftan demokratikleşmeden söz ederken diğer taraftan siyasi rakipleri yargı yoluyla tasfiye etmeye çalışmak, toplumun bir kesimine hukuk vaat ederken başka bir kesimini hukuksuzluğa mahkûm etmek gerçek bir huzur getirmez.
Kaldı ki TBMM’ye sunulan Çerçeve Yasa konusunda hukukçular tarafından son derece ciddi hukuki ve anayasal itirazlar dile getirilmektedir.
Hukukçuların Anayasa ve evrensel hukuk ilkeleri açısından ciddi sakıncalar gördüğü bir düzenlemenin, yeterince tartışılmadan ve toplumun bütün kesimlerinin kaygıları giderilmeden yasalaştırılması yeni sorunlar doğurur. Millet bilmeden, toplum tartışmadan, farklı kesimlerin kaygıları giderilmeden yapılan siyasi mutabakatlar, toplumsal mutabakatın yerine geçmez.
Benim demokrasi anlayışımda millet, sonucu kendisine açıklanan bir sürecin seyircisi değildir.
Millet bu ülkenin sahibidir.
Bu nedenle yapılması gereken bellidir:
Anayasa ve mahkeme kararlarını eksiksiz uygulamak, yargının bağımsızlığına ilişkin toplumdaki şüpheleri ortadan kaldırmak.
Seçilmişlerin iradesini güvence altına almak ve düşüncesini açıklayan hiç kimsenin korkmadığı bir ülke olmak. Tüm bunlar sağlandıktan sonra da milletin önüne hiçbir soru işaretine mahal vermeden çıkmak en doğru seçenek olacaktır.
Türkiye’nin Kürt meselesi dâhil hiçbir meselesi çözümsüz değildir.
Ancak Kürt meselesinin çözümünü bir dönem daha iktidarda kalmanın, bir seçim daha kazanmanın hesabına endekslerseniz; yıllarca cezaevinde tuttuğunuz siyasetçileri ve milletvekillerini seçim hesaplarının bir parçası hâline getirdiğiniz izlenimini güçlendirecek adımlar atarsanız, toplumun sürecin samimiyetini ve gerçek niyetini sorgulamasının önüne geçemezsiniz.
Türkiye’nin ihtiyacı kapalı kapılar ardındaki mutabakatlar değil, milletin önünde kurulmuş büyük bir toplumsal mutabakattır.
Ve milletin bu konuda vereceği yetki doğrultusunda da gerekli demokratik düzenlemeler, açık ve şeffaf bir biçimde, millet iradesinin tecelligâhı olan TBMM çatısı altında hayata geçirilmelidir.
Son cümle olarak şunu söylemek isterim:
Unutmamak üzere isimlerini köprülerimize, alt ve üst geçitlerimize kazıdığımız şehitlerimizin aziz hatıralarına haksızlık edildiği duygusuyla vicdanlarımızın sızlamasına izin vermemek, bu ülkenin vatandaşları olarak hepimizin en önemli sorumluluklarından biridir.