Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmasını canlı izledim. Sonra videoda tekrar dinledim. Terörsüz Türkiye süreci ve dış politika ile ilgili sözlerinin anlamı şu:
-Terörsüz Türkiye süreci kayıtsız şartsız desteklenecek,
-Anayasa değilikliğine “evet” denilecek,
-Atatürk’ün “ulus devlet” yapısı yerine Osmanlı millet sistemi savunulacak.
-Bunlar, ABD’nin hedefi. Lozan’ı bir türlü hazmedemeyenlerin hedefleri. Ve Türkiye’yi parçalar.
--“Butlan vakası” sanıldığı gibi sadece koltuk/makam olayı değil, çok ötesinde stratejik hedefi var.
Kılıçdaroğlu’nun konuşması, “100 yıldır devlet olmamız engellendi” diyenlerle, “Cumhuriyet’in 1923’te açılan bir parantez” olduğunu söyleyenlerin hedefleriyle örtüşüyor.
-SORU: Bu konuşmayı kim hazırladı? Açıklanmalı.
Many people still don’t realize that literacy isn’t just about being able to read. It’s about being able to comprehend, evaluate, and apply the information in front of you. The gap between the two is becoming increasingly alarming.
The more I read, the more I begin to suspect that great books are not born from plots, but from a single idea, simple enough to sound almost ridiculous and deep enough to contain an entire human life within it.
"The Odyssey" is a man who cannot get home for ten years.
"Don Quixote" is a man who fights windmills.
"The Magic Mountain" is a man who goes away for three weeks and stays for seven years.
And yet all of them are great books.
Because literature has never been the art of what happens.
It has always been the art of what what happens means.
One man is trying to return home.
One man is pursuing impossible ideals.
One man is late in leaving.
And somewhere between these seemingly insignificant events lies the entirety of human nature, with its hopes, illusions, fears, loves, ambitions, and its eternal inability to understand in time what is actually happening to it.
Perhaps that is why great books survive.
Because beneath all their plots they tell only one story.
The story of humanity.
Fotoğrafta gördüğünüz bu küçük yeşil taneler, üzümün henüz olgunlaşmamış hali olan koruktur. Asmaların baharda çiçek açıp çiçeklerini dökmesinin ardından oluşan koruklar, yüksek asit içerikleri nedeniyle oldukça ekşi bir tada sahiptir. Bu dönemde tanelerde henüz belirgin bir şeker birikimi başlamamıştır.
Türk mutfağında özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinde koruk önemli bir yere sahiptir. Toplanan koruklar ezilerek suları çıkarılır ve elde edilen koruk suyu ya da kaynatılarak yoğunlaştırılan koruk ekşisi; bamya gibi zeytinyağlı yemeklere, salatalara ve çeşitli yöresel lezzetlere doğal bir ekşilik kazandırmak için kullanılır.
Fotoğraftaki bu koruk salkımı, asma üzerinde kalmaya devam ettikçe yavaş yavaş büyür ve tatlanarak bildiğimiz üzüme dönüşür. Bu değişim yaz boyunca aşama aşama gerçekleşir. İlk olarak küçük taneler köklerden aldıkları su ve mineraller sayesinde hızla irileşir. Yaz ortasına doğru ise bağcılıkta “ben düşme” adı verilen önemli gelişim dönemine girilir.
Ben düşme döneminde tanelerin büyüme hızı azalırken yapıları yumuşamaya başlar ve renk değişimi görülür. Beyaz veya yeşil üzüm çeşitlerinde taneler sarımsı ve daha şeffaf bir görünüm kazanırken, renkli çeşitlerde mor, pembe ya da siyaha yakın tonlar ortaya çıkar.
Bu evrede yalnızca dış görünüş değil, tanelerin iç yapısı da büyük ölçüde değişir. Koruğa keskin ekşi tadını veren organik asitlerin miktarı azalırken, yapraklarda güneş enerjisiyle üretilen doğal şekerler meyvede birikmeye başlar. Böylece üzüm giderek daha tatlı, sulu ve aromatik bir hale gelir.
Ben düşmeden yaklaşık bir ila bir buçuk ay sonra üzümler tam olgunluğa ulaşır. Taneler en iri ve en sulu dönemlerini yaşar, kabukları incelir ve şeker oranları en yüksek seviyeye çıkar. Ekşilik ile tatlılığın dengelendiği bu noktada koruk dönemi sona erer ve salkımlar hasat edilmeye hazır, lezzetli üzümlere dönüşür.
“Max Kurzweil’ın bu tablosu, bence karısına olan büyük bir aşk ilânından başka bir şey değil” diyor müzenin küratörü Ursula Storch.
“O, karısını o kadar güzel bulmuş ki, onu altın sarısı elbisesi içinde, mavi-yeşil kanepe örtüsüne karşı âdeta bir ışık figürü olarak resmetmiş.”
Ressam ve sanat tarihçisi Stephen Farthing’in ‘Ölmeden Önce Görmeniz Gereken 1001 Tablo’ kitabına dahil ettiği 1899 tarihli ‘Sarı Elbiseli Kadın’ adlı bu eserin, dönemin Fransız empresyonizminden etkilenmiş olduğunu özellikle elbise üzerindeki ışık oyunlarında görebiliriz. Ve kadının kanepede neredeyse uçuyormuş gibi göründüğü odaya baktığımızda, aslında buranın gerçek bir oda olmadığını öğreniyoruz.
Ne yazık ki boyalarla ilân edilen aşk, evliliklerine beklenen mutluluğu getirmemişti. Martha Kurzweil depresyona girdi ve yalnız başına Fransa’ya döndü. Klimt ile birlikte Viyana Ayrılıkçılar Hareketi’nin en önemli temsilcilerinden olan Max Kurzweil ise, on beş yaşındaki öğrencisi Helene Heger’e aşık olmuştu. Ve 1916 yılında onunla birlikte atölyesinde intihar etmeyi seçerek yaşama veda etti.
kadına aile ve toplum yaşamındaki bütün eşitsiz sömürü araçlarını — ev içi iş yükünü, çocuğa yönelik görünmez emeği, iş hayatındaki istihdam engellerini, eğitimdeki seçeneksizliği, sistematik şiddeti — dayatıp;
sonra da kadının hayatını kurabilmesi için elindeki tek hakkı nafakayı, ‘süresiz’ olmaktan çıkarmak!..
ancak kadını zaten köleleştirmek isteyen zihniyetin atacağı bir adımdı! attınız!!😡🤢🤮
beceriyorsanız önce kadını toplum hayatında erkekle eşitleyin; sonra gel nafakayı tartışın!
erkek avantajlarına biz sahip olalım, biz kadınlar verelim nafakayı!
#kadınıeşitlenafakayıbaşınaçal
Begonviller ilgimi çok çeker. Begonvil aslında ne tam bir ağaçtır ne de sıradan bir çiçek bitkisidir. O, zamanla gövdesi kalınlaşan ve odunsu bir yapıya kavuşan sarılıcı bir çalıdır. Doğal hâlinde bir sarmaşık gibi duvarlara ya da çitlere tırmanarak büyür ama doğru bir budamayla onu küçük bir süs ağacı formuna sokmak da mümkündür.
En çok şaşırılan ve karıştırılan özelliği ise renkli kısımlarıdır. Fotoğrafta gördüğünüz o büyük, parlak pembe yapılar aslında bitkinin çiçeği değildir. Onlar, bitkinin zamanla renk değiştirmiş normal yapraklarıdır. Begonvilin gerçek çiçekleri ise o pembe yaprakların tam ortasında yer alan, küçük, beyaz ve boru şeklindeki yapılardır.
Bitkinin bunu yapma sebebi tamamen hayatta kalma stratejisidir. Gerçek çiçekleri çok küçük ve gösterişsiz olduğu için arılar ile kelebekler bitkiyi fark edemez. Begonvil de böceklerin dikkatini çekip polen yayabilmek için çiçeğin etrafındaki yapraklarını pembe, mor veya turuncu gibi canlı renklere dönüştürerek adeta bir reklam panosu gibi kullanır.
Velhasılı; begonvil, doğanın zekice bir hilesi sayesinde yapraklarını çiçeğe benzetmiş odunsu bir çalı türüdür.
Ispanak demirini salmak için limona ihtiyaç duyar.
Havuçlar beta-karotenlerini salmak için zeytinyağına ihtiyaç duyar.
Yağlıe balık omega-3’ünü salmak için zerdeçala ihtiyaç duyar.
Zerdeçal kurkuminini salmak için karabibere ihtiyaç duyar.
Broccoli sulforafanını salmak için domatese ihtiyaç duyar.
Domatesler likopenlerini salmak için zeytinyağına ihtiyaç duyar.
Sarımsak allisini salmak için soğana ihtiyaç duyar.
Yeşil çay kateşinlerini salmak için limona ihtiyaç duyar.
Mercimek ve nohut demirini salmak için biber veya limona ihtiyaç duyar.
Çilek ve nar C vitaminini salmak için yoğurda ihtiyaç duyar. Kırmızı etteki zararlı bileşikleri azaltmak için taze kekik veya rozmarine ihtiyaç duyar.
Aynı malzemelerle yapıyorsunuz ama doğru eşleştirme ile besin değeri katlanıyor. Lezzet aynı, fayda bambaşka!
Mutfağınız artık bir süper gıda laboratuvarı. Afiyet olsun ve bilinçli pişirmeler! 🌿🍅🥑