“Bir santim yükselmek için bir metre eğilen başlar, baş olmaktan çıksın.”
— Osman Yüksel Serdengeçti
Ne ağır söz…
Çünkü bir insanın ne kadar yükseldiğini bulunduğu makam değil, o makama gelirken ne kadar eğilmediği gösterir.
Bugün siyasetten bürokrasiye, ticaretten akademiye kadar yaşadığımız büyük çürümenin temelinde tam da bu mesele yatıyor:
Bir şey olduğu için göreve getirilenlerle, bir şey olmak için eğilerek göreve gelenler arasındaki fark…
Bir insan bilgisiyle, liyakatiyle, karakteriyle, emeğiyle, tecrübesiyle zaten “bir şey” olmuşsa; makam ona değer katmaz.
O, bulunduğu makama değer katar.
Böyle insanın kimsenin önünde eğilmeye ihtiyacı yoktur. Çünkü varlığını makamdan değil, şahsiyetinden alır.
Ama kendisinde olmayan değeri makamdan devşirmek isteyen insan için durum başkadır.
Onun sermayesi liyakat değil sadakattir.
Bilgi değil itaattir.
Fikir değil alkıştır.
İtiraz değil “emredersiniz”dir.
Yükselmek için önce eğilir.
Biraz daha yükselmek için biraz daha eğilir.
Sonunda öyle bir noktaya gelir ki makamı yükselmiştir ama kendisi kalmamıştır.
İşte devletler tam burada kaybetmeye başlar.
Çünkü bir makama bir şey olduğu için getirilen insan, kendisini oraya getirene değil; milletine, devletine, hukukuna ve vicdanına karşı sorumluluk hisseder.
Bir makama bir şey olmak için getirilen insan ise makamını kaybetmemek için kendisini oraya getirene borçlu hisseder.
Birincisi yanlış gördüğünde “Yanlış yapıyoruz.” diyebilir.
İkincisi yanlışın sahibine bakar; güçlü biriyse alkışlar.
Birincisinin sadakati kişilere değil ilkelere yöneliktir.
İkincisinin ilkesi ise kendisini makamda tutacak kişiye sadakattir.
Ve liyakatin yerini böylesi bir sadakat aldığında devletin damarlarına vasatlık yürür.
Ehliyet susar, dalkavukluk konuşur.
Akıl geri çekilir, yaranma öne çıkar.
Doğruyu söyleyen uzaklaştırılır, duymak istenileni söyleyen yükseltilir.
Sonra herkes birbirine aynı soruyu sormaya başlar:
“Bu kadar yanlış nasıl yapılabiliyor?”
Çünkü masanın etrafında doğruyu söyleyecek insan bırakmamışsınızdır.
Bir ülkeyi yalnızca kötü kararlar çökertmez.
Kötü karara “yanlış” diyemeyecek insanların önemli makamlara getirilmesi çökertir.
Benim yıllardır siyasette ve hayatta gördüğüm gerçek şudur:
Bir şey olmak için yalakalık yapanların idareci olduğu ülkede hiç kimse huzur bulamaz.
Çünkü o insan yarın kendisinden daha güçlü birini gördüğünde yine eğilecektir.
Ama bir şey olduğu için göreve getirilen insanların idare ettiği ülkede hiç kimse mahrum kalmaz.
Çünkü liyakat sahibinin güçlüye yaranmaya değil, görevini doğru yapmaya ihtiyacı vardır.
Devlet dediğimiz büyük yapı da zaten bunun üzerine kurulmalıdır.
Devlet, eğilenlerin yükseltildiği yer değil;
eğilmeye ihtiyaç duymayacak kadar şahsiyetli insanların görevlendirildiği yer olmalıdır.
Çünkü makam insana şahsiyet vermez.
Unvan insana haysiyet kazandırmaz.
Koltuğun yüksekliği insanın seviyesini göstermez.
Ve bazen insan bir santim yükselmek uğruna bir metre eğilirken farkında olmadan hayatının en büyük makamını kaybeder:
Kendi şahsiyetini.
Onun için Serdengeçti’nin sözü yalnızca bir vecize değildir.
Bir devlet yönetimi ölçüsüdür.
Bir siyaset ahlakıdır.
Bir insanlık terazisidir.
Ve belki bugün yeniden hatırlamamız gereken en temel kuraldır:
Eğilerek yükselenlerden baş olmaz.
Baş olacak insan, zaten başı dik olduğu için oraya getirilir.
Dr. Şeref Menteşe
#Liyakat #SiyasiAhlak #DevletAhlakı #Şahsiyet #Adalet #Ehliyet #Siyaset #Bürokrasi #Yönetim #Türkiye
DEVAM
gücünü ele geçirme aracına dönüştürülmesinin karşısındayım.
Kim yaparsa yapsın.
Adı ne olursa olsun.
Kimin yanında durursa dursun.
Çünkü benim için mesele kişi değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'dir.
Bugün susup yarın “Biz bunu nasıl göremedik?” dememek için söylüyorum.
Bir daha 15 Temmuz yaşamamak için söylüyorum.
Çocuklarımızın geleceği için söylüyorum.
Ve yarın birileri dönüp “O gün siz neredeydiniz?” diye sorduğunda verecek cevabım olsun diye bugün tarihe kaydediyorum:
Ben devletimin yanında, milletimin yanında, hukukun yanında ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kayıtsız şartsız egemenliğinin yanında durdum.
Ne devlete rağmen cemaat,
ne hukuka rağmen otorite,
ne liyakate rağmen mensubiyet.
Tek devlet.
Tek hukuk.
Eşit vatandaşlık.
Ve hiçbir yapıya teslim edilmeyecek Türkiye Cumhuriyeti.
Dr. Şeref Menteşe
20 Ağustos 2026
DEVAM EDİYOR
Özellikle çocuğun kişiliğinin, vatandaşlık bilincinin ve muhakeme yeteneğinin şekillendiği ilk yıllardan başlayarak eğitim, devletin en temel sorumluluklarından biri olmalıdır.
Kreşten temel eğitime, dini bilgiden çevre bilincine, bilimden sanata kadar hiçbir eğitim alanı çocukların özgür düşünme yeteneğini ortadan kaldıran kapalı aidiyet sistemlerine bırakılamaz.
Ben şahsen 16 yaşına kadar eğitimin devletin çok daha güçlü ve belirleyici sorumluluğu altında olması gerektiğini, hatta özel eğitim sisteminin bu çerçevede yeniden tartışılmasını savunuyorum.
Çocuk önce kendisi olabilmeli.
Düşünebilmeli.
Sorgulayabilmeli.
Sonra yetişkin olduğunda hangi inanca, düşünceye, dünya görüşüne veya sivil yapıya yakın olmak istiyorsa buna kendi özgür iradesiyle karar verebilmelidir.
GEÇ KALDIK
Bugün bazı yapılar hakkında yürütülen hukuki soruşturmaları değerlendirirken benim temel kanaatim şudur:
Türkiye denetim konusunda çok geç kalmıştır.
Devlet boşluk bırakırsa birileri o boşluğu doldurur.
Denetimsizlik zamanla cesaret doğurur.
Cesaret nüfuza, nüfuz kadrolaşmaya, kadrolaşma ise alternatif bir otorite arayışına dönüşebilir.
Bu nedenle mesele yalnızca bugün soruşturulan birkaç isim veya yapı değildir.
Bugün birini tasfiye edip yarın başka bir yapının aynı yöntemlerle devlet içinde örgütlenmesine izin verirsek hiçbir şey çözmüş olmayız.
Devlet cemaat değiştirmez.
Devlet tarikat değiştirmez.
Devlet klik değiştirmez.
Devlet vatandaşları arasında aidiyet tercihinde bulunmaz.
Devlet yalnızca hukuka, liyakate ve millete dayanır.
HUKUK HERKES İÇİN
Bütün bunları söylerken çok önemli bir kırmızı çizgiyi de özellikle koyuyorum:
Suç şahsidir.
Bir yapıya mensup olmak tek başına suç değildir.
İnanç suç değildir.
Düşünce suç değildir.
İbadet suç değildir.
Dernek veya vakıf üyeliği suç değildir.
Devlet ancak somut fiili, somut delili ve hukuki sorumluluğu soruşturur.
Hiç kimse delilsiz suçlanmamalı, hiç kimse mensubiyeti nedeniyle peşinen mahkûm edilmemeli, hiç kimsenin temel hakları devlet güvenliği gerekçesiyle keyfî biçimde ortadan kaldırılmamalıdır.
Çünkü devleti koruyacağız diye hukuku ortadan kaldırırsak koruduğumuz şey artık hukuk devleti olmaz.
Fakat aynı şekilde hukuk devleti olmak, devletin kendisine yönelen örgütlü tehditlere seyirci kalması anlamına da gelmez.
Hukuk intikam almaz; fakat hukuk gereğini yapar.
Ben bugün hukukun içerisinde kalarak devletin egemenliğini, kamu kurumlarının tarafsızlığını ve milletin ortak geleceğini korumak amacıyla yürütülen meşru soruşturma ve denetimlerin arkasındayım.
Görevini hukuk içerisinde yapan savcımıza, hâkimimize, güvenlik görevlilerimize, müfettişimize ve kamu görevlilerimize milletim adına teşekkür ediyorum.
Ama aynı hassasiyetle söylüyorum:
Bu mücadele seçici olmamalıdır.
Bugün bir yapıya uygulanan hukuk, yarın başka bir yapıya da uygulanabilmelidir.
İktidara yakın olan korunup uzak olan cezalandırılıyorsa bunun adı hukuk değildir.
Devlet herkese eşit mesafede durduğu gün devlettir.
BU VATAN BİZE EMANETTİR
Biz bu ülkeyi kumar masasında kazanmadık.
Bu topraklar bize bir şirket hissesi gibi miras bırakılmadı.
Bu devletin arkasında Çanakkale vardır.
Sakarya vardır.
Dumlupınar vardır.
Şehit vardır.
Gazi vardır.
Kan vardır.
Bedel vardır.
Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti'nin kurumları hiçbir kişinin, cemaatin, tarikatın, vakfın, derneğin, partinin, sermaye grubunun veya yabancı devletin arka bahçesi olamaz.
Devletin içinde devlet olmaz.
Milletin üzerinde cemaat olmaz.
Hukukun üzerinde şeyh olmaz.
Devlet kadrosunda mensubiyet değil liyakat aranır.
Vatandaşın devlete sadakatinin önüne hiçbir örgütsel aidiyet geçirilemez.
Ben herhangi bir STK'nın karşısında değilim.
Ben STK görüntüsü altında devletleşmeye çalışan her yapının karşısındayım.
Ben insanların inançlarının karşısında değilim.
Ben inancı kullanarak insan iradesini teslim alan anlayışın karşısındayım.
Ben sivil toplumun karşısında değilim.
DEVAM
DEVLETİME VE MİLLETİME
TARİHE DÜŞÜLEN BİR NOT
Bugün söyleyeceklerimi herhangi bir vakfa, derneğe, cemaate veya belirli bir gruba karşı husumetle söylemiyorum.
Benim meselem isimlerle değil, devletin egemenliğiyle ilgilidir.
Türkiye Cumhuriyeti'nde hiçbir yapı; adı cemaat, tarikat, vakıf, dernek, platform, kulüp, federasyon veya başka bir şey olsun, devletin içinde ikinci bir otoriteye dönüşemez.
Çizgim budur.
Bir sivil toplum kuruluşu kuruluş amacı doğrultusunda faaliyet gösteriyorsa, milletine hizmet ediyor, insan yetiştiriyor, yardımlaşıyor, dayanışma sağlıyor ve hukukun içinde kalıyorsa başımızın üzerindedir.
Ancak bir yapı;
devlet kadrolarına insan yerleştiriyorsa,
atamalarda referans merkezi haline geliyorsa,
ticareti kontrol etmeye çalışıyorsa,
siyasette blok güç oluşturuyorsa,
bürokraside mensubiyet ağı kuruyorsa,
eğitimden spora hayatın her alanına kendi kadrolarını taşıyorsa
ve insanların devlete olan sadakatinin önüne başka bir kişiye veya yapıya itaati koyuyorsa,
orada artık yalnızca sivil toplumdan söz edilemez.
Orada devletin araştırması gereken örgütlü bir güç alanı vardır.
Türkiye bunun bedelini daha önce ödedi.
15 Temmuz bize çok ağır bir hakikati gösterdi:
Devlet, kendi egemenlik alanında kendisine alternatif sadakat merkezlerinin oluşmasına seyirci kalamaz.
Bir kamu görevlisinin kimliği mensup olduğu cemaat, tarikat, dernek, vakıf, siyasi çevre veya başka bir aidiyet üzerinden tanımlanmaya başladığı anda vatandaşlık hukukunu yaralamaya başlarız.
Devlet memurunun referansı cemaat değil liyakat,
sadakati kişi değil Türkiye Cumhuriyeti,
bağlılığı grup değil hukuk,
emaneti ise yalnızca millet olmalıdır.
Bu kadar açık.
DEVLETİN İÇİNDE DEVLET OLMAZ
İnanç hürriyeti başka şeydir.
İnsanların dinlerini öğrenmeleri, yaşamaları, ibadet etmeleri ve örgütlenme özgürlüğünden yararlanmaları hukuk devletinin güvencesi altındadır.
Fakat inanç özgürlüğü ile örgütlü nüfuz alanı oluşturmak birbirine karıştırılamaz.
Hiç kimse insanların Allah'a olan inancını bir şahsa itaate dönüştürme hakkına sahip değildir.
Düşünmeyen, sormayan, sorgulamayan; yalnızca kendisine söyleneni yapan insan toplulukları oluşturmak ne sağlıklı bir dini hayatın ne de demokratik toplumun gereğidir.
İnsan aklı emanettir.
İnsan sorar.
İnsan sorgular.
İnsan düşünür.
Ve vatandaş, devlet karşısındaki sorumluluğunu başka hiçbir beşerî otoriteye devredemez.
STK'LAR DENETLENMELİDİR
Ben bütün sivil toplum kuruluşlarının hukukun öngördüğü esaslar çerçevesinde etkin ve sürekli biçimde denetlenmesini savunuyorum.
Ancak bu denetim isme, mezhebe, inanca, dünya görüşüne veya siyasi yakınlığa göre değil; hukuka ve somut fiillere göre yapılmalıdır.
Kim olursa olsun;
yurt dışından aldığı finansman,
para hareketleri,
yabancı kurum ve kişilerle kurduğu kurumsal ilişkiler,
kamu kadroları üzerindeki nüfuzu,
örgütsel hiyerarşisi
ve kuruluş amacı dışındaki faaliyetleri,
hukukun çizdiği sınırlar içinde şeffaf ve etkin biçimde denetlenebilmelidir.
Dini yapıysa da aynı hukuk.
Seküler yapıysa da aynı hukuk.
Sağcıysa da aynı hukuk.
Solcuysa da aynı hukuk.
Devletin terazisi isim tartmaz; fiil tartar.
Uluslararası bağlantı tek başına suç değildir. Yurt dışından para almak da kanunun izin verdiği şartlarda tek başına suç sayılamaz. Ancak yabancı bir devletin, istihbarat yapılanmasının veya çıkar grubunun Türkiye içerisindeki herhangi bir organizasyonu yönlendirdiğine, finanse ettiğine ya da devlet kurumlarına nüfuz etmek amacıyla kullandığına dair somut emare varsa, devlet bunun üzerine tereddütsüz gitmelidir.
CIA, MI6, Mossad, BND veya başka herhangi bir yabancı istihbarat yapılanması açısından mesele değişmez.
Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliği pazarlık konusu değildir.
EĞİTİM, DEVLETİN EN BÜYÜK SORUMLULUĞUDUR
Ben burada daha ileri bir tartışmanın da yapılması gerektiğine inanıyorum.
Devlet çocuklarının eğitimini yalnızca diploma meselesi olarak göremez.
DEVAMI VAR..
Devletin içinde devlet olmaz.
Milletin üzerinde cemaat olmaz.
Hukukun üzerinde şeyh olmaz.
Devlet kadrosunda mensubiyet değil liyakat aranır.
Vatandaşın devlete sadakatinin önüne hiçbir örgütsel aidiyet geçirilemez.
BİZİM DÜŞMANA İHTİYACIMIZ YOK!
Tarih, sadece geçmişte yaşananların kaydı değil; bugün nerede durduğumuzu ve yarın nereye yürüyeceğimizi gösteren bir deniz feneridir.
Kurtuluş Savaşı’mıza bakınız… O çetin günlerde cephe hatlarında omuz omuza veren, sipariş edilmemiş bir vatan sevgisiyle Kelime-i Şehadet getirip "Allah Allah" nidalarıyla düşmanın üzerine yürüyenler kimlerdi? O insanlara “Sağcı mısın, solcu musun? Dindar mısın, seküler mi, laik mi?” diye soran var mıydı? Hayır. Onların tamamı bu vatanın evladıydı; tek bir milletti. Ve o milleti çelikten bir irade haline getiren ortak değerleri vardı: Ayrıştırılamaz Bayrak, bölünemez Vatan, tartışılmaz İnanç ve o mukaddes mücadelenin ortak iradesi.
Polatlı’ya kadar dayanan İngiliz destekli Yunan’ı Ege’de denize döktük; içerideki istila güçlerini bu topraklardan temizledik. Tarih kitaplarımıza böyle yazdık. Fakat bugün başımızı kaldırıp sosyolojimize, siyasetimize ve toplumsal dokumuza baktığımızda sormak zorundayız: Gerçekten gittiler mi?
İşgalciler burada kalıp bu milleti birbirine düşürmek için yüzyıllık bir proje hazırlasaydı, bugün bizim kendi elimizle yarattığımız bu derin kutuplaşmayı, bu vahim yabancılaşmayı başarabilirler miydi? Asla başaramazlardı!
Biz ne yaptık? Bir milletin varlık harcı olan mukaddes değerlerini adeta bir ihale masasına yatırıp siyasi partiler arasında paylaştırdık.
* Bir kesim, bu devletin kurucu önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü kendi tekelinde bir rozet haline getirip toplumun geri kalanından ayırdı.
* Bir başka kesim, hepimizin şerefi olan Al Bayrak’ı yalnızca kendi tekelinde bir simgeye dönüştürdü.
* Bir diğeri, bu milletin bin yıllık ruh kökü olan Kur’an-ı Kerim’i ve mütedeyyin değerleri kendi siyasi sermayesi kıldı.
* Toprağımızı ve geleceğimizi ise sahipsiz bıraktık; birileri “özgürlük” ve “demokrasi” maskesi altında bu kutsal vatanı bölmenin hesabını yapar hale geldi.
Böyle bir akıl tutulması, dünyada hiçbir millete yaşatılmamıştır. Siyasi partiler elbette var olacaktır. Ancak siyasi partilerin rekabet alanı; ekonomik modeller, sosyal politikalar ve millete hizmet yarışıdır. Milleti var eden kurucu değerler, siyasetin konusu değil, siyasetin üzerinde yükseldiği sarsılmaz temel olmak zorundadır. Biz ise milleti bir arada tutan harcı, milleti birbirine kırdıran bir malzemeye dönüştürdük.
Bir akademisyen, bir siyaset bilimci ve bu dünyayı gezmiş bir vatan evladı olarak açıkça ifade ediyorum: Dünyanın hiçbir yerinde, milletini kendi öz değerleri üzerinden bölüp birbirine düşman eden başka bir siyasi anlayış yoktur. Kutsal değerlerimizi siyasi parsellere bölmek, bu vatana ve bu millete yapılmış en büyük ihanettir.
Türkiye’nin bugün neye ihtiyacı var?
Türkiye’nin; bayrağına, toprağına, inancına, kurucu liderine ve tarihine bir bütün olarak sahip çıkan; ortak değerler üzerinden oy devşirmeyi reddedip sadece ve sadece bu millete hizmet üreten milli ve cesur bir siyasi duruşa ihtiyacı vardır.
Buradan milletime, tüm siyasi aktörlere, partilere ve devletimizin cefakâr kamu personeline sesleniyorum:
Ey Millet, Uyan!
Bizi biz yapan, bizi o hendeklerde ve cephelerde kenetleyen değerlerin siyasi pazarlık konusu yapılmasına izin vermeyin. Siyaseti bir rant ve bölme aracı olarak gören anlayışa son verin. Birbirimizin değerine düşman değil, ortak mirasımıza sahip çıkan birer muhafız olmak zorundayız.
Zaman, bu ihanet sürecine son verme zamanıdır. Zaman, yapay ayrışmaları bir kenara bırakıp acil eylem planlarıyla ve cesur kararlarla yeniden "Tek Millet" olma zamanıdır.
Dr Şeref Menteşe
Toplumsal DNA’ya Aykırı Kanunlar Adalet Sağlamaz:
Caydırıcılık Devlete Şarttır!
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in uluslararası basına da yansıyan "Teröristleri affetmek Tanrı’nın işi, benim işim onları Tanrı’ya göndermek" sözü, devlet otoritesinin ağır suçlar karşısındaki tavizsiz duruşunu göstermesi bakımından çarpıcı bir örnektir.
Bugün ABD, Çin, Rusya gibi süper güçler dahi devlet otoritesini, kamu düzenini ve milletin adalete olan inancını korumak adına katillere ve ağır suçlulara karşı ölüm cezasını infaz mekanizmalarında tutmaktadır.
Peki bizde durum ne?
Bizde can alan katiller, teröristler ve ağır suçlular hak ettikleri cezaları çekmek bir yana; cezaevlerinde milletin vergileriyle yaşatılmakta, parası olanlar koğuşlarda ağalık taslamakta ve örtülü infaz düzenlemeleriyle kısa sürede tekrar aramız dolaşmaktadır. Bu tablo kamu vicdanını derinden yaralamaktadır!
⚖️ 1. Penisilin Her Vücuda İlaç Değildir!
Avrupa’nın toplumsal yapısına göre şekillenmiş kanunları birebir Türkiye’ye ithal etmek, bünyede ağır alerjilere yol açmaktadır. Biz Avrupa değiliz. Bu ülkenin DNA kodları, genetik ve sosyolojik altyapısı, tarihsel gelenekleri ve devlet-millet algısı tamamen farklıdır. Bir toplumun vicdanında karşılığı olmayan Medeni Kanun veya Ceza Kanunu düzenlemeleri, adaleti değil cezasızlığı üretir.
🩸 2. Katili Affetme Yetkisi Devlette Değildir
Devlet; vergi cezasını veya kendisine karşı işlenen idari idari suçları affedebilir. Ancak bir insanın canına kasteden katili veya teröristi affetme yetkisi devlette değil, yalnızca maktulün ve mağdurun geride kalan ailesindedir. Devlete düşen, milletin parasıyla katili beslemek değil; adaleti tecelli ettirmektir.
🏛️ 3. Caydırıcılık Yoksa Anarşi Başlar
Eğer devlet, Türk Ceza Kanunu dâhilinde can alanlara ve teröristlere karşı en ağır, en caydırıcı yaptırımları uygulamaktan çekinirse; mağdur olan insanlar kendi adaletini arama noktasına gelir ki gerçek anarşi ve hukuk krizleri işte o zaman başlar.
Biz kimseyi suça teşvik etmiyoruz; aksine devleti, suç işlemeye meyilli olanların karşısında çelikten bir kalkan ve caydırıcı bir güç olmaya davet ediyoruz!
Hakikati ve milletimizin ortak adalet duygusunu haykırmaktan çekinmiyoruz.
Dr Şeref Menteşe
#Adalet #CezaAdaleti #InfazYasası #HukukDevleti #DevletAklı #KamuVicdanı #MilliHukuk
ALTERNATİF OLMAK İÇİN!
Mesele Şahıslar Değil, Sistemdir: Türkiye'nin Yeni Bir Devlet düzenine ve Sistem Vizyonuna İhtiyacı Var!
Yıllardır "AB'ye uyum" adı altında yürütülen mevzuat ithalatında çok acı ve stratejik bir çelişkiyle karşı karşıyayız.
Biz Batı’dan neleri almadık, neleri aldık?
❌ Batı’dan Almadıklarımız (Kamu Ahlakı ve Üretim):
* Siyasi Etik ve Şeffaflık: Kamu malının kılı kırk yararak korunmasını, bürokratik israfın önlenmesini, makam aracı saltanatının bitirilmesini almadık.
* Yolsuzlukla Mücadele ve Hesap Verebilirlik: Siyasetin finansmanını ve idarenin her kuruşunun hesabını veren şeffaf denetim mekanizmalarını almadık.
* Üretim ve Adil Bölüşüm: Tarımı, üreticiyi, yerli sanayiyi ve eğitimde fırsat eşitliğini koruyan yapıyı almadık.
⚠️ Batı’dan İthal Ettiklerimiz (Toplumsal Dokuya Alerji):
Buna karşılık; toplumsal dokumuzla, bin yıllık geleneklerimizle ve aile yapımızla çatışan düzenlemeleri aldık. Bizim sosyolojimizde terör gerçeği var iken, terörle mücadelemizi zafiyete uğratacak mevzuat kısıtlamalarını; üreticimizi ve tarımımızı zora sokan hantal bürokratik kalıpları ithal ettik.
🏛️ Mevcut Siyasetin Büyük Tıkanıklığı
Bugün ülkemizde muhalefetin en büyük sorunu, sisteme alternatif olmak yerine mevcut sistemin içinde aktör değiştirmeye çalışmasıdır. "A gitsin, B gelsin; Ali gitsin, Veli gelsin" anlayışı çözümsüzlüktür. Sistem ve düzen aynı kaldığı sürece, sadece isimlerin değişmesi milletin derdine derman olamaz.
Sözün Özü:
Türkiye'nin bugün, mevcut düzene ve hantal sisteme alternatif olacak; milli değerleriyle barışık, kamu ahlakını ve adaletini merkeze alan ve önümüzdeki 100 yıla projeksiyon sunan yeni bir sistem anlayışına oksijenden daha fazla ihtiyacı vardır!
Dr Şeref Menteşe
#SistemMeselesi #DevletAklı #KamuAhlakı #LiyakatVeAdalet #SiyasiEtik #TürkiyeYüzyılı #GelecekVizyonu
YINE MI ALDATILDIK?
Yıllardır bu ülkede siyaset projeyle, vizyonla değil; korkuyla ve duygusal şantajla yürütülüyor.
Seçmene tek bir reçete sunuldu: “Aman vatan bölünmesin, aman devlet çöksün istemiyorsan bağrına taş bas, bize oy ver.” Siyasi yelpazenin her iki tarafı da kendi tabanını aynı güvenlik kaygılarıyla konsolide etti. Milyonlarca insan vaatlere veya ilkelere değil, sırf en kötü senaryodan kaçınmak için sandığa gitti.
Peki, o sandıklar kapandıktan sonra ne oldu?
Yıllardır birbirini en ağır ithamlarla, bölücülükle, hıyanetle suçlayanlar; iş Meclis aritmatiğine ve konjonktürel çıkarlara gelince aynı masaya oturdular, aynı yasalara el kaldırdılar. Milletin "kırmızı çizgimdir" diyerek yetki verdiği ne kadar ilke varsa, pazarlık masalarında birer teferruata dönüştürüldü. Sonra da çıkıp bu millete "Film bitti, yeni senaryoyu bekleyin" dediler.
Bu yapılan; siyaset değil, toplumsal iradeye karşı işlenmiş sosyolojik bir aldatmadır. Bir ülkede siyaset kurumu dürüstlüğünü ve anayasal ilke bütünlüğünü kaybederse, hukuk zemini aşınır, devlete ve adalete olan inanç yerle bir olur.
Siyasete kaybolan güveni yeniden tesis etmek zorundayız. Bunun yolu da son derece nettir:
Siyasetçinin vaadine, ajitasyonuna veya ekranlardaki bağırtısına değil; dününe ve bugününe bakacaksınız. Dün söylediğiyle bugün yaptığı çelişen, güç için her şekle giren fırıldaklardan uzak duracaksınız.
Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun o tarihi uyarısını bir kez daha hatırlatıyorum:
"Bu dünya o kadar kısa ki bu kadar fırıldak olmaya değmez."
Topaç gibi dönenlerin, milleti kandırmayı sanat sananların devri kapanmalıdır. Hem kendimizi hem de ülkemizi bu ilkesizlikten korumanın tek yolu; omurgalı, dürüst ve özü sözü bir olanlarla yola devam etmektir.
Dr Şeref Menteşe
ÖNÜMÜZDEKİ SEÇİMİN KADERÍNÍ TÜP KUYRUĞUNDA BEKLEYENLER DEĞIL, TÜPÜN NE OLDUĞUNU BILMEYENLER BELIRLEYECEK..!
Türkiye'de siyasetin ezberini bozacak büyük bir nesil değişimi yaşanıyor.
Yıllardır bu millete aynı cümle söylendi:
“Eskiden yağ kuyruğu vardı.”
“Eskiden tüp kuyruğu vardı.”
“Eskiden hastane kuyruğu vardı.”
Doğrudur. Vardı.
Ama artık siyasetin karşısında çok basit bir gerçek var:
Önümüzdeki seçimlerde oy kullanacak milyonlarca genç, o kuyruğu bırakın görmeyi, evlerde kullanılan tüpün ne olduğunu dahi bilmiyor.
Onların hafızasında 1970'ler yok.
Onların meselesi başka.
“50 yıl önce ne kadar kötüydük?” diye sormuyorlar.
“Bugün neden daha iyi değiliz?” diye soruyorlar.
Ve çok daha önemlisi, kendilerini geçmişin Türkiye'siyle değil, ellerindeki telefon sayesinde bugünün dünyasıyla mukayese ediyorlar.
Genç, “Babam tüp bulabiliyor muydu?” diye bakmıyor.
“Ben neden Almanya'daki yaşıtım kadar kazanamıyorum?” diye bakıyor.
“Eskiden otomobil var mıydı?” diye sormuyor.
“Ben çalışarak neden otomobil alamıyorum?” diye soruyor.
“Üniversite sayısı kaçtı?” diye ilgilenmiyor.
“Diplomam neden bana iş sağlamıyor?” diye soruyor.
“Havalimanı yapıldı mı?” tartışmasına takılmıyor.
“Ben neden o havalimanından tek yön bilet alıp geleceğimi başka ülkede arıyorum?” diye düşünüyor.
İşte siyasetin gözden kaçırdığı büyük kırılma budur.
Türkiye'de iki ayrı siyasi hafıza karşı karşıya geliyor:
Kötüyü yaşamış ve bugünü kötüyle mukayese eden nesil ile dünyadaki iyiyi gören ve Türkiye'yi iyiyle mukayese eden nesil.
Birincisine, “Eskiden daha kötüydü.” diyerek ulaşabilirsiniz.
İkincisinin cevabı çok farklıdır:
“Bana eskiden ne olduğunu anlatma. Bana neden bugün daha iyi olmadığımızı anlat.”
Önümüzdeki seçimlerin kaderini giderek daha fazla bu nesil belirleyecek.
Bu nedenle siyasetin yalnız isimleri değil;
dili değişmek zorunda.
Üslubu değişmek zorunda.
Örgütlenmesi değişmek zorunda.
İletişimi değişmek zorunda.
Ve hepsinden önemlisi, siyaset yapma biçimi değişmek zorunda.
Çünkü yeni nesle geçmişin korkularını satarak gelecek inşa edemezsiniz.
Onların önüne 2035'in Türkiye'sini koymak zorundasınız.
Yapay zekâyı konuşacaksınız.
Teknolojiyi konuşacaksınız.
Üretimi konuşacaksınız.
Adaleti, liyakati, özgürlüğü, konutu, eğitimi ve dünyayla rekabeti konuşacaksınız.
Ve genç insana tek bir sorunun cevabını vereceksiniz:
“Ben neden geleceğimi Türkiye'de kurmalıyım?”
Bu soruya inandırıcı cevap veren siyasi hareket, önümüzdeki dönemin en büyük siyasi avantajını elde edecektir.
Çünkü artık Türkiye'de seçimlerin kaderini yalnız geçmişi hatırlayanlar değil, geleceğini arayanlar belirleyecek.
Ve bence yeni dönemin siyasetini tek cümle anlatıyor:
Dünün seçmeni Türkiye'yi geçmişiyle kıyaslıyordu. Yeni seçmen Türkiye'yi dünyayla kıyaslıyor.
Bu değişimi okuyamayan siyasi partiler, sandığı da okuyamayacaklar.
Dr Şeref Menteşe
ÎÇ barış, adaletin mezarı üzerine kurulamaz;
Kalıcı bir toplumsal huzur, devletin ilkelere dayalı duruşundan taviz vermesiyle değil; hukuka aykırı tüm unsurların koşulsuz şekilde yargıya ve milli iradeye teslim olmasıyla mümkündür. Devletin asıl başarısı, illegal güçlerin etkinliğini sona erdirmektir. Ancak bu süreçte geçici bir uzlaşı uğruna meşruiyet alanını genişletmek ve hukuk zeminini zedelemek kabul edilemez. Bu bakımdan, terörden arınmış bir ülke geleceğini koşulsuz desteklemekle birlikte; toplumsal dokuyu ve hukuki yapıyı risk altına sokacak her türlü adımların karşısında durulmalıdır.
Şeffaf ve kalıcı bir çözüm; ancak ve ancak bağlayıcı, denetlenebilir ve geri dönülemez bir silahsızlanma süreciyle mümkündür. Yargı yetkisinin siyasallaşmasına izin verilmemeli, şehit ailelerinin ve mağdurların adalet duygusu titizlikle korunmalıdır. Hepsinden önemlisi, kamuoyunu ilgilendiren tüm düzenlemeler kapalı kapılar ardında değil, milletin gözü önünde açıkça tartışılmalıdır. Unutulmamalıdır ki adalet ilkelerinden feda edilerek inşa edilmeye çalışılan bir barış, gelecekte daha büyük kırılmalara zemin hazırlamaktan başka bir işe yaramaz.
Ne var ki mevcut iktidarın son çeyrek asırdaki parlamenter yaklaşımı, muhalefetten gelen önerileri içeriğine bakılmaksızın reddetmek üzerine kuruluyken; muhalefetin tutumu da iktidarın her adımını peşinen hatalı görüp reddetme anlayışına dayanmaktaydı.
Ancak TBMM’den geçen "çerçeve yasa", bu kalıplaşmış siyasi tabloyu beklenmedik bir şekilde değiştirmiştir. Son 25 yıllık icraatlar değerlendirildiğinde; uygulanması halinde kamu yararına, ülkenin geleceğine ve nesillerin selameti için en çok zarar verme potansiyeline sahip, en tartışmalı yasal düzenlemelerden biri olan bu çerçeve kanun, hem iktidar hem de muhalefet milletvekillerinin büyük çoğunluğunun ortak oylarıyla kabul edilmiştir.
Yıllardır süregelen siyasi kutuplaşmaya rağmen, uygulanması son derece sakıncalı neticeler doğurabilecek bir yasal düzenlemede iktidar ve muhalefet bloklarının bu düzeyde bir uzlaşı sağlaması ciddi bir çelişki barındırmaktadır. Bu durum; kararın bir tesadüf mü olduğu, yoksa parlamenter denetim işlevinin ve siyasi sorumluluk ilkesinin bu süreçte nasıl şekillendiği hususunda hukuki ve siyasi bir sorgulamayı zorunlu kılmaktadır.
Dr Şeref Menteşe
ADALET MEZARLIĞININ ÜZERİNE DEMOKRASİ İNŞA EDİLMEZ!
“Terörsüz Türkiye”, “açılım” ya da “çerçeve yasa”…
Adı ne olursa olsun; adalet kişiye, gruba veya siyasi ihtiyaca göre biçilemez. Terzi usulü adalet, adalet değildir.
Hukuk birileri için esnetilip, birileri için sertleştiriliyorsa orada hukuk devleti yara alır.
Barışa da, toplumsal uzlaşmaya da ihtiyacımız var.
Ama bunların temeli istisnasız ve ayrıcalıksız adalet olmak zorundadır.
Çünkü adaletin mezarı üzerine ne demokrasi kurulur ne de hukuk devleti inşa edilir.
Dr. Şeref Menteşe
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ve Adalet bakanı Akın Gürlek in başlattığı Alihan Kuriş operasyonu geç kalmış bir süreçtir. Allah bize Yüce dinimizi ve milletin Dine olan saygısını kullanarak, iktisadi ve siyasi rant devşiren bu gibi örgütlerin tamamının kapatıldığını görmeyi nasip etsin..
Kamu ve siyasette zorunlu uyuşturucu taraması
Dr. Şeref Menteşe, uyuşturucuyla mücadelede yeni bir dönem çağrısı yaptı.
https://t.co/H48fnYMilw
@dr_seref
Millet iradesinin tecelligahı olan Türkiye Büyük millet meclisi'nde milletvekilleri oy kullanırken parti genel başkanlarının ne diyeceğini düşünmeksizin, sadece vicdanlarının sesine uyarak karar vermeli, bu nedenle oylar gizli kullanılmalı..!!
“Türkiye, uluslararası hukuk adına Hürmüz’de tek taraflı bir emperyal enerji denetimine karşı çıkması gerekirken; İran’ın elindeki egemenlik ve pazarlık kozunu tartışmalı hale getiren bir dil kullanarak yanlış tarafta görünmektedir.”
Dünyanın her ciddi devleti vatandaşını birleştirir,
Türkiye’de ise bazı siyasetçiler oy uğruna milleti ayrıştırıyor.
Bunun adı demokrasi değil, devlet aklına sabotajdır.
Sumud filosu “Mavi Vatan” olarak tanımladığımız Girit’in doğusundaki Libya/Anadolu hattına girmek üzere.
Türk donanması Sumud filosu bu hatta girdiği andan itibaren filoya eşlik etmeli ve her tür saldırıya karşı onları korumalıdır. Bu hem insani bir görevdir hem de “Mavi Vatan” iddiamızı destekleyecek stratejik bir hamle olur. Kaldı ki filodaki vatandaşlarımızı korumak dünyanın neresinde olursa olsun devlet olmanın asli gereğidir.
Anayasamızın 117. Maddesine göre TBMM’nin manevi varlığından ayrılamayan Başkomutanlık makamını temsil görevini taşıyan Sayın Cumhurbaşkanından bir zamanlar “Türk Gölü” olarak anılan Akdeniz’de İsrailli soykırımcıların cirit atmasına izin vermeyecek şekilde donanmamıza “Mavi Vatan hattındaki egemenliğimizi teyit edecek şekilde Sumud filosuna eşlik etme ve her türlü saldırıya karşı müdahalede bulunma” talimatı vermesini bekliyoruz.