Hem “yerli ve millî” hem “yeşil” enerji propagandasının ardındaki ucuz emek sömürüsünü Smart Solar işçileri anlatıyor!
Milyarlarca liralık kamu desteği alan Smart Solar, DİSK @enerjisen’de örgütlenen 85 işçiyi işten çıkardı.
📌İşçiler soruyor: Kamu kaynaklarıyla desteklenen bir fabrikada, sendikal haklarını kullanan işçiler neden kapının önüne konuluyor?
Partimiz Milletvekili Sevda Karaca, Aliağa’da direnişlerini sürdüren Smart Solar işçilerinin taleplerini paylaştı.
Basın toplantımızın tamamı: https://t.co/leFenVoI4t
Dersim’de kayyım tarafından işten atılan belediye işçileri basın açıklaması yaparak bir kez daha işe iade taleplerini dile getirdi. Açıklamaya katılan Genel Başkanımız Seyit Aslan, Saray rejiminin kayyım politikalarına tepki gösterdi.
📌Dersim halkının iradesini çalan anlayışla, Gülistan Doku’yu katleden anlayışla, işçi arkadaşlarımızın işe geri dönmesine engel olan anlayış aynı.
📌Esenyurt'ta halk iradesi çalındı. Milyonlarca doların nasıl ortaya çıktığına hep tanık olduk. Bölgeye atanan kayyumların yolsuzluklarına tanık olduk. Çünkü Saray oligarşisi tarafından atanan kayyumlar kendilerini güvencede görüyor.
📌İşe iade davasını kazanan işçilerin kayyım tarafından işe alınmaması Saray oligarşisinin soruna nasıl yaklaştığının göstergesidir.
📌Tek bir işçi dahi işten atılmış olsa bu adaletsizliğin karşısında durmaya devam edeceğiz. İşçi arkadaşlarımızın işe alınması için mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz.
📌Belediyenin koltuğunda oturan kayyum bugün kendisini güvencede görüyor olabilir. Ama yarın işçiler, emekçiler bunun hesabını sorar. Yarın iktidarı kaybettiklerinde ne yapacaklarını şimdiden hesap etsinler.
Halklar savaş değil, barış istiyor; emperyalistlerin askeri olmayacağız!
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Pakistan ve Suudi Arabistan Devlet Başkanları ile imzaladığı Mekke Anlaşması Meclis’e sunuldu. Üç devlet arasında ‘savunma işbirliği’ olarak duyurulan anlaşmanın ayrıntıları böylelikle ortaya çıkmış oldu.
Meclis’te onaylanmadan Saray rejiminin fiilen yürürlüğe soktuğu anlaşma çerçevesinde savunma ve dışişleri bakanları açıklamalar yapmış, Suudi Arabistan devletinin çağrısı üzerine genelkurmay başkanları Yemen'de yürütülen savaşa dair toplantıya katılmışlardır. Halkımız bu oldubittiye boyun eğmeyecektir.
Saray rejimi ve Cumhur İttifakı'nın son zamanlarda dilinden düşürmediği “terörsüz bölge” politikası ile gerekçelendirilen bu anlaşmanın Ortadoğu'da barışa değil savaşa koşmak üzere hazırlandığı kuşku götürmez. Bu üç devletin ortak çıkar ve iş birliğini gerektirecek tek neden ABD’ye olan bağımlılıkları ve bölgede ABD-İsrail tarafından sürdürülen savaş ve ilhak siyasetine eklemlenme çabasıdır.
Türkiye halklarının, halklarına zulmeden gerici ve baskıcı Pakistan ve Suudi devlet yönetimleriyle hiçbir çıkar birliği olamaz. Uzun süredir Yemen’e müdahale eden Suudi Arabistan’a asker göndermek; lojistik, istihbarat, mühimmat ve benzeri destek vermek Türkiye'nin menfaati olarak değerlendirilemez. Böyle bir anlaşmanın imzalanması, ABD-İsrail çıkarları temelinde halkların geleceğine ve içişlerine müdahale; emperyalist savaşa ortak olmak, savaş suçu işlemek demektir.
Amerika ile “stratejik ortaklık” adı altında sürdürülen bağımlılık ilişkileri Türkiye'yi şu an için yöneten Cumhur İttifakı ve Saray oligarşisinin politikalarıyla uyumlu olabilir. Ancak arkasında bölge halklarının sömürüsü, ilhakı ve ezilmesine dayalı; İsrail'in bölgesel yayılma hesaplarının yürütüldüğü bir anlaşmayı Türkiye halklarına dayatmak kabul edilemez.
Bugün anlaşmayı Meclis’te onaylatma, yarın tezkere çıkarıp Husiler’e karşı Suudi Arabistan’a asker gönderme çabası iktidarın İsrail ve Netanyahu hakkındaki bütün söylemlerinin sahteliğinin itirafıdır. Bu tutarsızlığın kaynağında emperyalizm işbirlikçiliği, bölgesel savaşlardan pay kapma ve pozisyon edinme amacı vardır.
1950'lerde Amerikan yardımı alabilmek, NATO'ya katılabilmek için Kore'ye asker göndermiş olmanın onarılmaz sonuçlarını bugün dahi yaşayan Türkiye halkları bu siyaseti onaylamayacaktır. ABD emperyalizmi, NATO zirvesi kararları ve İsrail saldırganlığının çerçevelediği bölge politikaları ne ülkemizin ne anlaşma tarafı ülke halklarının ne de Ortadoğu halklarının çıkarınadır.
Savaştan beslenen, ilhak ve yayılmacılığı başarı gibi sunan işbirlikçi yönetimlerin bu dayatmasını, oldubittisini kabul etmediğimizi göstermek için bütün emek, demokrasi ve barış güçleri olarak sesimizi yükseltelim.
Yeni savaş anlaşmalarına ve tezkerelerine hayır diyoruz!
Levent Tüzel
Emek Partisi Genel Başkan Yardımcısı
Antep'te kadın işçiye cinsel taciz ve nitelikli cinsel saldırı suçlamasıyla yargılanan fabrika patronu Ahmet Aslansoy'un davası bugün görüldü.
Sanık vekilleri "Bizim arkamızda siyasi güç olduğunu söylüyorlar ama asıl onların arkasında siyasi güç var, her seferinde davayı ülke çapında gündem ediyorlar" dedi.
Evet, gündemimizden düşürmüyoruz.
Çünkü bir yıl boyunca işlem yapılmadan bekletilen soruşturma, ancak kamuoyunun gündemine taşındığında ilerleyebildi.
Çünkü bir işçi kadının adalet arayışının patronun parası, gücü ve siyasi nüfuzu karşısında ezilip gitmesine bu şehrin kadınları, emek ve demokrasi güçleri razı olmadı.
Çünkü adalet, güçlü olanın istediği zaman hatırlayacağı, istediği zaman unutturacağı bir mesele olamaz.
Bir kadın işçi patronuna karşı tek başına bırakılmasın diye, siyasi nüfuzun yargı üzerinde gölge oluşturmasına izin verilmesin diye, işyerlerinde tacize uğrayan kadınlar seslerini yükselttiklerinde yalnız kalmasınlar diye bu davayı takip etmeye devam edeceğiz.
Bu dava her aşamasıyla dayanışmanın neden önemli olduğunu gösteriyor.
Kadın işçiler yalnız değildir. Dayanışma susmayacak, bu dava unutulmayacak!
3 Kasım’da yine adliye önünde olacağız.
9 işçinin hayatını kaybettiği İliç Katliamı davasındayız.
Saray iktidarının ve güdümlü yargısı üç yıla varan bu yargılama sürecinde sermayenin hukukunu işletmiş, maden tekellerinin çıkarlarını korumuştur.
İliç en tepeden başlayarak en aşağıdaki kamu görevlilerine ve şirket yöneticilerine kadar ortak işlenmiş bir cinayettir. Bakanlardan valiliğe dönemin siyasi ve idari tüm yöneticileri İliç’teki iş cinayetlerinin ve çevre felaketinin sorumlularıdır.
Bu ülkede adalet arayan işçiler yargılanıyor, sendikal hakları savunan sendikacılar yargılanıyor, demokrasi ve özgürlük mücadelesi verenler yargılanıyor ancak fon hısızlarından hesap sorulmuyor, elinde işçi kanı olanlardan hesap sorulmuyor.
Saray yargısından adalet gelmeyeceğini biliyoruz. Bu sebeple işçilere, emekçilere sesleniyoruz; adaleti ancak birleşik bir mücadele ile elde edebiliriz. Olası katliamları önlemenin tek yolu yan yana gelerek yürüteceğimiz mücadeledir.
✍️Bartın Amasra’da TTK’ya bağlı maden ocağında meydana gelen ve 43 işçinin yaşamını yitirmesine neden olan facianın üzerinden 4 yıl geçti.
✍️4 yıl önce patlamanın yaşandığı haberini alır almaz gittiğimiz ocakta ailelerin acılı bekleyişine, isyanına, feryadına tanıklık etmiştik+
Baskı ve sömürü düzenine karşı birleşik mücadeleye!
Günlerdir fon vurgunu ile yüz binlerce emekçinin birikimlerine çöken hırsızların adını sır gibi gizleyen Saray rejimi ve şürekası bu sabah Halk TV’ye “rüşvet” adı altında operasyon düzenlemiştir. Halk TV’ye dönük bu sabah operasyonu ve kayyım atama kararı Saray rejiminin, “Allah’ın bir lütfu” diyerek 15 Temmuz’da ilk adımlarını attığı faşist rejim inşasının son halkasıdır.
Son haftalarda bir yandan gözaltı ve tutuklama operasyonları; diğer yandan şantaj-rüşvet dayatması ile belediyeleri teslim almaya dönük operasyonlarını hızlandıran Saray rejimi, muhalif basın kurumlarının sesini kesme girişimlerine de her gün yenilerini ekliyor.
Geçtiğimiz yıl Tele 1’e kayyım atayarak yayınını durduran, Evrensel’in de aralarında olduğu pek çok basın kurumunun sosyal medya hesaplarına erişim engelleri getirten, iki hafta önce T24’ü kapattıran, geçtiğimiz günlerde fon vurgununa ilişkin haber yapan gazetecileri tutuklatan Saray rejiminin bu operasyonları, faşist rejim inşası yolunda atılan önemli güncel adımlar arasında yer almaktadır.
Borsada trilyonlarca lirayı bulan fon vurgunu ve Suudi Arabistan’a asker gönderme kararına dönük tepkilere ikna edici yanıtlar üretemeyen Saray’ın yarattığı sömürü ve baskı düzeni işçi ve emekçiler arasında her geçen gün daha fazla sorgulamalara neden olmaktadır. Bir yanda milyonlarca işçinin açlık sınırı altındaki asgari ücrete mahkum edilmesi öte yanda bir koyup bin alan Saray vurguncuları! Bir yanda geçinemediği için intihara sürüklenen emekliler öte yanda 7’sinden 70’ine çocuğu da yaşlıyı da çalışmak zorunda bırakan yoksulluk düzenini inşa edenler!
Rızaya dayalı siyasi meşruiyet üretemez noktaya gelen Saray rejimi inşa ettiği sömürü ve baskı düzeninin ömrünü devletin zoru ve baskısı ile uzatmak istemektedir.
Muhalif belediye başkanlarına yapılan operasyonlarla haklarını arayan işçilerin önüne dikilen polis barikatları aynı madalyonun iki yüzüdür. Saray rejiminin, insanca yaşamak isteyen işçi ve emekçilere; barış, demokrasi ve özgürlük isteyen halk kesimlerine daha fazla baskı ve sömürüden başka vadedebileceği bir şey kalmamıştır.
Bugünü adım adım örgütleyen Saray rejimi bundan sonrasında da ülkeyi aynı baskı ve şiddet politikalarıyla yönetmek istemektedir. Böylesi bir tabloda çözümü sandığa indirgeyen yaklaşım da işçi ve emekçilerin öfkesini yatıştırmakta, faşist rejimin inşası yolunda Saray yönetimine zaman kazandırmaktadır. Faşizmin inşasını durduracak yegane güç insanca yaşam ve çalışma koşulları isteyen işçi ve emekçilerin; barış, demokrasi ve özgürlük isteyen halk kesimlerinin ortak mücadelesidir.
Ne bu baskı ve sömürü düzeni mutlaktır, ne de iktidarın bu düzeni ayakta tutmak için başvurduğu yöntemler aşılmazdır. Bugün mahkum edilmek istendiğimiz karanlığa karşı birleşik mücadele hattını örgütleme günüdür!
Seyit Aslan Emek Partisi Genel Başkanı
13 KAYIP ÇOCUK NEREDE?
Edirne’de Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına bağlı İlk Kabul Arda Çocuk Evleri Sitesi Müdürlüğünün sorumluluğunda olan 13 çocuk kayboldu!
Bakanlık (@tcailesosyal) çocukların akıbetini açıklamak ve sorumluluğunu üstlenmek yerine, 13 çocuğun “devlet koruması altında olmadıkları’’ hakkında yazılı açıklama yaptı.
MESEM’lerde çocukları ucuz işgücü olarak sermayenin hizmetine sunan, çocuk işçi ölümlerinin önüne geçmeyen anlayış ile göçmen çocukların kaybolması karşısında sorumluluktan kaçan anlayış birbirinden bağımsız değildir. Her ikisinde de çocukların yaşamı ve güvenliği, Saray rejiminin ihtiyaçlarının gerisine itilmektedir.
Göçmenleri ucuz ve güvencesiz işgücü olarak gören, onları yalnızca sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda değerli, hakları ve yaşamları söz konusu olduğunda ise gözden çıkarılabilir sayan politikalar; çocukları da denetim ve kayıt mekanizmalarının nesneleri olarak ele alıyor.
Çocukların yaşamından önce de sözde ‘hukuki statülerinin’ tartışılması bu anlayışın bir yansımasıdır.
“Aile Yılı” ve “Aile ve Nüfus On Yılı” söylemleriyle çocukları koruduğunu iddia eden Saray rejiminin politikaları ortadadır. Çocukların yaşamı, sermayenin çıkarlarına ve devletin bürokratik sınıflandırmalarına terk edilemez!
13 kayıp çocuğun tamamı bulunmalı, akıbetleri açıklığa kavuşturulmalı ve sorumlular derhal ortaya çıkarılmalıdır.
Çocuklar sahipsiz değildir!
Seyit Aslan
Emek Partisi Genel Başkanı
Fatmanur Çelik’in “Başıma bir şey gelirse ‘intihar’ demeyin!” haykırışı, bu ülkede kadınların ve çocukların nasıl yalnız bırakıldığının, faillerin tarikat ve vakıf zırhlarıyla nasıl korunduğunun en acı kanıtı…
Tarikat ve cemaat karanlığının, kadınları ve çocukları kul köle kılmak isteyen düzenin sonucu…
14 Ekim Çarşamba günü Fatmanur Çelik’in isyanı, Hifa İkra’nın yarım kalan geleceği için; tarikat karanlığına ve kadın cinayetlerine karşı İstanbul Anadolu Adliyesinde olacağız.
Geçen duruşmada baroların, kadın örgütlerinin davaya katılım talepleri reddedilmişti, kadınlar adına, adalet arayanlar adına duruşmada yerimizi alacağız.
Artık bu dava kadınlara, halka emanettir. Fatmanur ve Hifa’yı unutmayın, unutturmayın.
Genel Başkanımız Seyit Aslan, Gebze İlçe Kongremizde belediyelere dönük operasyonlara ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
📌Seçim sonuçlarını tanımayan iktidarı seçimle değil, emekçilerin birleşik mücadelesiyle gönderebiliriz!
📌Bugün seçimler şeklen yapılıyor. Siz seçiyorsunuz ya tutuklayıp yerine kayyım atıyorlar ya da baskı ve şantajla istifa ettiriyorlar.
📌Bu ülkede demokratik ve eşit bir seçim yok. Bir yanda burjuva partiler devasa kaynaklarla halkı sisteme yeniden bağlarken bir yanda kısıtlı kaynaklarla işçi ve emekçilerin partisi bu sisteme karşı mücadele ediyor.
📌Halk tarafından seçilenler ancak halk tarafından görevden alınabilmelidir. Bir belediyede yolsuzluk varsa, belediyenin seçilmişleri suç işlemişse onları halk görevden almalı.
📌Her şeyi sandığa ve seçime bağlayarak bu iktidarı gönderemezsiniz. Bunun için işçi sınıfımızın ve emekçi halkın birleşik mücadelesine ihtiyacımız var.
Prim ödemeleri esas alınan adil, kademeli bir emeklilik düzenlemesi şart!
Bugün milyonlarca işçinin, emeklinin yaşadığı sorunların temeli mezarda emeklilik yasası ile hayat buldu.
İktidar "Yan gelip yatarak para kazanılmaz", "Çift maaş olmaz", "Genç yaşta emekli olunmaz" diyor. Oysa milyonlarca insan fabrika ve atölyelerde yıllarca çalışıp prim ödeyerek emekliliği hak etti.
Bugün binlerce işçi bir gün ile emeklilikte tarihe takılarak 10-15 yıl emeklilik yaşı beklemek zorunda kalıyor.
📌 Emeklilikte prim ödemeleri esas alınsın!
📌 Adaletli bir kademeli emeklilik sistemi geliştirilsin!
📌 Aylık bağlama oranları yükseltilsin!
Katliamların karanlığına teslim olmadık, Saray rejimine de teslim olmayacağız!
10 Ekim Ankara Katliamı’nın üzerinden tam 11 yıl geçti. 10 Ekim 2015’te IŞİD’li canlı bombaların Ankara Garı önünde gerçekleştirdiği katliamda aralarında çok sayıda yoldaşımızın da bulunduğu 103 arkadaşımızı yitirdik; yüzlercesi aynı saldırıda yaralandı.
Ne AKP iktidarının tek başına iktidar olma çoğunluğunu kaybettiği seçimin ardından yaşanan katliam münferitti; ne de barış mitingi için ülkenin dört yanından Ankara’ya gelen on binlerce kişiyi hedef alan canlı bombalar dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun cihatçı çeteleri aklamak üzere sarfettiği gibi ‘birkaç öfkeli genç’ten ibaretti.
10 Ekim, dönemin emniyet ve istihbarat yetkililerinin gelen istihbarat bilgilerini sümenaltı etmesiyle; Suriye’den Ankara’ya adım adım izlenen canlı bombalara yol verilmesiyle gerçekleşti.
Katliam öncesi IŞİD’lilere yol verenler katliamın ardından yargılama sürecine sınırlar çizdi. Aileler ve dosya avukatları başta olmak üzere emek, barış ve demokrasi güçleri olarak 11 yıldır kararlılıkla sürdürdüğümüz adalet mücadelesi sürekli bariyerlerle karşılaştı. Gizlilik kararı, gizlenen deliller, adalet talebini haykıran ailelere dönük gözaltı ve müdahaleler bu bariyerlerin yalnızca birkaçı. Ancak hiçbiri adalet mücadelesindeki kararlılığı kıramadı. Mahkeme salonlarında her ne kazanıldıysa ailelerin, emek ve demokrasi güçlerinin kararlı mücadelesiyle kazanıldı. Bu mücadele dönemin siyasi yetkilileri de dahil tüm sorumlular hesap verene ve katliamın ardındaki karanlık aydınlatılana kadar devam edecek.
10 Ekim Ankara Katliamı yalnızca cumhuriyet döneminin en kanlı katliamlarından biri olarak değil; rejim değişikliğinin de dönüm noktalarından biri olarak eklendi siyasi tarihimize. Katliamdan birkaç ay önce “Verin 400 vekili, bu iş sulh içinde çözülsün” diyerek tehditler savuranların Haziran 2015 seçimlerinde iktidar çoğunluğunu yitirmesi katliamların başlangıç noktası oldu. 10 Ekim’den birkaç gün sonra katliama ilişkin bir televizyon programında dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun “Anket yaptırdık, oylarımızda yükseliş trendi var” açıklaması dönemin iktidarının katliamlardan nasıl beslendiğinin bir itirafıydı. Bu katliamlar AKP’ye yeniden bir iktidar kazandırmakla da kalmadı; faşist rejim inşasının ilk adımlarından biri olan 2017’deki anayasa değişikliğinin de kapısını araladı. Saray rejiminin katliam yargılamalarında karartmak istediği; katliamın kamu sorumluluğunun yanı sıra bu siyasal atmosferdir.
Temeli; Diyarbakır’da barış isteyen Kürt halkını, Suruç’ta özgürlük isteyen gençleri, Ankara’da emek, barış, demokrasi mitinginde buluşan on binlerce işçi ve emekçiyi hedef alan katliamlarla atılan bu sömürü ve baskı düzeninden halkların payına daha fazla baskı, emekçilerin payına daha fazla yoksulluk düşüyor.
11 yılda yaratılan bu düzen açlık sınırının altında asgari ücret, grev yasakları, sendikal hakların ayaklar altına alınması demektir. 11 yılda yaratılan düzen belediyelerde kayyım, seçmen iradesinin gasbı, sendikacılara, gazetecilere, sanatçılara dönük gözaltı ve tutuklama demektir. Bu düzen MESEM’lerde iş cinayetleri, sokak ortasında alenileşen kadın cinayetleri demektir. Bu düzen Kazdağlarından Akbelen’e, Varto’dan Murgul’a toprağın talanı demektir.
11 yıl önce katliamlarla yaratılan karanlığa teslim olmadık; 11 yılda adım adım inşa edilen Saray düzenine de teslim olmayacağız. Bu düzeni yıkacak olan bu düzenin ezdiği, sömürdüğü işçi ve emekçiler ile halk kesimlerinin ortak ve birleşik mücadelesidir.
103 yoldaşlarımızın mücadele bayrağı emek, barış, demokrasi ve adalet mücadelemizde dalgalanıyor ve dalgalanacak!
Seyit Aslan
Emek Partisi Genel Başkanı
Halkın iradesini tanımayıp, belediyesini gasp ederek, başkanın ipini saraya bağlamakla,
İşçinin iradesini tanımayıp, seçtiği sendikayı yok sayarak, sarı sendikanın ipini patrona bağlamak aynı şey!
İradesine sahip çıkan halkın, sendika seçme hakkı için mücadele eden Ulusoy Bakır ve Smart Solar işçilerinin yanındayız.
Sermayenin karşısında beyinlerini ve ruhlarını kara, ranta, faize teslim etmiş olanlar kimseye ahlak dersi vermesin!
Vahşi kapitalizme abdest aldırıp aklamaya çalışıyorsunuz.
Bu ülkeyi düzlüğe ancak birleşen, mücadele eden işçiler, emekçiler çıkarabilir.
Birleşelim, mücadele edelim, hesap soralım!
16 yaşındaki MESEM’li Mahir Buğra Karagön’ü 1 Mayıs günü çalışırken iş cinayetine kurban eden faillerden pastane patronu Sami Çelik ile elektrikçi Hacı Yaşarsoy ilk duruşmada tahliye edildi.
Patron Sami Çelik’in kendini aklamak üzere sığındığı “Çocuğun rızası vardı”, “Mesaisi ‘fazlasıyla’ ödendi” gibi savunmalar kapitalist anlayışın özeti niteliğindedir. Yine Patron Çelik’in duruşmadaki “Okul müdürüyle konuştuk, bir genelge yayımlanmış. Okul dışında parasını alarak çalışıyor” ifadesi de Milli Eğitim Bakanlığının Mahir’in ölümündeki sorumluluğuna yönelik önemli bir işarettir.
İş cinayetlerinin failleri için verilen cezaların alt sınırının 2 yıl olduğunu söyleyerek Çelik’in tahliyesini isteyen avukatın ifadeleri ise kârlarını işçilerin yaşamından değerli gören patronların Saray yargısı tarafından sistematik biçimde kollandıklarının açık bir göstergesidir.
Mahkemenin tahliye kararı patronlara “İstediğiniz gibi cinayet işleyebilirsiniz, çocukları istediğiniz gibi öldürebilirsiniz” demektir.
Çocukları yarattıkları sömürü çarkının içine sürenler, çocukların alın teri üzerinden devasa kâr elde edenler, iş cinayetlerinin faillerini aklayanlar hesap vermelidir!
Mahkeme salonlarından çıkmayan adaleti sokaklarda aramaya devam edeceğiz.
Başka Mahirler ölmesin, MESEM projeleri iptal edilsin!
Komünist sevdalımız Nâzım’ın dediği gibi “bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağaraya ilk bizonu çizdiğinden beri”. Ve bu ulu ırmağı koyaklardan, dağlardan aşarak besliyor şairler.
Davudî sesiyle şiirimizin en gür çağlayanlarından birini, #SennurSezer’i aramızdan ayrılışının 11. yıldönümünde hasretle anıyoruz.
Eğer CHP ile AKP arasında yerel yönetim anlayışı açısından az da olsa bir fark varsa @drcemiltugay'ın bu farkla bir alakası yoktu.
O başından beri AKP’liydi ve bu işin vebali de onu aday yapanların omzundadır.
İki somut örnek:
1- 23 bin işçinin anayasal hakkını tanımadı. Grev kırıcılığı yaptı.
2- O da yetmedi, İZDOĞA işçilerinin yürürlükteki TİS’ten kaynaklanan kazanılmış haklarını yok saydı.
Ve sonuçta tencere yuvarlandı, kapağını buldu!
SANSÜRE HAYIR!
Genel Başkanımız Seyit Aslan, Anayasa Mahkemesi önünde erişim engellerine karşı yapılan basın açıklamasına katılıyor.
Halkın haber alma özgürlüğünü sınırlayan erişim engellerine karşı sesimizi yükseltiyoruz!