Girne açıklarında su alarak batan yolcu gemisinde hayatını kaybedenlerin acısını yürekten paylaşıyorum.
Hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet; ailelerine ve yakınlarına başsağlığı diliyorum.
Kazadan kurtulan yolcularımıza ve yaralılarımıza geçmiş olsun dileklerimi iletiyor, halen arama-kurtarma çalışmalarının sürdüğü denizde kayıp olanların bir an önce sağ salim bulunmasını temenni ediyorum.
Arama-kurtarma çalışmalarına katılan tüm ekiplerimize kolaylık ve başarı diliyorum.
26 Ağustos sabahı Kocatepe’de başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos 1922’de Dumlupınar’da Başkomutanlık Meydan Muharebesi’yle zafere ulaştı.
Mustafa Kemal Atatürk’ün başkomutanlığındaki o büyük zafer, yalnızca işgal ordularının yenilmesi değildi.
Anadolu’nun kaderinin artık başka başkentlerde değil, bu toprakların insanları tarafından belirleneceğinin dünyaya ilanıydı.
Atatürk, yıllar sonra 30 Ağustos’u “Türk milletinin özgürlük ve bağımsızlık fikrinin ölmez anıtı” olarak tarif etti.
O anıt, Anadolu’nun bütün renklerinin ortak iradesiyle yükseldi.
Yokluk içinde aynı vatanı savunan insanlar, çocuklarına bağımsız bir ülke bırakmak için omuz omuza verdiler.
Aradan 104 yıl geçti.
Bugün coğrafyamız yeniden savaşların, çatışmaların ve güç mücadelelerinin ortasında.
Sınırların tartışıldığı, haritaların yeniden çizilmek istendiği böyle bir dönemde, 30 Ağustos bize çok açık bir şey söylüyor:
Türkiye’nin bağımsızlığının en büyük güvencesi, milletimizin birliğidir.
Bu nedenle bugün bize düşen, yeni cepheler açmak değil, eski yaraları kapatmaktır.
Silahların tamamen sustuğu, annelerin artık evlatlarının ardından ağlamadığı; Türk’ün, Kürt’ün, Alevi’nin, Sünni’nin vatanımızda huzur, güven ve kardeşlik içinde yaşadığı bir Türkiye, Cumhuriyetimizin zayıflığı değil, gücü olacaktır.
Bir asır önce bağımsızlığımızı birlikte kazandık. Vatanımızı birlikte kurtardık. Şimdi o büyük zaferin mirası Cumhuriyetimizi, barışın ve demokrasinin yurdu yapmak için birlikte güçlendirerek geleceğe taşımalıyız.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Büyük Taarruz’un bütün kahramanlarını, şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, minnet ve saygıyla anıyorum.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
Suriye’de kalıcı barış ve istikrar yolunda atılan adımları memnuniyetle karşılıyorum.
SDG’nin silahlı yapılarının Suriye devletine entegrasyonu yönündeki gelişmeler, yalnızca Suriye’nin geleceği açısından değil, bölgemizin huzuru ve güvenliği açısından da büyük önem taşımaktadır.
Suriye Kürtlerinin kimliklerinin, temel hak ve özgürlüklerinin güvence altında olduğu; bütün etnik ve inanç gruplarının eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşayabildiği, demokratik ve toprak bütünlüğünü koruyan bir Suriye hem Türkiye’nin hem de bölge halklarının çıkarınadır.
Bu gelişmeler Türkiye açısından da önemli bir fırsat sunmaktadır.
Kürt meselesini silahın ve çatışmanın gölgesinden tamamen çıkararak demokratik siyasetin, hukukun ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin çatısı altında çözmek zorundayız.
Türkiye’de yürütülen sürecin silahların tamamen bırakılması, terörün sona ermesi, demokrasimizin güçlenmesi ve Türklerle Kürtler arasındaki tarihsel kardeşliğin daha da sağlamlaşmasıyla sonuçlanmasını yürekten diliyorum.
Türkiye’nin kendi iç barışını güçlendirmesi, yalnızca ülkemiz için değil, Orta Doğu’nun barış ve istikrarı açısından da çok önemli bir güvence olacaktır.
Yıllar önce bu anlayışla Ortadoğu Barış ve İş birliği Teşkilatı’nı, yani OBİT’i, önermiştim.
Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin öncülüğünde kurulacak, zaman içerisinde bölgenin diğer ülkelerini de kapsayacak bir barış ve iş birliği yapılanmasının Orta Doğu’nun geleceği açısından tarihî bir ihtiyaç olduğunu bugün de düşünüyorum.
Çünkü Orta Doğu’nun kaderini başka ülkelerin çıkar hesapları değil, bu coğrafyada yaşayan halkların ortak iradesi belirlemelidir.
Türkiye kendi içinde barışı, demokrasiyi ve kardeşliği güçlendirdiği ölçüde bölgesinde de barışın öncüsü olabilir.
Suriye’de kalıcı istikrarın sağlanması, Filistin’de kanın ve gözyaşının dinmesi, İran’a yönelik saldırıların sona ermesi ve bölgemizin yeni savaşların değil, diplomasinin, iş birliğinin ve ortak refahın coğrafyası hâline gelmesi mümkündür.
Bunun yolu daha fazla çatışmadan değil, daha fazla diyalogdan, diplomasiden ve bölgesel iş birliğinden geçmektedir.
Vakit kaybetmemeliyiz.
Türkiye, Orta Doğu’da savaşların tarafı değil, barışın kurucu gücü olmalıdır.
Türklerin, Kürtlerin ve Arapların ortak geleceği barıştadır.
Yaşasın halkların kardeşliği!
Bijî biratiya gelan!
عاشت أخوّة الشعوب!
26 Ağustos’ta başlayan Büyük Taarruz, Türk milletinin bağımsızlık iradesinin ve vatan sevgisinin tarihe kazınmış en güçlü göstergelerinden biridir. 30 Ağustos’ta kazanılan büyük zafer ise milletimizin özgürlüğünden ve bağımsızlığından asla vazgeçmeyeceğini tüm dünyaya ilan etmiştir.
Bu eşsiz zaferin Başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere, Milli Mücadele’nin tüm kahramanlarını ve vatanımız uğruna can veren aziz şehitlerimizi saygı, rahmet ve minnetle anıyorum.
Cumhuriyet Halk Partisinin ahlaki üstünlüğü, tarih boyunca kanıtlanmıştır.
Biz kirli adamları yanımızda tutmadık. Ahlaklı, temiz ve dürüst insanlarla yol yürüdük.
Nallıhan Çayırhan Kömür İşletmeleri’nde meydana gelen göçükte hayatını kaybeden maden emekçimize Allah’tan rahmet; ailesine, yakınlarına ve tüm mesai arkadaşlarına sabır ve başsağlığı diliyorum.
Göçükten yaralı olarak kurtarılan 12 işçimizin de bir an önce sağlıklarına kavuşmasını diliyorum.
Bir canımızı daha maden ocaklarında kaybetmemek için iş sağlığı ve güvenliği tedbirleri en üst düzeyde uygulanmalı; denetimler titizlikle ve tavizsiz biçimde yapılmalıdır.
Madencilerimizin hayatı, üretim hedeflerinden ve her türlü ekonomik kaygıdan önce gelmelidir.
Bu acının bir daha yaşanmaması için gerekli tüm önlemler alınmalıdır.
İsrail’in Ebu Zuhur Askeri Havaalanı’na düzenlediği saldırı ve Başbakan Netanyahu’nun “Türkiye’ye mesaj verdik, daha iyi anlamalarını sağladık” sözleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğine karşı açık bir tahrik, kaba bir saygısızlık ve bölgesel barışa yönelik doğrudan bir tehdittir.
Hiçbir devlet, hele ki İsrail, Türkiye Cumhuriyeti’ni “hizaya çekmek” ya da “ayar vermek” gibi bir dil kullanamaz. Bu üslup, egemen bir devlete yönelik kabul edilemez bir kibir ve küstahlıktır. Türkiye, tarih boyunca bağımsızlığını ve onurunu korumuş bir millettir; kimse bu topraklara “mesaj” vermeye kalkışamaz.
Bu kışkırtıcı dil ve fiilî saldırı, Suriye’deki hassas dengeyi bilinçli biçimde bozma, gerilimi tehlikeli noktalara taşıma ve bölgeyi istikrarsızlaştırma niyetini açıkça ortaya koymaktadır.
Millî çıkarlarımız ve bölgesel istikrar, bu tür küstahlıklara karşı kararlı, soğukkanlı ve net bir tutum gerektirir. Türkiye Cumhuriyeti, egemenliğine ve uluslararası hukuka dayalı duruşunu asla taviz vermeksizin sürdürecektir.
İsrail’in bu pervasız tutumu, yalnızca Türkiye’ye değil, tüm bölgeye yönelik bir tehdittir.
Bu, tarihe kara bir leke olarak geçecek basit bir hareket değil; engel olunmazsa bütün coğrafyayı cehenneme çevirme kastını ilan etmiş bir ülkenin aktif saldırısıdır.
YKS tercih sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte gençlerimizin hayatlarında yeni bir sayfa açılıyor.
Üniversiteye yerleşen tüm gençlerimizi gönülden kutluyor, eğitim hayatlarında başarılar diliyorum.
Ancak bugün bir üniversiteye yerleşemeyen, istediği bölümü kazanamayan ya da hayalindeki şehirden uzak kalan gençlerimize de özellikle şunu söylemek istiyorum:
Bir sınav sonucu, sizin değerinizi ve geleceğinizi belirlemez. Hayallerinizden vazgeçmeyin. Bazen hedefe giden yol, planladığımızdan daha uzun ve farkl�� olabilir.
Gençlerimizin yeteneklerini özgürce geliştirebildiği, nitelikli eğitim alabildiği, mezun olduğunda iş bulabileceği ve geleceğe güvenle bakabileceği bir Türkiye'yi birlikte kurmak zorundayız.
Sizlere sadece “başarılar” dilemek yetmez; hayallerinizi gerçekleştirebileceğiniz adil fırsatları da yaratmak gerekir.
Yolunuz açık, geleceğiniz aydınlık olsun.
Her birinizin hayali, Türkiye'nin geleceğidir. 🇹🇷
Diyarbakır’da kuyumcu esnafımız aylardır gece vakti kurşunlanan dükkânlarla, haraç talepleriyle ve can güvenliği kaygısıyla boğuşuyor.
Diyarbakır Kuyumcular ve Sarraflar Odası Başkanı Özer Sanal’ın iş yerine sabaha karşı düzenlenen silahl�� saldırı, yaşanan vahim tablonun son halkasıdır. Esnaf kepenk kapatmak zorunda kalmış, kuyumcu esnafının ortak feryadı açıkça dile getirilmiştir:
“Can ve mal güvenliğimiz kalmadı.”
Bu tablo yalnızca Diyarbakır’a özgü değildir. Ülkenin birçok yerinde esnaf, çetelerin haraç, tehdit ve şantajıyla karşı karşıya kalmakta; ödeme yapmayanların iş yerleri kurşunlanmaktadır. İnsanlar ekmeklerini, mesleklerini ve yılların emeğini koruyamaz hâle gelmektedir.
Yıllardır “önce güvenlik” deniliyor. Pek çok uygulama “güvenlik” gerekçesiyle meşrulaştırılıyor.
O hâlde sormak gerekiyor:
Esnafın dükkânı kurşunlanırken, çeteler haraç keserken, insanlar korkudan kepenk kapatırken hangi güvenlikten söz ediyoruz?
Güvenlik yalnızca belli zümrelerin ve bazı sermaye gruplarının güvenliği midir?
Yoksa bu ülkenin her köşesinde alın teriyle ekmeğinin peşinde koşan milyonların can ve mal güvenliği midir?
Esnafın korkudan kepenk kapatmak zorunda kaldığı bir ülkede gerçek güvenlikten söz edilemez.
Devletin temel görevi; vatandaşının canını, malını, emeğini ve ekmeğini korumaktır. Bu görev yerine getirilmediği sürece “güvenlik” iddiası toplum nezdinde karşılık bulmaz; boş bir slogan olarak kalır.
Diyarbakır’daki kuyumcu kardeşlerimizin de Türkiye’nin dört bir yanındaki esnafımızın da yanındayız.
Bu sald��rıların, bu tehditlerin, bu şantaj düzeninin ve cezasızlığın sonuna kadar takipçisi olacağız.
Çünkü bir ülkenin gerçek güvenliği, en mütevazı esnafının bile sabah gönül rahatlığıyla kepengini açabilmesiyle başlar.
17 Ağustos Marmara Depremi’nin 27. yılında hayatını kaybeden tüm vatandaşlarımızı rahmetle anıyor, yakınlarını kaybeden ailelerimize bir kez daha başsağlığı diliyorum.
17 Ağustos, Türkiye için yalnızca büyük bir acının değil, aynı zamanda deprem gerçeğiyle yüzleşmenin ve hazırlıklı olmanın zorunluluğunun tarihidir.
Aradan geçen yıllara rağmen deprem riskinin ortadan kalkmadığını, aksine nüfusumuzun ve şehirlerimizin büyümesiyle birlikte alınması gereken tedbirlerin daha da önem kazandığını biliyoruz.
Deprem kader değildir; hazırlıksızlık, denetimsizlik ve ihmaller ağır sonuçlar doğurur.
Doğal afetlerle mücadelede afet sonrasına odaklanan anlayıştan vazgeçerek; riskli yapıların tespiti ve güçlendirilmesi, kentsel dönüşümün hızlandırılması, yapı denetiminin etkinleştirilmesi, toplanma alanlarının korunması, afet iletişim altyapısının güçlendirilmesi ve toplumun afetlere karşı bilinçlendirilmesi konusunda çok daha kararlı adımlar atılmalıdır.
Merkezi yönetimden yerel yönetimlere, kamu kurumlarından yurttaşlara kadar herkesin sorumluluğu vardır. Bir canımızı daha kaybetmemek için deprem olmadan önce harekete geçmek zorundayız.
17 Ağustos’ta kaybettiklerimizi unutmamak; onların hatırasına sahip çıkmanın en anlamlı yolu, aynı acıların yeniden yaşanmaması için gereken bütün tedbirleri almaktır.
17 Ağustos Marmara Depremi’nde hayatını kaybeden vatandaşlarımızı saygı, rahmet ve minnetle anıyorum. Unutmadık, unutturmayacağız; daha güvenli ve dirençli bir Türkiye için mücadele etmeye devam edeceğiz.
Hacı Bektaş Veli’nin yüzyıllar öncesinden bizlere bıraktığı en büyük miras; ayrıştırmak değil birleştirmek, ötekileştirmek değil kucaklamak, kin değil sevgiyi büyütmektir.
“Bir olalım, iri olalım, diri olalım” anlayışı bugün de yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor.
Hacı Bektaş Veli’nin hoşgörü, kardeşlik, adalet ve insanı merkeze alan felsefesiyle; farklılıklarımızı zenginlik bilerek, aynı sofrada, aynı gönülde buluşacağımız aydınlık yarınları hep birlikte kuracağız.
Hacı Bektaş Veli’yi sevgi, saygı ve rahmetle anıyor; Hacıbektaş’tan yükselen barış ve kardeşlik çağrısını yüreğimizde taşıyoruz.
Türkiye’nin huzurunu, birliğini ve kardeşliğini bozmak isteyen bölücü küresel yapılar şunu iyi bilmelidir:
Türk baharı hayali kuranlara, Türk milletinin birlik ve beraberliği karşısında zemheri kışı yaşatacak olan; bu milletin ortak iradesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kararlılığı ve sarsılmaz kardeşliğimizdir.
Türk milleti; içerisinde barındırdığı bütün evlatlarıyla, bütün kültürleriyle, bütün dilleriyle ve bütün renkleriyle ayrılmaz bir bütündür. Farklılıklarımız ayrışmanın değil, ortak vatanımızın zenginliğidir.
Bizim için tartışılmaz olan; üniter devlet yapımız, Anayasa’nın ilk dört maddesi ve milletimizin sarsılmaz, bölünmez kardeşliğidir.
Bu süreç bir bölünme, parçalanma veya ayrışma süreci değil; tam tersine yaraları sarma, kardeşliği güçlendirme ve milletçe yeniden kenetlenme sürecidir.
Türkiye’nin önce bölgesel, ardından küresel bir güç olmasının yolu; kendi içinde kavga eden değil, kardeşliğini dünyaya ilan eden güçlü bir Türkiye’den geçmektedir.
Bizim milliyetçiliğimiz; milleti bölmek değil, milleti birleştirmektir.
Bizim vatanseverliğimiz; kardeşi kardeşe düşürmek değil, aynı bayrağın altında omuz omuza yürümektir.
Bizim ülkümüz; zayıf ve parçalanmış bir Türkiye değil, birliğini koruyan, demokrasisi güçlü, ekonomisi sağlam, itibarlı ve büyük bir Türkiye’dir.
Bu sürece tereddütsüz katkı vereceğiz. Ancak ülkemizde yeni bir iç karışıklık, ayrışma ve çatışma zemini oluşturmaya çalışan bölücü küresel yapılara da asla geçit vermeyeceğiz.
Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak tarihin omuzlarımıza yüklediği sorumluluğun gereği bu tarihi süreçte yalnızca destek veren değil; sorumluluk alan, öncülük eden ve doğru istikameti gösteren bir anlayışla hareket edeceğiz.
Çünkü biliyoruz:
Kardeşlik güçlenirse Türkiye güçlenir.
Türkiye güçlenirse milletimiz kazanır.
Birlik varsa gelecek vardır.
Bu topraklar ayrılığın değil birliğin;düşmanlığın değil kardeşliğin yurdudur.
Filenin Sultanları! 🇹🇷🏐
FIVB Voleybol Milletler Ligi’nde tarihi bir başarıya imza atarak şampiyon olan, göğsümüzü kabartan ve bizlere bu büyük gururu yaşatan A Millî Kadın Voleybol Takımımızı yürekten kutluyorum.
Azminiz, sarsılmaz mücadeleniz ve gösterdiğiniz o muhteşem duruşla hepimizi bir kez daha gururlandırdınız.
Sizlerle gurur duyuyoruz. İyi ki varsınız!