CUMHUR İTTİFAKI 6’DA 5 YAPTI!
Yüksek Seçim Kurulu’nun kararı doğrultusunda yeniden belde statüsü kazanan yerle��im yerlerinde gerçekleştirilen Mahalli İdareler Ara Seçimlerinde aziz milletimiz iradesini sandığa yansıtmış, milli irade bir kez daha açık ve net şekilde tecelli etmiştir.
Nevşehir/Ürgüp/Mustafapaşa,
Tokat Reşadiye/Yolüstü,
Almus/Bağtaşı,
Yeşilyurt/Kuşçu ve Gümüşhane/Tekke beldelerinde Cumhur İttifakı adaylarının elde ettiği başarı; milletimizin hizmetten, istikrardan, birlik ve beraberlik siyasetinden yana tavır aldığının en somut göstergesi olmuştur.
Günlerdir ekranlarda üretilen algılarla, manipülatif yerel anketlerle ve siyasi propagandalarla oluşturulmak istenen yapay gündem milletimizin ferasetine çarpmış; sandıktan çıkan sonuçlar, millet iradesinin hiçbir algı operasyonuna teslim olmayacağını bir kez daha göstermiştir.
Cumhur İttifakı olarak milletimizden aldığımız güçle Türkiye Yüzyılı hedeflerine yürümeye, vatandaşlarımızın emanetine layık olmaya ve milletimize hizmet etmeye devam edeceğiz.
Seçimleri kazanan tüm adaylarımızı tebrik ediyor, beldelerimize ve hemşehrilerimize hayırlı olmasını diliyoruz.
Aziz milletimize teşekkür ediyoruz.
Dünya Kupası müsabakasında Kosova-Türkiye maçı üzerine bir değerlendirme;
31 Mart 2026 tarihinde Priştine’de bulunan Fadil Vokrri Stadyumu’nda oynanacak Kosova–Türkiye karşılaşması, yalnızca sportif bir müsabaka olmanın ötesinde, her iki ülke açısından da tarihi, siyasi ve toplumsal anlamlar taşımaktadır. Özellikle Kosova’nın tarihinde ilk kez FIFA Dünya Kupası’na katılma ihtimali ile Türkiye’nin uzun yıllar sonra yeniden bu organizasyonda yer alma hedefi, bu karşılaşmayı son derece kritik bir eşik haline getirmiştir.
Türkiye ile Kosova arasında tarihsel köklere dayanan güçlü bir dostluk ve kardeşlik bağı bulunmaktadır. Arnavut ve Türk halkları yüzyıllar boyunca aynı coğrafyayı, kültürü ve kaderi paylaşmış; bu ortak geçmiş günümüzde de karşılıklı saygı, dayanışma ve iş birliği temelinde sürdürülmektedir. Bu nedenle söz konusu karşılaşmanın, iki halk arasındaki kardeşlik hukukuna zarar vermeden, aksine bu bağı güçlendirecek bir atmosferde gerçekleşmesi büyük önem arz etmektedir.
Kosova’nın bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana geçen süreçte uluslararası spor organizasyonlarına katılımı, yalnızca sportif değil aynı zamanda siyasi ve toplumsal anlamlar da taşımaktadır. Bu bağlamda, Kosova’nın tarihinde ilk kez FIFA Dünya Kupası’na katılım ihtimalini belirleyecek Türkiye karşılaşması, ülkede yaşayan tüm kesimlerin dikkatini üzerine çekmiş durumdadır. Bu karşılaşma, Kosova açısından yalnızca bir spor müsabakası değil; uluslararası görünürlük, ulusal kimlik ve devlet kapasitesinin bir göstergesi olarak algılanmaktadır.
Nitekim Kosova Başbakanı Albin Kurti’nin olası bir galibiyet durumunda futbolculara 1 milyon dolar prim dağıtılacağını açıklaması, bu maçın Kosova kamuoyu nezdindeki önemini ve siyasi düzeydeki karşılığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu tür teşvikler, karşılaşmanın yalnızca sportif değil, aynı zamanda psikolojik ve politik bir rekabet zemini haline geldiğini göstermektedir.
Öte yandan, futbol karşılaşmaları doğası gereği geniş kitleleri mobilize eden ve duygusal yoğunluğu yüksek organizasyonlardır. Bu tür ortamlarda kalabalıklar içine sızabilecek provokatör unsurların varlığı, olayların kontrol dışına çıkmasına ve istenmeyen krizlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilmektedir. Özellikle Balkan coğrafyasının hassas etnik ve siyasi dengeleri dikkate alındığında, bu tür risklerin daha da arttığı görülmektedir.
Kosova’daki söz konusu karşılaşma özelinde de benzer riskler mevcuttur. Farklı ideolojik ve siyasi ajandalara sahip bazı grupların (Vatikan destekli aşırı milliyetçi unsurlar, FETÖ yapılanması), bu maçı bir fırsat olarak değerlendirerek Türkiye aleyhine propaganda faaliyetleri yürütme veya provokatif eylemler organize etme ihtimali göz ardı edilmemelidir. Aynı şekilde, bölgesel rekabet dinamikleri çerçevesinde bazı dış aktörlerin (Sırbistan) de Kosova–Türkiye ilişkilerini zedelemeye yönelik örtülü faaliyetler yürütebileceği yönünde değerlendirmeler bulunmaktadır. Bu tür ihtimaller, güvenlik planlamasının çok boyutlu yapılmasını zorunlu kılmaktadır.
Türkiye açısından da söz konusu karşılaşma ayrı bir önem taşımaktadır. Uzun bir aradan sonra Dünya Kupası’na katılım ihtimali, kamuoyunda yüksek beklenti oluşturmuş durumdadır. Bu nedenle, maçın sonucu kadar, sürecin güvenli ve kontrollü şekilde yönetilmesi de büyük önem arz etmektedir.
Süreçte en kritik eşik, PKK terör örgütünün tüm unsurlarıyla silah bıraktığının ve kendisini tasfiye ettiğinindevletin güvenlik birimlerince tespit ve teyit edilmesidir.
Tespit ve teyit sürecinin sağlıklı bir şekilde tamamlanması yalnızca silahlı örgüt tehdidinin sona erdiğinin ilanı ile sınırlı kalmayacak, aynı zamanda oluşan yeni durumun gerektirdiği hukuk ve politika çerçevesinin hayata geçirilmesi için bir başlangıç noktasını teşkil edecektir.
Tespit ve teyit mekanizmasının, devletin ilgili kurumları arasındaki eşgüdümle; objektif, ölçülebilir, şeffaf ve denetlenebilir ölçütlere göre işlemesi gerekir.
Örgütün tüm unsurlarıyla feshi ile silahların teslimi ve bırakılması sürecinde ihtiyaç duyulacak yasal düzenlemelerin yapılması konusunda genel anlayış birliği vardır.
“MHP VE ÜLKÜCÜ HAREKET BİTMİŞTİR”,
“HİZMET HAREKETİ(FETÖ) BİZİM BAŞARIMIZDIR”
Başlıklı yazım bugün @TurkgunGazetesi 'nde olacaktır. Okumanız dileklerimle...
Bugün, ömrünü Kıbrıs Türklüğünün varoluş mücadelesine adayan büyük devlet adamı, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın vefatının yıl dönümü.
Merhum Denktaş sadece bir siyasetçi ve diplomat değil, emperyalizmin kuşatması altındaki bir halkın makus talihini yenen, tarihe geçen büyük bir mücahittir.
O "Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir." diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün izinden giderek Kıbrıs Türk halkını, onlara yönelik zulme karşı bir kale gibi savunmuştur.
Kıbrıs jeopolitik bir toprak parçası değil vazgeçilmez bir millî davadır. Rauf Denktaş'ın "Söyleyiniz, burası bağımsız bir cumhuriyettir." haykırışı önemli ve geçerliliğini korumaktadır.
Onun dirayeti, cesareti, şuurlu ve sarsılmaz inancı doğu Akdeniz'deki hak ve menfaatlerimizin korunmasında bizlere ilham vermeye devam etmektedir. Bu düşüncelerle, merhum Denktaş'ı rahmetle ve şükranla anıyorum.
Erkan Akçay
@erkanakcay45
MHP Grup Başkanvekili ve Manisa Milletvekilimiz
📍TBMM
TBMM Genel Kurulu’nda 247 Sıra Sayılı Türk Ceza Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifinin görüşmelerine devam ediyoruz.
Kırıkkale Milletvekili Halil Öztürk’ün 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi'nin 5’inci maddesi üzerine MHP Grubu adına konuşması
🇹🇷@Avkthalilozturk : Yayıncılıkta rating ve tiraj baskısını kamu yararı dengesiyle yeniden kurmak zorundayız; sansasyonun değil, sorumluluğun ödüllendirildiği bir yayın iklimi oluşturmalıyız.
Düzenleyici kurumların denetim kapasitesi güçlendirilmeli, özellikle şiddet ve felaket içeriklerinin sunum biçimi, tekrar sıklığı ve prime time yoğunluğu konusunda da daha etkin bir gözetim sağlanmalıdır.
Bu mesele tek bir kurumun omzuna bırakılmayacak kadar kapsamlıdır. Cumhurbaşkanlığından Meclisimize, ilgili bakanlıklardan iletişim otoritelerine, RTÜK'ten sivil topluma kadar koordineli bir yaklaşım gerektirmektedir.
Eğer bu konuda yeterince geç kalırsak korkuyla büyüyen nesillerin bedelini hep birlikte öderiz. Gelin, haberin bilgilendirme gücünü korurken toplumun ruhunu zehirleyen tekrar bir şiddet sarmalını birlikte frenleyelim.
Esnafımız artan vergiler ve zamlarla daralan talep nedeniyle ayakta kalmakta zorlanmaktadır. Bu nedenle vergi affı indirimi ve öteleme gibi esnafımızı rahatlatacak adımların atılması gerektiğini düşünüyoruz.
Diğer yandan, asgari ücrette hayat pahalılığını karşılayacak tatmin edici bir artış beklentimiz de nettir.
Emeklilerimizin mevcut durumu da iç açıcı değildir ne yazık ki emekliye hatırı sayılır bir iyileştirme artık yapılabilmelidir diyoruz.
MHP Sakarya Milletvekilimiz Muhammed Levent Bülbül'ün 2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Teklifi'nin 3'üncü maddesi üzerine MHP Grubu adına konuşması
🇹🇷 @M_Levent_Bulbul : Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli'nin ortaya koyduğu kararlı liderlik ve millî duruş doğrultusunda şekillenen terörsüz Türkiye süreci devletimizin bekasını doğrudan ilgilendiren, milletimizin huzuru, vatan topraklarının bölünmez bütünlüğü ve kardeşlik hukukunun ebediyen muhafazası bakımından hayati öneme sahip olan bu süreç, milletimizin hafızasında onlarca yıl kan ve gözyaşıyla anılan bir dönemin geride bırakılmasına imkân tanıyan tarihî bir eşiği ifade etmektedir.
Bu sürecin sağduyu, sorumluluk ve devlet ciddiyetiyle ele alınması, istismar yerine istikametin esas alınması yalnızca siyasi değil, aynı zamanda millî bir vecibedir.
Yaklaşık yarım asırdır bölücü terörle mücadele eden ülkemiz, bugün terörsüz Türkiye idealine kararlılıkla yaklaşmaktadır. Bu hedef, geçici bir siyasi söylem değil milletimizin ortak talebini yansıtan, devletimizin iradesini ortaya koyan ve Türk demokrasisinin geleceği açısından vazgeçilmez bir stratejik vizyondur.
Terörü kesin olarak sona erdirmek ve Türkiye'yi huzur içinde geleceğe taşımak millî bir yemin niteliğindedir. Türkiye Cumhuriyeti geçmişte ödediği ağır bedelleri yeni yüzyılda tekrar etmeyecektir.
Bu noktada kamuoyunda sıklıkla birbirine karıştırılan "müzakere" ve "pazarlık" kavramları arasındaki ayrımın açık biçimde ortaya konulması gerekmektedir.
Var olan muhataplık süreci, terör örgütüyle bir pazarlık anlamı taşımamakta, örgütün silahlı mücadeleyi sona erdirdiğine, kendisini feshettiğine ve sahadan çekildiğine dair beyanlarının Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından doğrudan teyit edilmesini amaçlayan sınırlı ve kontrollü bir mekanizma olarak değerlendirilmelidir, bu çerçevede muhataplık hiçbir şekilde taviz verme süreci değildir.
BÜLBÜL “TERÖRSÜZ TÜRKİYE” VURGUSU YAPTI
Milliyetçi Hareket Partisi Sakarya Milletvekili Muhammed Levent Bülbül, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 2026 Merkezi Yönetim Bütçesi’nin maddeleri üzerine yapılan görüşmelerde söz aldı.
Bülbül, MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin ortaya koyduğu kararlı liderlik ve millî duruş doğrultusunda şekillenen “Terörsüz Türkiye” hedefinin hayati öneme sahip olduğunu vurguladı.
@M_Levent_Bulbul
2026 Yılı Merkezi Bütçe Kanun Teklifinin 3. Maddesi Üzerine Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına yapmış olduğum konuşma:
Bu tarihî a��amaya gelinmesinde 27 Şubat 2025 tarihinde kamuoyuna yansıyan açıklamalar ile PKK'nın 5-7 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirdiği sözde toplantıda yapısal dağılma ve silah bırakma yönünde aldığı kararlar dikkate değer bir dönüm noktasıdır. Devletimizce yürütülen teyit süreci örgütsel fesih iradesinin açık bir şekilde ortaya konulmasını, silahlı şiddetin sona erdirildiğine dair taahhütlerin devletimizin meşru zemini tarafından doğrudan teyit edilmesini ve bu taahhütlerin fiiliyata dönüşüp dönüşmediğinin hukuki ve kurumsal denetim mekanizmasıyla izlenmesini amaçlamaktadır.
TBMM bünyesinde kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu bu sürecin demokratik ve hukuki altyapısını teminat altına alan önemli bir mekanizmadır. Türkiye, bu süreci kendi özgün şartları, yüksek güvenlik kapasitesi ve güçlü toplumsal iradesiyle yürütmektedir. Uluslararası örnekleri incelendiğinde, silah bırakan yapıların, sağlıklı bir tasfiye sürecinden geçmediği takdirde farklı isimler altında yeniden ortaya çıkabildiği görülmektedir. Bu nedenle, silahların belirlenen takvim doğrultusunda teslim edilmesi, örgütsel ve ideolojik yapının bütün türevleriyle birlikte tamamen tasfiye edilmesi, yurt içi ve yurt dışındaki tüm finansal ve lojistik ağların kesilmesi ve yargıya intikal etmiş olan suçların adalet önünde tek tek değerlendirilmesi esastır. Bu süreç, devletimizin egemenlik haklarını zedelemeden, üniter yapımıza ve anayasal düzene bağlılık temelinde yürütülmektedir.
Milliyetçi Hareket Partisi için temel olan, devletin bekası, milletin huzuru ve bin yıllık kardeşliğimizin ebediyen yaşatılmasıdır. Bize göre herkes eşittir ve Türkiye'dir. Terörün bu kardeşliği daha fazla zehirlemesine asla müsaade edilmemelidir. Türkiye Cumhuriyeti etnik ayrışmanın değil, millî birlik ve dayanışmanın devletidir. Bu gerçeklik anayasal vatandaşlık anlayışımızda da açık bir şekilde tezahür etmiştir.
Terörsüz Türkiye hedefi, yalnızca bir güvenlik meselesi değil aynı zamanda toplumsal huzurun, kalkınmanın ve istikrarın temelidir. Huzurun tesis edildiği yerde yatırım, refah ve sosyal adalet güçlenir. Terörün gölgesinden kurtulan şehirlerimizde ekonomik ve kültürel hayat yeniden canlanacaktır. Bizler bu sürecin devlet ciddiyetiyle, hukuk devleti ilkesinden sapmadan ve millî kararlılıkla yürütülmesini savunmaya devam edeceğiz çünkü biliyoruz ki barış, afla değil adaletle; kardeşlik, dayatmakla değil rızayla inşa edilir. Terörsüz Türkiye, bir lütuf değil milletimizin en tabii hakkıdır. Milliyetçi Hareket Partisi olarak Genel Başkanımız Sayın Devlet Bahçeli'nin çizdiği istikamet doğrultusunda bu sürecin başarıyla sonuçlanması için gereken siyasi ve hukuki sorumluluğu üstlenmeye hazırız. Türkiye'nin, yeni yüzyıla huzurlu, güvenli ve terörden arındırılmış bir ülke olarak gireceğine olan inancımız tamdır.
Sözlerime son verirken, bu tarihî sürecin aziz milletimiz için hayırlara vesile olmasını temenni ediyor, başta Sayın Genel Başkanımız Devlet Bahçeli ve Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere bu mücadelede emeği geçen herkese şükranlarımı arz ediyorum.
Bugün saat 18.00’den itibaren TBMM Genel Kurulu’nda,
“Savunma Sanayi Başkanlığı ve Strateji ve Bütçe Başkanlığı” üzerine bir konuşmam olacaktır.
Konuşmayı canlı olarak; TRT 3 Kanalı, Bengütürk TV veya internet üzerinden
https://t.co/2EzReOLsWP adresinden takip edebilirsiniz.
MHP Sakarya Milletvekilimiz Muhammed Levent Bülbül'ün Adalet Bakanlığı ve Yüksek yargı bütçeleri üzerine MHP Grubu adına konuşması
🇹🇷 @M_Levent_Bulbul : Adalet, milletimizin vicdanında, millî kültürümüzde ve aziz milletimizin tarih boyunca taşıdığı nizamıâlem ülküsünün canlı ve kurucu ruhunu oluşturmuştur.
Adalet insan onurunu koruyan bir değer olmakla birlikte, devletin düzeninin ve millî dirliğin temelini teşkil eden asli sütundur.
Milliyetçi Hareket Partisi olarak bizler, hukukun üstünlüğünün tesisine, güçlünün değil haklının korunmasına ve devleti ebet müddet ülküsünün bu esas üzerine yükselmesi gerektiğine inanmakta ve bu şuurla adaletin eksiksiz ve tez zamanda tecelli etmesini savunmaktayız.
Devlet ve millet sözleşmesinin en bariz örneği olan millî, sivil ve demokratik bir anayasanın Türk ve Türkiye Yüzyılı hedefleri kapsamında aziz milletimize ve gelecek nesillerimize kazandırılması hepimizin sorumluluğudur.
Bilindiği üzere Papa 14. Leo, 27 Kasım- 2 Aralık tarihlerinde Türkiye’ye bir ziyaret gerçekleştirmektedir. Hristiyan dünyasına yönelik planlı mesajlar içeren ve hem tarihî, hem de dîni ayrışmaları kaşımayı hedefleyen bu ziyaretin, bir tür şova dönüştürüldüğü görülmektedir. Nitekim söz konusu ziyaretin İznik bölümü esnasında, 325 yılında yapılmış olan 1700 yıl önceki Konsil Toplantısı yeniden canlandırılarak gösterişli bir ayin düzenlenmiştir. Hristiyan âleminin birleşip bütünleşmesi hedefiyle Selçuklu ve Osmanlı bakiyesi Türk topraklarında düzenlenen bu maksatlı ayin, kamuoyunda rahatsızlığa yol açmıştır. Bu bağlamda; Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı, Liderimiz Sayın Devlet Bahçeli de ATV kanalında yayımlanmakta olan Kuruluş Orhan dizisinin senarist ve yapımcısı Mehmet Bozdağ’ı arayarak, dizinin, Türk tarihi ve Anadolu coğrafyası açısından çok önemli öğretici, uyarıcı bir çalışma olduğunun altını çizmiştir. Sayın Genel Başkanımız ayrıca, yakinen takip ettiği bu başarılı dizinin, milletimizce hassasiyet ve ilgiyle seyredilmesi tavsiyesinde bulunmuştur.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
The Türkiye–Australia arrangement for #COP31 is now clear and it stands out as one of the most constructive multilateral outcomes in recent years. This is the first time in the history of the UNFCCC that such a shared model has been agreed. Türkiye holds the full COP31 Presidency, hosts the entire conference including the World Leaders Summit, and leads the political and action agenda. Australia takes on the negotiation leadership, works closely with Pacific partners, and drives the technical process forward. This balanced model transforms a potential deadlock into a cooperative framework that genuinely serves the UNFCCC community. It is a positive result and a strong signal of multilateralism at work.
https://t.co/3nvRF8arcI
Tuzağa hepimiz dikkat edelim.!.
Milli üniter devletin en önemli özelliği bir resmi dil ve tekil eğitim diline sahip olmasıdır.
Bu gerçek diğer kimlikleri ve grupları asimile etmek için değil,
ortak iletişimi sağlayarak herkesi siyasal-hukuki özne haline getirme amaçlıdır.
Ana diller, kültür alanının olgusudur. Resmi dil ise, kamu alanının ve siyasal birliğin aracıdır.
Türkiye’nin resmi dili Anayasal dili ortak dili Türkçedir .
Dil bir yönüyle bireysel ve özel diğer yönüyle kamusal ve toplumsal olduğundan herkesin anadili kendi özelinde ve bireyselliğinde doğal olarak yaşanır.
Kamusal ve toplumsal alanda ise her vatandaşın anladığı ve onunla iletişim kurabildiği resmi dil esas alınır.
Dünyanın gelişmiş ülkelerinde yabancı dille veya ana dille eğitim yoktur.
Bir ülkenin bilim ve eğitim dili, resmi dilidir .
Yabancı dille eğitim, ancak müstemleke veya işgal altındaki ülkelerde,
Ana dille eğitim,
ancak federasyonlarda geçerli bir eğitim şeklidir.
Ana dille öğretim, doğuştan kazanılmış bir insan hakkı olup bir lütuf değildir.
Herkes doğal alarak ana dilini öğrenecek ve günlük hayatında kullanacaktır.
Mevzuatımızda şu anda bu konuda hiçbir engel bulunmamaktadır.
Anadil’de öğretime karşı çıkmak bizim anlayışımıza göre en hafif tabirle ayıptır.
Ana dil öğretimi’ne evet.
Ancak ,milli birliğimizi parçalayacak
Ana dille eğitim kabul edilemez.
Merhum Hocamız Prof.Dr. Ali Fuat Başgil’in ifadesiyle;
Sayısız fikir ve kalem sahibi nesillerin
Asırlar içinde göz nuru dökerek karınca sabrıyla işleyip şimdiki inceliğine eriştirdiği atalar mirası
Türkçemiz.
Çatısı ve yapısı itibanyla dünyanın en modern, ahengi ve edası itibarıyla en şirin, sadası ve telâffuzu itibarıyla dünyanın en hoş ve tatlı dillerinden biri olan güzel Türkçemiz...
Türkiye’nin resmi dili anayasal dili ortak dilidir.
4-Vatandaşlık tanımlamayı gerektirmeyen devlet ile birey arasındaki hukuki ilişkidir.
Bu düzenleme milleti/ulusu Türk olarak isimlendirmekte ve bunu vatandaşlık itibariyle/temelinde yapmaktadır.
Dolayısıyla hem modern ve medeni hem demokratik hukuk devletinde olduğu gibi devlet ile birey ilişkisini vatandaşlık statüsü temelinde ve vatandaşlığı esas alan milli egemenlik şeklinde tanımlamaktadır.
Nitekim bu tanımlamaya bağlı olarak Beşinci Fasıl “Türklerin Hukuku Ammesi” başlığı altında 66 ıncımaddede “Türkler kanun nazarında müsavi ve bilâistisna kanuna riayetle mükelleftirler. Her türlü zümre, sınıf, aile ve fert imtiyazları mülga ve memnudur.” Denilerek Türklüğün en üst ve tek hukuki-siyasi kimlik olarak tanındığı, bu tanınırlığa dayalı olarak ulus olmanın temel şartı olan kanun önünde eşitliğin sağlandığı hükme bağlanmıştır.
Devam eden cümlede devlet ile birey arasında vatandaşlık ve milletin üyesi olma dışında herhangi bir statü ve sözleşmenin olmayacağı şeklindeki hüküm ise doğrudan temsili demokrasinin ve hukuk devletinin temel ilkesi olan vatandaşlık statüsünün tek muteber statü olarak belirlenmesine yöneliktir.
Böylece vatandaşların vatandaşlık nedeniyle üyesi olduğu ve vatandaş olarak oluşturdukları milletin dışında hiçbir hukuki-siyasi statü söz konusu olmamaktadır.
Devamında 70, 82 ve 87 inci maddelerde “Türklerin” diğer temel hak ve özgürlükleri ile siyasi ve sosyal hakları tanımlanmıştır.
1945’te yapılan Türkçeleştirme faaliyetinde 88 inci madde “Türkiye'de din ve ırk ayırd edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese <<Türk>> denir.”Şeklinde sadece tercüme edilmekle kalınmayarak kısmen anlam değişikliğini de içerecek şekilde değişikliğe uğramıştır.
Fakat buradaki tanımlama da yine milleti yani Türklüğü vatandaşlık temelinde tanımlama şeklindedir.
1961 Anayasasında 54 üncü maddede “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.”denilmekle 1924’deki tanımlamanın dışına çıkılmıştır.
1924 anayasası millete Türktür denilmemekte millete Türk denilir denilmektedir.
İkisi arasındaki fark birisinin ontolojik tespit diğerinin ise kavramsal tanımlama olmasıdır.
1924’deki formülasyona göre millete Türk denilir çünkü millet devletin hukuki ve siyasi olarak inşa ettiği bir gerçekliktir.
Hukuki-siyasi kişilik olarak anayasa buna isim vermekte ve buna “Türk” denilir demektedir.
1961’deki düzenleme ise Türklüğü sanki kendiliğinden var olan bir gerçeklikmiş gibi ele alarak doğrudan her vatandaşın zorunlu olarak Türk olduğunu hükme bağlamaktadır.
24 anayasası Türk denilmeyi vatandaşlık itibariyle kaydına bağlarken aslında milletin nasıl oluştuğunu ve ne şekilde tanımlayacağını hükme bağlamıştır.
1982 Anayasası 66 ncı maddede “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” Şeklindeki düzenleme ile 61 Anayasasındaki 54 üncü maddeyi aynen korumuştur.
Fakat bu maddede de sanıldığı gibi tanımlanan vatandaşlık değildir. Nitekim vatandaşlık tanımlanmayı gerektiren bir husus olmayıp ancak vatandaşlığın nasıl kazanılacağı ve kaybedileceği anayasal düzenleme konusu olabilir.
Nasıl ki anayasa kişiliği tanımlama ihtiyacı duymayıp kişinin hak ve özgürlüklerini tanımlıyorsa aynı şekilde anayasa, devlet ile birey arasındaki hukuki-siyasi ilişki olan vatandaşlığı tanımlama ihtiyacı duymamaktadır.
Bu maddede tanımlanan husus millettir.
Yani egemenliğin sahibi olan milletin kim olduğu bu maddede vatandaşlık temelli olarak tanımlandığı için çoğu kişi bunu vatandaşlık tanımı olarak anlamaktadır.
Maddede Türklük tamamen Türk Devletine vatandaş olmakla tanımlanarak halen 1924’teki düzenlemeye önemli ölçüde uyulmaya devam edilmiştir.
3-Modern devlet tüzel kişiliği haiz olduğundan devletin yönetimi anlamına gelen egemenliğin bir süjesinin/sahibinin olması gerekir.
İşte millet olarak tanımlanan ve hukuki-siyasi bir tanımlama olan millet söz konusu egemenliğin sahibi ve kaynağıdır.
Egemenliğin sahibi ve kaynağı olan millet,eğer devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi kapsıyorsa yani millet vatandaşların toplamından oluşuyorsa o devlete cumhuriyet denilmektedir.
Onun için Fransız İhtilali sonrası cumhuriyet, vatandaşlık ve ulus kavramları eş-anlı olarak gündeme gelmişlerdir.
Bu yönüyle vatandaşlık tanımı doğrudan olmamakla birlikte dolaylı yoldan milletin tanımını belirler.
Çünkü millet tek tek vatandaşların hepsinin hukuki ve siyasi olarak üyesi olduğu kabul edilen/varsayılan siyasi ve hukuki varlıktır.
Dolayısıyla vatandaşların tanımı ulusun tanımını belirler ve etkiler.
Türkiye’de devletin hanedan ve padişahtan ayrı bir tüzel kişilik kazanması ve modern manada kurumsallaşması anayasal düzlemde Kanun-i Esasi ile başladığı için
Osmanlı Kanun-i Esasisinde “TebaaiDevleti Osmaniyenin hukuku umumiyesi” başlıklı ikinci bölümün altında yer alan 10 uncu maddede “Devleti Osmaniye tabiyetinde bulunan efradın cümlesine herhangi din ve meshepten olur ise bila istisna Osmanlı tabir olunur ve osmanlı sıfatı kanunen muayyen olan ahvale göre istihsal ve izae edilir.” Hükmüne yer verilmiştir.
Dikkat edilirse henüz meşruti monarşiden modern ulus-devlete tam geçiş sağlanmadığı için Osmanlı İmparatorluğu sınırları dahilinde Osmanlı hakimiyeti altında olanlar “vatandaş” olarak değil “tebaa” olarak tanımlanmış ve söz konusu tebaaya “Osmanlı” ismi verilmiştir.
1876 tarihli Kanun-i Esasi’nin 10 uncu maddesi ile Osmanlı tebaasına bir bütün olarak Osmanlı ismi verilerek milli-devlet olmaya doğru gidilen bir süreç başlatılmıştır.
Yönetici hanedan ismine nispetle “Osmanlı” olarak tanımlanan bu milletin mensubu olmak vatandaşlığa bağlı olarak tanımlanmıştır. Cumhuriyet kurulduğunda yönetici hanedanın egemenliği de kaldırılmıştır.
Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemenliğine kimin sahip olduğu hususunun netleştirilmesi gerekmekteydi.
Cumhuriyetin ilk anayasası olan(çünkü 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu tipik bir anayasa değildir) 1924 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanununda devletin adı “Türkiye Devleti” olarak tanımlanırken 3 üncü maddede “Hâkimiyet bilâ kaydü şart Milletindir.”, 4 üncü maddede “Türkiye Büyük Millet Meclisi milletin yegâne ve hakikî mümessili olup Millet namına hakkı hâkimiyeti istimal eder.” 6 ncı maddede “Meclis, teşri salâhiyetini bizzat istimal eder.” 8 inci maddede “Hakkı kaza, Millet namına, usulü ve kanunu dairesinde müstakil mahakimtarafından istimal olunur.” Şeklindeki düzenlemeler ile egemenliğin sahibinin millet olduğu açıkça beyan edilmiştir.
Bu şekilde modern ulus-devlet olmanın temel şartı yerine getirilirken egemenliğin sahibi olan milletin de anayasal düzeyde tanımlanması kaçınılmaz bir zorunluluk haline gelmiştir.
1924 Anayasası’nda egemenliğin sahibi milletin adının “Türk Milleti” olduğu 38 inci maddede Cumhurbaşkanı yemin metninde geçmektedir.
Fakat bahse konu anayasada 1945 yılında Türkçeleştirme için yapılan düzeltmede “Türkiye Büyük Millet Meclisi milletin yegâne ve hakikî mümessili olup Millet namına hakkı hâkimiyeti istimal eder.” Şeklindeki 4 üncümadde “Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır.” Şeklinde değiştirilmiştir.
Türk anayasa hukukunda ilk defa 1924 tarihli anayasanın 88 inci maddesinde “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur.” Denilerek milletin tanımı açıkça yapılmıştır.
Bu tanımlamaya göre;
-Türkiye’de egemenliğin sahibi Türk milletidir.
-Türk milleti ise Türkiye’deki ahaliden oluşmaktadır.
-Bu ahalinin din ve ırkı farklı olabilir.
-Milletin mensubu olmak/milletten sayılmak için vatandaşlık esastır.
Anayasadaki bu düzenlemede vatandaşlığı tanımlamamaktadır.
2–Sorun Yapıdan mı Yoksa Uygulamadan mı?
Türkiye’nin kurucu kodlarında yani ne millet-devlet yapılanmasında ne de millet inşasında sorun bulunmadığı eğer bir sorun varsa, ki her devlette her toplumda belirli düzeyde sorunlar yaşanır,
bu sorunların kökeninde kurucu kodlar değil uygulama yanlışlıkları olduğuna dair iddia ve tespitimizin temelinde Türkiye’de anayasa ile tanımlanan milli kimliğin ve sınırları/yapısı anayasa ile belirlenmiş milli-devletin hem temsili demokrasi hem hukuk devleti hem de modern müreffeh bir toplum için gerekli ve yeterli olduğuna dair inancımızdır.
Bu bağlamda çok farklı ve yanlış bir zeminde tartışılan vatandaşlık meselesi, millet tanımı ve bunun kapsayıcılığı meselesine ayrıca yer vermek gerekmektedir.
Türkiye’de milli devlet modelini ve Türk milleti kavramsallaştırmasını eleştirenlerin sıklıkla atıf yaptığı düzenlemelerin başında 1982 anayasasının 66 ncımaddesi gelmektedir.
Terör sorununu çözmek için bu maddenin değiştirilmesi gerektiği hususunda görüş bildirenler var.
Söz konusu tartışmayı yapanlar veya değişiklik talebini dile getirenlerin 66 ncı maddede düzenlenen şeyin ne olduğu konusunda ciddi bir cehaletin veya bilinçli çarpıtmanın içinde oldukları görülmektedir.
Zira 66 ncı madde sanıldığı gibi vatandaşlığı değil vatandaşlığa dayalı milleti tanımlayan bir maddedir.
Kavramların karıştırıldığı, ulus-devlet ve Türk milleti formülünü savunanların sesini yükseltmediği bir ortamda yanlış ve eksik bilgilerle hüküm cümleleri kurulmaktadır.
Söz konusu tartışmayı yapanlar vatandaşlık statüsü ve hukuku ile ulus kavramını ve tanımını birbirine karıştırmakta ve her iki kavram arasındaki bağlantıyı göz ardı ettikleri gibi tarihi, hukuki ve siyasi gerçeklikleri de göz ardı etmektedirler.
Öncelikle vatandaşlık iç hukukta düzenlenen bir statü olup kimin ne zaman ve nasıl vatandaşlık kazanacağı ve nasıl kaybedeceği siyasal hak ve özgürlükler kapsamında olduğu için anayasal olarak düzenlenmeyi gerektirir.
Çünkü başta siyasi hak ve özgürlükler olmak üzere sosyo-ekonomik hak ve özgürlüklerin tamamı da öncelikle vatandaşlık statüsüne dayanmaktadır.
Hak ve özgürlüğün dayandığı şeyin de hak ve özgürlük olacağı gerçeğinden hareketle vatandaşlığın temel hak ve özgürlükler içinde siyasi hak ve özgürlükler kapsamında yer alması kaçınılmazdır.
Vatandaşlık kişinin ülke ve dolayısıyla devletle kurduğu hukuki ve siyasi ilişkinin temeli olduğundan anayasal dayanağa sahip olması gerekir.
Onun için her ülkenin anayasasında kimin, ne zaman, ne şekilde vatandaşlık kazanacağı ve nasıl kaybedeceği ana esasları ve ilkeleriyle yer alır.
Vatandaş olmak aynı zamanda milli-devletlerde milletin bir üyesi olmak anlamına da geldiği için ulus ile vatandaş aras��nda ilişki kaçınılmazdır.
İmparatorluklarda reaya, modern monarşilerde tebaa, modern milli devletlerde de vatandaşlık esas alınır.
İmparatorluklar veya hanedan devletleri şeklinde olmasa da tüm partimonyal iktidar yapılarında yönetici/egemen elit ile yönetilenler arasındaki ilişki en genelde açık veya zımni bir sözleşmeye dayanırken; modern milli-devletlerde bu ilişki vatandaşlık statüsüne dayanır.