Fenerbahçe Beko’daki yöneticilik sürem bugün itibarıyla sona eriyor.
Bu sezon 70’ten fazla maçta bu takımın yanında olmak; her salonda, her deplasmanda, her sevinçte ve her zor anda bu armaya hizmet edebilmek benim için tarifsiz bir gururdu.
Büyük Fenerbahçe taraftarına, sahada son ana kadar mücadele eden oyuncularımıza, teknik ekibimize, gecesini gündüzüne katan idari ekibimize; bana bu sorumluluğu taşıma fırsatı veren yönetimimize ve başkanımıza,daima arkamda duran Rams Türkiye ailesine ve Faruk Bülbül’e yürekten teşekkür ederim.
Birlikte sevindik, birlikte üzüldük, birlikte direndik.
Hatalarımız olduysa affola; niyetimiz de emeğimiz de mücadelemiz de hep Fenerbahçe içindi.
Bu şube, bu taraftar, bu ruh asla yalnız kalmaz.
Fenerbahçe Beko’nun yolu açık, hedefi büyük, inancı tam olsun.
Benim kalbim her zaman aynı yerde:
Bu armada, bu renkte, bu sevdanın içinde. 💛💙
Nice kupalara, nice zaferlere…
Fenerbahçe’de görev biter, sevda bitmez.
Unutulmamalıdır ki; bu armaya hizmet etmek bir makam değil, bir emanet meselesidir. O emaneti hakkıyla taşımak, günü geldiğinde de aynı sevgi, aynı saygı ve aynı vefayla devredebilmek en büyük erdemdir.
Kalbimle, emeğimle, vefamla; daima Fenerbahçe.
#YellowLegacy
Tarihimizin son 170 yılı, Batı’ya güven ile stratejik bağımlılık arasında salınan iki ayrı 70 yıllık döngüyle şekillendi. Osmanlı Rus savaşında yaşanan 1853 Sinop Baskını sonrası başlayan ilk döngü Osmanlı’yı sömürgeleşmeye ve çöküşe sürüklerken, 1947 Truman Doktrini ile başlayan ikinci döngü Türkiye’yi Atlantik sistemine bağımlı hale getirdi.
Her iki süreçte de kısa vadeli güvenlik arayışı uzun vadede egemenlik kaybına dönüştü. Bu tarihsel kırılmalar, Mustafa Kemal liderliğinde 1923’te ve millet iradesiyle 15 Temmuz 2016’da kesintiye uğratıldı.
Bugün ise Türkiye üçüncü döngünün içindedir ancak bu kez şartlar farklıdır. Güç birikimi Asya’ya kaymakta, Atlantik sistemi çözülmekte, NATO güvenlikten çok risk üretmektedir.
Karadeniz’de Montrö dengesi, güneyde İran’ın direnci ve Doğu Akdeniz’de artan kuşatma, Türkiye’ye hem tehdit hem fırsat sunmaktadır. Bu tabloda Türkiye ya yeniden cephe ülkesi olacak ya da kendi jeopolitik eksenini kurarak merkez güç haline gelecektir.
Tarih en iyi öğretmendir. Başkasının sağladığı güvenlikle var olamayız. NATO'ya körü körüne bağımlılık ABD ve İsrail jeopolitiğine hizmetten başka işe yaramaz.
Çözüm, savunma ve güvenlikte bağımsızlık, aktif tarafsızlık ve kendi gücüne dayalı jeopolitik yönelimdir.
https://t.co/gO1dQP3lx5
12 Mart 2026 tarihli ''İran'a Karşı Amerikan Askeri Harekatı : Cephane Stokları ve Füze Savunması'' başlıklı Kongre Araştırma Servisi (CRS )raporu, ABD-İsrail’in İran’a yönelik harekatının yalnızca bölgesel bir askeri girişim olmadığını, aynı zamanda ABD’nin cephane stokları ve savaş sürdürülebilirliği açısından ciddi bir dayaıklılık testine dönüştüğünü ortaya koyuyor.
Resmî verilere göre operasyonun ilk günlerinden itibaren binlerce hedefe binlerce cephane kullanılmış, buna karşılık İran yüzlerce balistik füze ve binlerce SİHA ile karşılık vermiştir. Bu tablo, çatışmanın kısa süreli ve sınırlı bir harekât olmaktan çıkıp, karşılıklı tüketimin belirleyici olduğu yüksek yoğunluklu bir savaşa dönüştüğünü net biçimde gösteriyor.
Rapora göre, ABD’nin gerçek cephane stok durumu konusunda ciddi bir belirsizlik olduğu vurgulanıyor. Pentagon’un detayları “harekat güvenliği” gerekçesiyle paylaşmadığı, Kongre içindeyse özellikle uzun süreli bir savaşta stokların yeterliliği konusunda soru işaretlerinin arttığı dile getiriliyor.
Bu durum, Tayvan senaryosu açısından daha da kritik bir anlam kazanıyor. İran cephesinde birkaç gün içinde 2.000’den fazla hassas cephane ile 2.000’den fazla hedef vurulması ve kısa sürede bu sayının 5.000 hedefin üzerine çıkması, buna karşılık İran’ın 500’den fazla balistik füze ve 2.000’den fazla SİHA kullanması, ortaya çıkan tüketim temposunun büyüklüğünü gösteriyor.
Tayvan etrafında Çin ile olası bir savaşta bu rakamların katlanarak artması bekleniyor, çünkü hedefler sadece kara unsurlarıyla sınırlı kalmayacak, deniz kuvvetleri, çıkarma filoları, hava üsleri ve geniş bir füze ağı da denkleme girecektir. Bu da özellikle hava ve füze savunma silah sistemlerinin binlerce adetlik kullanımını gerekli kılacak bir senaryoya işaret ediyor.
Nitekim rapora göre ABD’nin kendi resmî değerlendirmelerinde bu unsurlar “en yüksek talep gören ancak en sınırlı kapasiteye sahip” alanlar arasında tanımlanıyor. Bu nedenle İran’da kullanılan her bir önleyici füze, Tayvan senaryosundaki savunma kapasitesini doğrudan aşındıran bir faktör haline geliyor.
Buna ek olarak coğrafya ve lojistik farkı tabloyu daha da zorlaştırıyor. BAtı Asya’da ABD nisbeten yakın ve yerleşik bir üs ağıyla hareket ederken, Batı Pasifik’te ikmal hatları çok daha uzun, ileri üsler daha dağınık ve savunmaya daha açık durumda. Dolayısıyla sorun yalnızca cephanenin toplam miktarı değil, bunun doğru zamanda, doğru yerde ve ilk salvo sonrasında da kullanılabilir durumda olup olmayacağıdır.
Sonuç olarak CRS raporu, teknik bir cephane değerlendirmesinin ötesinde, ABD’nin eş zamanlı büyük ölçekli krizleri yönetme kapasitesine dair daha temel bir soruyu gündeme getiriyor. İran’daki savaş, Tayvan gibi daha büyük bir senaryoda ihtiyaç duyulacak hassas cephane miktarı, üretim hızı ve lojistik dayanıklılığın artık teorik değil, doğrudan pratik ve ciddi bir sorun olduğunu ortaya koyuyor.
Bu çerçevede soru, ABD’nin böyle bir çatışmaya girip girmeyeceğinden ziyade, böyle bir çatışmada ilk haftalardan itibaren ateş gücünü sürdürebilir şekilde devam ettirip ettiremeyeceği, üslerini koruyup koruyamayacağı ve tükettiği cephaneyi aynı hızda yerine koyup koyamayacağıdır. CRS raporu, bu soruların artık ertelenemez hale geldiğini açık biçimde gösteriyor.
Yağız Sabuncuoğlu:
"Guendouzi ne kadara geldi? 28+2 milyon Euro. Kimse konuşmuyor parasını. Oyuncu iyi çıkarsa parası konuşulmaz. Verilen paralar kötü günde konuşuluyor. Sen Guendouzi, Skriniar gibi oyuncular getir, zaten kimse konuşmaz."
📲https://t.co/r5cpy8AA79
İran, ABD & İsrail savaşının birinci haftası değerlendirmem aşağıdaki gibidir:
1.Trump son konuşmalarında “Küba’nın düşmesi artık sadece bir zaman meselesi” diyerek dikkat çekici bir iddia ortaya attı. İran savaşı sürerken böyle bir söylem kullanması tesadüf olmayabilir. ��ünkü İran cephesinde beklenen hızlı zafer gerçekleşmemiş, savaş kısa sürede karmaşık bir yıpratma sürecine dönüşmüştür. Bu nedenle Trump’ın Küba söylemi stratejik bir manevra olabilir. İran gibi büyük ve dirençli bir ülke yerine askeri açıdan daha zayıf bir hedefe yönelmek ABD için hızlı ve sembolik bir zafer yaratabilir. Böyle bir başarı iç politikada güçlü liderlik görüntüsü sunarken İran’daki maliyetli savaşın baskısını azaltabilir.
2.Savaşın ilk haftasında İran’ın bazı hedeflerine ulaştığı görülmektedir. İran ilk saldırı dalgasını atlatmış, bazı radar sistemlerini devre dışı bırakmış, hava savunma önleme stoklarını tüketmiş ve Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatarak küresel enerji akışını ciddi biçimde etkilemiştir. Buna karşın ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth İran’ın neredeyse tamamen imha edildiğini ve savaşın sona yaklaştığını söylemektedir. Trump da savaşın hızlı ve kolay bir zafer olacağını iddia etmektedir.
3.İran yönetimi bu tabloyu doğrulamamaktadır. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ateşkes istemediklerini ve ABD ile müzakere etmeyeceklerini açıklamış, Trump’ın kara harekâtı ihtimali sorulduğunda gülerek “Gelsinler, bekliyoruz” diyerek meydan okumuştur.
4.Eğer İran’ın askeri kapasitesi gerçekten yok edilmiş olsaydı rasyonel davranış içinde ateşkes aramak olurdu. İran’ın müzakereyi reddetmesi savaşma kapasitesinin tamamen ortadan kalkmadığını göstermektedir.
5.Bunun nedeni İran’ın uzun süredir yıpratma savaşına hazırlanmış olmasıdır. Bu stratejinin ağırlık merkezi Hürmüz Boğazı’nın kapalı tutulmasıdır. Hürmüz’ün kapanması küresel enerji sistemi üzerinde çok büyük bir baskı yaratmaktadır.
6.ABD ve İsrail savaşın ikinci safhasında İran’daki yeraltı sığınaklarını imha etmek için yoğun ateş gücü kullanmaktadır. Ancak İran’ın ultra yüksek performanslı (UHPC) betonla yapılmış sığınakları ve geniş yeraltı ağları bu tesislerin tamamen yok edilmesini zorlaştırmaktadır.
7.Açık kaynaklara göre İran’ın 150–300 aras��nda yeraltı sığınağı bulunabilir. Bunker delici bombalar bile bu tesislerin tamamını imha etmekte zorlanmaktadır ve çoğu zaman yalnızca görülebilen girişler hedef alınabilmektedir.
8.İran bu derin savunma yapısını kullanarak savaşı uzatmayı ve dünya ekonomisine verdiği zararı stratejik kaldıraç olarak kullanmayı hedeflemektedir. Amaç saldırılara direnirken karşı tarafın siyasi ve ekonomik maliyetini artırmaktır.
9.Bir diğer kritik unsur hassas mühimmat stoklarıdır. Açık kaynaklara göre ABD şu ana kadar yaklaşık 3000 civarında hassas mühimmat kullanmıştır ve bu stokların yeniden üretilmesi zaman alacaktır.
10. Hürmüz Boğazı’ndan dünya petrol ticaretinin yaklaşık %20’si ve günde yaklaşık 20 milyon varil petrol geçmekteyid. Benzer şekilde LNG ihtiyacının % 20'si Katar'dan sağlamıyordu. Artan savaş riskleri, sigorta şirketlerinin başlangıççekilmesi ve navlun maliyetlerinin yükselmesi nedeniyle boğaz fiilen ticari olarak kapanmıştır.Savaşın ekonomik etkileri ise çok hızlı ortaya çıkmıştır. Avrupa’da jet yakıtı fiyatları yalnızca ilk haftada yaklaşık %70 artmıştır ve bu durum havayolu maliyetlerini doğrudan etkilemektedir. Bu durum petrol piyasasında yalnızca finansal bir fiyat dalgalanması değil, doğrudan fiziksel arz ve lojistik krizine yol açmıştır. Eğer Körfezdeki deniz trafiği kısa sürede güvence altına alınamazsa bu kriz küresel ekonomiyi uzun süreli bir enerji şokuna dönüştürebilir.
11. Alternatif rotalar kullanılsa bile Hürmüz’den geçen 20 milyon varilin yalnızca 7–9 milyon varili başka güzergâhlara yönlendirilebilir. Yaklaşık 12 milyon varil lojistik olarak mahsur kalmaktadır. Kriz uzarsa küresel petrol fiyatlarının 100–150 dolar bandına yükselmesi mümkündür. Bu da sanayi üretiminde düşüşe ve küresel ekonomide ciddi bir yavaşlamaya yol açabilir. Bunun sourmlusu ABD ve İsrail'dir.
12. Sahte bayrak operasyonları ile başta Azerbaycan ve Türkiye -dolayısı ile NATO-ABD ve İsrail yanında savaşa çekilmek istenmektedir. Ancak Gazze'de soykırım yapmış bir İsrail ile Epstein dosyalarınn gölgesinde kaba güç kullanmada sınır tanımayan ABD yönetimi için hükümetler savaş kararı alsa bile halklar bu karara destek vermez. Amerikan şantajı altındaki hükümetlere karşı da savaş uzadıkça önce eleştiri sonra direnç aratacaktır. İspanya örnektir. Endonezya'nın Trump'ın ünlü Gazze Barış Komitesinden ayrılmayı gözden geçirme kararı örneklerdir.
Sonuç olarak İran teslim olmayacaktır. Hürmüz krizi yalnızca finansal bir fiyat dalgalanması değil, küresel enerji sisteminin ana lojistik damarını hedef alan fiziksel bir arz şoku, Hukuksuzluk, kuralsızlık ve güçlünün kaba kuvvet egemenliğine başkaldırının manifestosuna dönüşmüştür.
İran’la savaşın ikinci gününde değerlendirmem aşağıdaki gibidir:
1. ABD için bu savaşta kritik mesele meşruiyet sorunudur. ABD bu savaşa Kongre onayı olmadan girdi. Kamuoyu desteği %25’i bile bulmuyor. Bu oran bir süper gücün uzun süreli harp yürütmesi için yeterli değildir. Yakında Amerikan toplumunda şu soru daha yüksek sesle sorulacaktır: Bu savaş gerçekten Amerikan ulusal güvenliği için mi başlatıldı, yoksa İsrail için mi? ABD iç kamuoyu bölünmüşken uzun savaş sürdürülemez. Vietnam’dan Irak’a tarih bunu gösterdi.
2. Diplomasi artık güven üretmiyor. Müzakere süreçleri askeri harekâtın uzantısına dönüştü. Masada konuşulurken sahada plan yapılıyorsa, bundan sonra hiçbir devlet güvenlik garantilerine inanmaz. Bu küresel sistem için ciddi bir kırılmadır.
3. ABD çok kıymetli mühimmatını harcıyor. Uzun menzilli önleme sistemleri ve hassas güdümlü mühimmat sınırlı üretim kapasitesine sahip. Yılda yaklaşık 800 kritik önleme sistemi üretiliyorsa ve her İran füzesine iki önleyici atılıyorsa, birkaç yüz angajman bir yıllık üretimi eritmeye yeter. Üstelik bu sistemlerde kullanılan nadir metaller Çin tedarik zincirine bağlı. Bu savaş Pasifik’e ayrılması gereken stokları da tüketebilir. Yarın Tayvan hattında bir kriz çıkarsa bugünkü kadar mühimmat olmayabilir. Ayrıca İran coğrafyası büyük. Uzun menzilli operasyon, yakıt ikmali ve uzak üs demektir. Bölgedeki hava ve deniz unsurlarının sürdürülebilirliği ciddi lojistik yük yaratmaktadır. Bahreyn’in kırılganlığı arttıkça Diego Garcia gibi uzak üsler devreye girer. Bu da özellikle AEGIS muhripleri için bir haftalık gidiş-dönüş lojistik döngüsü demektir.
4.İran’ın direnç kültürü hafife alınıyor. Hamaney ‘in kaybı direnci asimetrik şekilde artıracaktır. 47 yıldır yaptırım altında yaşayan, İran-Irak Savaşı���nı görmüş bir toplumdan söz ediyoruz. Rejim içi çatlak beklentisi şu aşamada gerçekçi değil. Dış saldırı içeride çözülme değil, kenetlenme üretir. İran gibi onurlu bir halk bunu yapar.
5.Körfez ülkeleri açısından alarm zilleri çalıyor. Şii nüfus yoğunluğu olan monarşiler için istikrar hayati önemdedir. İsrail’in hamleleri ve ABD’nin desteği bu istikrarı bozuyor. Burj Al Arab gibi sembolik hedeflere veya ABD üslerine düşen her füze Amerikan güvenlik şemsiyesine olan güveni aşındırır. Körfez başkentleri artık şunu görüyor: İsrail’in kararları kendi huzurlarını riske atıyor. Bu ya ABD ile mesafelenmeye ya da daha sert askeri pozisyona zorlanmaya yol açabilir. Her iki senaryo da istikrarsızlık üretir.
6. Hürmüz Boğazı’nın kapanması küresel dengeyi altüst eder. Bab el-Mandeb’de Husilerin devreye girmesi sigorta maliyetlerini patlatır.
Özellikle Çin’den AB’ye yönelik Konteyner taşımacılığı ve enerji sevkiyatı ağır darbe alır. Varil fiyatının 150 doların üzerine çıkması ABD ekonomisinin tolere edebileceği bir tablo değildir. 150 dolar petrol ABD ve Avrupa için sürdürülebilir değildir. Enerji şoku haftalar içinde siyasi baskı üretir.
7. Pakistan faktörü de önemlidir. Nükleer bir güçten söz ediyoruz. Suudi Arabistan ile askeri iş birliği önemlidir. Ancak Hindistan-İsrail yakınlaşması göz önüne alındığında ve ayrıca Pakistan Taliban Savaşı’nın tam da İsrail Amerika’nın İran’a saldırısından önce başlaması tesadüf değildir. Pakistan’ın oyalanması amaçlanmaktadır. Trump’ın Pakistan liderliğine övgüleri bu yüzden tesadüf değildir.
8.Türkiye açısından tablo nettir. Ortada açık bir İsrail saldırganlığı ve Amerikan askeri gücünün bu çerçevede kullanılması vardır. Ankara şunun farkındadır: İran düşerse baskı hattı Türkiye’ye dayanır. Bu nedenle İranın yanında olmak jeopolitik zorunluluktur. İran’daki Kürt gruplarının birleşmesi Türkiye için ciddi bir güvenlik endişesidir. Türkiye bu grupların birleşerek bağımsız bir kukla Kürt devletini kurmasına izin vermeyecek hamleleri desteklemelidir.
9. ABD meşruiyetsiz, düşük kamuoyu desteğiyle, kıymetli mühimmatını harcayarak, direnç kültürünü hafife aldığı bir ülkeye karşı savaşmaktadır.
İran kısa sürede çökmez. Rejim değişimi ihtimali zayıftır.
🌐Trump'ın Grönland Söylemi ve AB Savunma Hisseleri arasındaki bağ:
📌Teşhis: söylemin ortaya atılmasıyla birlikte AB merkezli Saab, Rheinmetall, BAE Systems, Leonardo, Hensoldt, Renk, Thales, Dassault Aviation, Indra gibi şirketlerin hisseleri ciddi bir ralli yaptı.
📌Bu şu anlama gelmektedir; piyasada AB savunma sanayii artık olağanüstü dönemlerde büyüyen bir sektör olarak algılanmamaktadır, bilakis yapısal açıdan büyüme ve hacim kazanma alanı olarak algılanmaktadır. Yani kriz doğal hale gelmeye başlamıştır.
📌"European Defense Stocks" AB ülkeleri için gerekli sinyali ürettiğine göre SAFE diye lanse edilen dev savunma pazarı fonunun bu sinyali kullanma zamanı gelmiştir.
📌European Defense Stocks içinde ralli yapan şirketlerin hangi ürünün üretiminde uzmanlaştıklarına göre fonun jeopolitik dağılımı de şekillenebilir.
🔸Örneğin, şimdi BAE Systems'a (ana yüklenici) parça üreten ama büyük yatırımlar yapmaktan çekinen alt yükleniciler var. BAE Systems'ın sorunsuz teslimat yapabilmesi için alt yüklenicilerin cesur üretim bandını genişletmesi ve hızlandırması gerekmektedir. İşte onlar SAFE Fonunu duyunca harekete geçtiler. Zira SAFE Fonu bir risk dağıtıcıdır. SAFE devreye girip x birim destek olacağım dediğinde banka da, özel yatırım fonları da, müteşebbisler de, ortaklar da, alt yükleniciye avans yaratan ana yüklenici de x birim koyar. Böylece ne olur? Piyasada SAFE fonu sayesinde 6x sermaye üretime tahsis edilmiş olur.
📌Şimdi işin can alıcı noktasına gelelim. Nedensellik ilişkisini bir kenara koyarak, sadece korelasyondan bahsederek anlatıyorum.
🔸AB'nin dev savunma sanayisini hareket ettiren tehdit algıları Ukrayna ve Grönland olmuştur. ABD'nin küresel medyayı ayağa kaldırdığı Venezuela ve İran meselelerinde European Defense Stocks'ta yaprak dahi kımıldamamıştır. Aşağıdaki grafik net bir sermaye yönlenişini göstermektedir.
📌Grönland meselesi ABD-AB arasında jeopolitik kırılım mı yoksa finansal büyüme mi yaratacak izleyip göreceğiz. Ben diyorum ki sabırla izlemek gerekir.
European defence stocks surge as Greenland tensions mount https://t.co/jaSqUs4RHU @ft aracılığıyla
Türkiye’nin NATO’nun varlığının Grönland üzerinden tartışıldığı, Rusya ‘nın Oreshnik doktrinine geçtiği böylesine karmaşık ve kırılgan bir küresel konjonktürde, son derece önemli bir deniz görev grubunu Rusya ile sıcak çatışma riski olan yüksek tansiyonlu bir deniz harekât alanına göndermesi defalarca ve yeniden değerlendirilmelidir.
Doğu Akdeniz’de Suriye üzerinden İsrail, Ege ve KKTC üzerinden Yunanistan ve GKRY ile tansiyonun hızla yükseleceği çok ciddi bir döneme girilirken; Ukrayna–Rusya Savaşı dördüncü yılına girip tırmanma ivmesini artırmışken;
Karadeniz–Baltık hattında askeri riskler bu denli yoğunlaşmışken;
Türkiye’nin böylesine büyük ve kritik bir amfibi-deniz gücünü Baltık havzasına sevk etmesi stratejik açıdan son derece risklidir.
Türkiye, değişen küresel ve bölgesel siyasi-askeri şartları gerekçe göstererek, bu NATO görevine en azından bu ölçekte bir güçle katılımını erteleme hakkını mutlaka kullanmalıdır.
Deniz gücü gösterisi, doğru zamanda ve doğru yerde anlamlıdır.
Aksi hâlde caydırıcılık değil, kırılganlık üretir.
Goeben ve Breslau örnekleri tarihin bize sunduğu büyük örneklerdir.
Halkbank Kadınlar Türkiye Kupası 2026 Şampiyonu; Fenerbahçe Opet 🏆
Derbi maçında Fenerbahçe Opet, Galatasaray Çağdaş Faktoring’i 86-66 mağlup ederek Denizli’de kupaya uzanan taraf oldu.
#HalkbankKadınlarTürkiyeKupası2026
ŞAMPİYON FENERBAHÇE OPET! 🟡🔵
Basketbol Kadınlar Türkiye Kupası finalinde Fenerbahçe Opet, Galatasaray Çağdaş Faktoring'i 86-66 mağlup ederek şampiyonluğa ulaştı.
Üst üste iki Galatasaray derbisi, ezici galibiyetlerle kazanılan kupalar!
Fenerbahçe Yüzyılı! 🔥😎
Bugün (8 Ocak 2026) İstanbul’da yaşanan şiddetli lodos fırtınası, özellikle Marmara’nın kuzeyinde, Ataköy–Maltepe hattında lodosa açık amatör denizci tekneleri için ağır bir bilanço yarattı. Karaya oturanlar oldu, parçalananlar oldu, batanlar oldu. Bu tablo bize bir kez daha şunu gösterdi: Türkiye’de amatör denizcilik hâlâ çok zayıf temeller üzerinde duruyor.
Denizciliğin en temel, en tartışmasız kuralı şudur: Fırtınanın estiği rüzgâr altında tekne bırakılmaz.
Fırtına geliyorsa tedbir alınır. Gerekirse tekneler balıkçı barınaklarına, en yakın güvenli koylara, demir yerlerine geçici olarak intikal ettirilir. En kötü ihtimal demir alınıp rüzgâr üstüne emniyetli seyir yapılır . Bunlar teorik bilgiler değildir, yüzlerce yıllık denizcilik aklının süzülmüş halidir. Bugün yaşanan kayıpların önemli bir kısmı, bu basit tedbirlerin alınmaması yüzündendir.
Elbette mesele yalnızca tekne sahiplerinin ihmali değildir. Burada Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı başta olmak üzere kamu kurumlarına da ciddi görevler düşmektedir.
Nasıl ki kar fırtınası gelmeden önce yollar tuzlanır, halk saatler öncesinden uyarılır; deniz için de aynı refleks gösterilmelidir.
Fırtına öncesi ve sırasında sürekli yayınlar, net ve bağlayıcı çağrılar, “teknenizi emniyete alın” uyarıları yapılmalıdır.
Şu gerçeği artık kabullenmek zorundayız:
Amatör denizcilik; tekne sayısıyla, marina doluluğuyla, kaç kişinin amatör denizci belgesi aldığıyla gelişmez.
Amatör denizcilik başta doğaya ve denizin gücüne duyulan saygıyla;
denizcilik kültürüyle ve deniz görgüsüyle gelişir.
Bugün lodosun parçaladığı tekneler, aslında ihmalin, bilgisizliğin ve “bir şey olmaz” kolaycılığının enkazıdır.
Deniz affetmez. Denizi hafife alanı er ya da geç cezalandırır. Bu yaşananlar bir “doğal afet”ten çok, öngörülebilir ve önlenebilir bir denizcilik zaafının sonucudur.
Bu tabloyu seyredip geçmek yerine, ders çıkarmak zorundayız. Aksi halde bir sonraki fırtınada aynı manzarayı, belki daha ağır bedellerle, yeniden konuşuruz.
2026’nın ilk günleri, savaşın artık istisna değil, sistemin kendisi hâline geldiğini gösteriyor. Venezuela’da seçilmiş bir devlet başkanının kongre kararı olmadan haydutça kaçırılması, İran’a iç ayaklanmaya müdahale üzerinden tehdit dili, Rusya’da devlet başkanına yönelik SİHA saldırıları... Hukuk geri çekilmiş, kaba güç çıplak hâliyle sahaya inmiştir. Bu tablo, demokrasi ya da güvenlik kaygılarıyla değil; borçla ayakta duran, kriz olmadan yaşayamayen küresel finans düzeninin refleksleriyle açıklanabilir. Savaş artık bir sapma değil, finansal sistem için süreklilik aracıdır. ABD’nin gerileyen hegemonya kapasitesi; Japonya ve Tayvan'ın Silahlanması; Avrupa’nın savaşla meşruiyet üretme ihtiyacı ve İsrail’in tetikleyici rolü birleştiğinde ortaya çıkan şey; barışı değil, tırmanmayı yöneten bir mimaridir. Tırmanmanın kontrolsüzleşmesi ise büyük çatışmaları kaçınılmaz kılar. Ancak asıl tehlike, tek tek cepheler değil; kamuoylarının “savaştan başka çare yok” algısına alıştırılmasıdır. Tarih gösteriyor ki savaşlar önce algıda kazanılır. Bugün yaşanan da budur. İnsanlık ya bu zorbalık düzenine razı olacak ya da Venezuela’dan İran’a, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan bu zinciri kıracak bir siyasal irade üretecektir. 2026, tarafsız kalınabilecek bir yıl olmayacak; çünkü mesele artık kimin kazandığı değil, kimin uygar insan kalabildiğidir. 👇👇
https://t.co/zCpz6G8Vys
1 Ocak 2026’dan itibaren altı aylığına AB Dönem Başkanlığını devralacak olan haydut Güney Kıbrıs Rum yönetimi, hadsiz bir cüretle Türkiye ile pazarlık yapmaya kalkışıyor.
Bu konuda Değerli Kıbrıslı gazeteci Sabahattin İsmail’in aşağıdaki analizi çok önemli.👇👇
“Hristodulidis yönetimi, Türkiye’nin AB savunma programı SAFE’ye katılımını veto etmekle tehdit ederken; gayriresmî AB davetleri, vize kolaylığı ve gümrük birliği söylemleriyle süslenmiş zehirli bir havuç uzatmakta, bunun karşılığında ise federasyon görüşmelerinin Crans-Montana’dan yeniden başlatılmasını ve Türk deniz ile hava limanlarının Rum bayraklı gemi ve uçaklara açılmasını talep etmektedir. Bu teklif, Rum yönetiminin tüm Kıbrıs adına muhatap alınmasını dayatan, Türkiye’nin ve KKTC’nin egemen eşitliğini aşındırmayı hedefleyen açık bir tuzaktır. Türkiye’nin limanlarını ve hava sahasını Rum yönetimine açması, fiilen Rum egemenliğinin tanınması ve milli Kıbrıs davasının tek kurşun atılmadan tasfiyesi anlamına gelir. Bu nedenle Türkiye, AB’nin uzattığı hiçbir havuç karşılığında KKTC’den, adadaki meşru hak ve çıkarlarından ve iki devletli çözüm vizyonundan geri adım atmamalıdır. Doğru tutum; gayrimeşru Rum yönetiminin AB Dönem Başkanlığının tanınmadığını ilan eden bağlayıcı bir memorandum yayımlamak, bu süre boyunca AB–Kıbrıs diyaloğunu askıya almak, AB’nin Kıbrıs özel temsilcisini muhatap almamak ve KKTC’deki AB Koordinasyon Ofisi’nin tüm faaliyetlerini durdurmaktır. Verilmesi gereken mesaj nettir: Kıbrıs’ta çözüm ancak egemen eşitlik ve eşit uluslararası statünün teyidiyle mümkündür; limanlar açılamaz, hava sahası pazarlık konusu yapılamaz.”