(2014-2019 Bingöl Belediye Başkanı) / Former Mayor of Bingöl / Türkiye-AB İlişkileri (EU-Türkiye Relations) /Göç (Migration) Retweet is not Endorsement
Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan Üçlü Anlaşmasının Hedefi Kim: İran mı, İsrail mi?
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan üçlü savunma anlaşması, ilk bakışta bölgedeki mevcut güç dengeleri açısından İran karşıtı bir yapılanmanın yeni halkası gibi görünüyor. Özellikle İran ile ABD-İsrail arasındaki çatışmanın giderek bölgesel bir savaşa dönüşme ihtimali tartışılırken, Suudi Arabistan'ın İran'la karşı karşıya geldiği bir dönemde Türkiye ve Pakistan'ın Riyad'la aynı savunma zemini üzerinde buluşması, ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor:
Bu anlaşmanın asıl hedefi gerçekten İran mı?
Yoksa bölgede son yıllarda yaşanan gelişmeler, bizi çok daha farklı bir sonuca mı götürüyor?
Çünkü Ortadoğu'daki yeni güvenlik mimarisini yalnızca İran-Suudi Arabistan rekabeti üzerinden okumak, artık bölgedeki gerçekliğin önemli bir bölümünü gözden kaçırmak anlamına geliyor.
Gazze savaşıyla başlayan, Lübnan'a ve Suriye'ye yayılan, nihayet İran'a kadar uzanan İsrail saldırganlığı; Körfez ülkelerinin Amerikan güvenlik şemsiyesine yönelik artan güvensizliği; Türkiye'nin kendi güvenlik alanını çeşitlendirme arayışı ve bölgesel aktörlerin Rusya ile Çin'e yönelmesi, bütün bu gelişmelerin çok daha büyük bir dönüşümün parçaları olduğunu gösteriyor.
Dolayısıyla belki de asıl soru “Bu anlaşma İran'a karşı mı?” değil.
Asıl soru, bölge ülkelerini böyle bir güvenlik yapılanmasına iten temel tehdidin ne olduğudur.
◉ İlk bakışta hedef İran
Sahadaki gelişmelere ve özellikle uluslararası medyada oluşturulan algıya bakıldığında, üçlü anlaşmanın birinci derecede İran'ı hedef aldığı düşünülebilir.
Suudi Arabistan bugün İran'la doğrudan veya dolaylı biçimde karşı karşıya bulunan başlıca bölgesel aktörlerden biri. Riyad'ın Yemen'deki savaş nedeniyle Husilerle, yani Ensarullah hareketiyle uzun yıllardır devam eden ciddi bir çatışma geçmişi bulunuyor.
Üstelik Suudi Arabistan topraklarında bulunan Amerikan askeri üsleri ve tesisleri, Riyad'ı İran ile ABD arasındaki herhangi bir doğrudan çatışmada potansiyel hedeflerden biri haline getiriyor.
Ancak burada önemli bir ayrıntı var.
Suudi yetkililer zaman zaman “karşılık verme hakkımız saklıdır” türünden açıklamalar yapsalar da Riyad'ın ABD'nin İran'a yönelik askeri operasyonlarına doğrudan katıldığına ilişkin açık ve net bir tablo ortaya çıkmış değil.
Bu durum bize Suudi Arabistan'ın da artık bölgesel denklemde çok daha dikkatli hareket ettiğini gösteriyor.
Pakistan ve Türkiye'nin İran denklemindeki yeri
Türkiye ve Pakistan'ın İran'la ilişkileri ise bu üçlü anlaşmayı yalnızca İran karşıtı bir askeri blok olarak değerlendirmemizi zorlaştırıyor.
Özellikle Pakistan, İran ile ABD arasındaki gerilimlerin azaltılması ve ateşkes arayışlarında Tahran nezdinde güvenilir bir aktör olarak öne çıkmış durumda.
Pakistan'ın İran'la tarihsel ilişkileri, coğrafi konumu ve İslam dünyasındaki ağırlığı dikkate alındığında, onu Riyad'ın İran'a karşı oluşturacağı klasik bir askeri cephenin parçası olarak değerlendirmek kolay değil.
Türkiye açısından da benzer bir durum söz konusu.
Ankara'nın İran'la zaman zaman ciddi görüş ayrılıkları yaşadığı doğru. Ancak Türkiye'nin, İran'a karşı ABD'nin doğrudan bir kara gücü haline gelmesini sağlayacak gelişmeleri engellemeye yönelik çeşitli diplomatik ve güvenlik girişimlerinde bulunduğu da bir gerçek.
Özellikle Kürt silahlı grupların İran'a karşı kullanılabilecek bir unsur haline gelmesinin önlenmesi, Türkiye'nin İran-ABD çatışmasının bölgeye yayılmasını sınırlama çabalarının önemli başlıklarından biri.
Dolayısıyla Türkiye ve Pakistan'ın içerisinde yer aldığı bir savunma yapılanmasını yalnızca “İran'a karşı oluşturulmuş bir ittifak” şeklinde okumak, bu iki ülkenin İran'la ilişkilerini ve bugüne kadar üstlendikleri rolleri fazlasıyla basitleştirmek anlamına gelir.
◉ Ensarullah meselesi: İran'dan daha büyük bir hikâye
Burada özellikle Suudi Arabistan'ın sorun yaşadığı Ensarullah meselesine ayrı bir parantez açmak gerekiyor.
Çünkü Ensarullah'ı yalnızca “İran'ın Yemen'deki müttefiki” olarak tanımlamak, Gazze savaşının ardından Ortadoğu'da yaşanan en önemli kırılmalardan birini görmezden gelmek olur.
İsrail'in Gazze'de sürdürmekte olduğu yıkım karşısında bölgede gerçekten sahaya inen, bedel ödeyen ve askeri kapasitesini doğrudan İsrail ve onu destekleyen Batılı güçlere karşı kullanan aktörlerin sayısı son derece sınırlı.
Ensarullah bunlardan biri.
Gazze'deki sivillerin yaşadığı büyük yıkım karşısında Yemen'den İsrail'e yönelik füze ve İHA saldırıları gerçekleştirilmesi, Kızıldeniz'de İsrail'le bağlantılı gemilere yönelik operasyonlar düzenlenmesi ve Babülmendep güzergâhında uygulanan fiili abluka, İsrail'in yanı sıra ABD ve Avrupa'nın ekonomik ve stratejik çıkarlarını da doğrudan etkiledi.
Burada meselenin askeri boyutundan daha önemli bir başka boyut var.
Gazze'de yaşananlar karşısında dünyanın büyük bölümünün açıklamalarla yetindiği bir dönemde, Ensarullah fiilen savaşın tarafı olmayı tercih etti.
Bu tutumun bölge halklarında yarattığı karşılığı görmezden gelmek mümkün değil.
Çünkü Gazze'de çocukların, kadınların ve sivillerin öldürüldüğü bir dönemde, İsrail'e karşı askeri güç kullanan az sayıdaki aktörden biri olmak, özellikle Arap ve Müslüman kamuoyunda Ensarullah'ın algısını ciddi biçimde değiştirdi.
İşte bu nedenle Suudi Arabistan'ın Ensarullah'la yaşadığı tarihsel çatışma, bugün yalnızca Riyad-Tahran rekabeti üzerinden okunamaz.
Ortada artık Gazze meselesi, İsrail'in bölgesel politikaları, İran'ın bölgedeki nüfuzu ve Arap kamuoyunun İsrail'e yönelik tepkisi gibi birbirine geçmiş çok daha büyük bir denklem var.
Dolayısıyla Gazze'de Filistinlilerin yanında duran ve İsrail'i askeri olarak hedef alan birkaç aktörden biri olan Ensarullah'ı karşısına alarak Suudi Arabistan'ın yanında konumlanmak, Türkiye açısından da Pakistan açısından da son derece karmaşık ve uzun vadede açıklanması zor bir tercih olur.
Üstelik bu denklemde İran faktörü bulunsa bile, İran ile aynı cephede bulunan her aktörün otomatik olarak İran'ın çıkarları doğrultusunda hareket ettiği varsayımı da doğru değildir.
◉ İsrail tehdidi artık yalnızca İran'ın meselesi değil
Gazze savaşıyla başlayan süreçte İsrail'in saldırı alanı önce Lübnan'a, ardından Suriye'ye ve nihayet İran'a kadar genişledi.
Bu saldırganlığın burada duracağına ilişkin herhangi bir güvence bulunmuyor.
Dahası, İsrail'deki siyasi ve güvenlik çevrelerinden Türkiye'nin bölgesel politikalarıyla ilgili giderek daha fazla açıklama geliyor.
Türkiye ile İsrail'in doğrudan savaşması bugün için güçlü bir senaryo olmayabilir. Ancak iki ülkenin Suriye, Lübnan, Somali, Kıbrıs ve Doğu Akdeniz gibi farklı sahalarda karşı karşıya gelme ihtimali artık ciddi biçimde değerlendirilmesi gereken bir gerçeklik.
İsrail'in Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile geliştirdiği askeri ve stratejik ilişkiler de bu çerçevede okunmalı.
Tel Aviv'in Atina ve Lefkoşa ile ilişkilerini askeri boyuta taşıması, ABD'yi de bu güvenlik mimarisinin içerisine daha fazla çekmeye çalışması, Türkiye açısından gelecekte ortaya çıkabilecek yeni jeopolitik baskıların işaretlerini veriyor.
Türkiye'nin batısındaki Yunan adalarının giderek daha fazla Amerikan askeri varlığına açılması ve özellikle Dedeağaç'ın ABD'nin Avrupa'daki askeri lojistik ve kara gücü yapılanmasında önemli bir merkez haline gelmesi de bu tabloya eklendiğinde, Türkiye'nin kendisini yalnızca doğusundan değil, batısından da çevreleyen yeni bir güvenlik mimarisiyle karşı karşıya olduğu görülüyor.
Suudi Arabistan da İsrail'in nefesini ensesinde hissediyor
İsrail tehdidi yalnızca Türkiye açısından değerlendirilmemeli.
Suudi Arabistan da İsrail'in bölgesel politikalarından giderek daha fazla rahatsızlık duyuyor.
Gazze savaşı, İsrail'in bölgesel yayılmacılığının sınırlarının nerede duracağı sorusunu Körfez ülkeleri açısından çok daha önemli hale getirdi.
Bugün İsrail'in Lübnan'a, Suriye'ye ve İran'a yönelik saldırıları mümkün hale gelmişse, Körfez ülkelerinin “Sıra bize gelir mi?” sorusunu sormaması düşünülemez.
Dolayısıyla Suudi Arabistan açısından İsrail artık uzak bir tehdit değil; bölgesel dengeleri istediği zaman değiştirebilen, askeri kapasitesi son derece yüksek ve sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği konusunda ciddi soru işaretleri bulunan bir güç haline gelmiş durumda.
◉ Körfez ülkeleri neden artık ABD'ye eskisi kadar güvenmiyor?
Burada ikinci ve belki de daha önemli gelişmeye geliyoruz.
İran'a yönelik ABD-İsrail saldırıları, Körfez ülkeleri açısından yeni bir güvenlik gerçekliği ortaya çıkardı:
Amerikan güvenlik şemsiyesi artık eskisi kadar güvenilir görünmüyor.
Bunun nedeni yalnızca Washington'ın Körfez ülkelerini korumaya ne ölçüde istekli olduğu değil.
Daha temel bir soru ortaya çıkmış durumda:
Amerika, istese bile artık bölgedeki müttefiklerini etkili biçimde koruyabilecek kapasiteye sahip mi?
İran'ın füze ve İHA kapasitesi karşısında ABD'nin bölgedeki üslerini, savaş uçaklarını, askeri personelini ve lojistik altyapısını ne ölçüde koruyabildiği artık Körfez başkentlerinde ciddi biçimde sorgulanıyor.
Bir başka ifadeyle mesele sadece “Amerika bizi korur mu?” sorusu değil.
“Amerika kendi askerini, kendi üssünü ve kendi savaş kapasitesini bile yeterince koruyamaz hale geliyorsa bizi nasıl koruyacak?” sorusu.
Bu, Körfez ülkeleri açısından çok daha büyük bir psikolojik kırılma.
Yıllardır Amerikan askeri varlığına güvenerek güvenlik politikalarını şekillendiren ülkeler açısından, ABD'nin kendi askeri varlığının dahi füze ve İHA saldırılarına karşı kırılgan hale gelmesi ciddi bir hayal kırıklığı yaratıyor.
Üstelik Amerikan savunma sistemlerinin bölgede öncelikle İsrail'in korunmasına hizmet ettiği yönündeki algı da bu hayal kırıklığını daha fazla derinleştiriyor.
Böylece Körfez ülkeleri açısından iki gerçeklik aynı anda ortaya çıkıyor:
Birincisi, Amerika'nın siyasi önceliği onların güvenliği değil İsrail'in güvenliği olabilir.
İkincisi ise daha da önemlisi, Amerika'nın onları korumak istese bile böylesine geniş bir coğrafyada ortaya çıkabilecek çok cepheli bir savaşta bunu ne ölçüde başarabileceği belirsiz.
İşte bu nedenle Körfez ülkelerinin alternatif güvenlik ortakları araması artık bir tercih olmaktan çıkıp stratejik bir zorunluluğa dönüşüyor.
◉ Yeni güvenlik şemsiyesi arayışı
Körfez ülkelerinin Rusya ve Çin'le ilişkilerini geliştirmesi bu nedenle tesadüf değil.
Çin'in İran-Suudi Arabistan normalleşmesinde oynadığı rol, Pekin'in bölgede yalnızca ekonomik değil, diplomatik ve stratejik bir güç haline geldiğini gösterdi.
Rusya ise özellikle Suriye savaşı sonrasında Ortadoğu'nun vazgeçilmez aktörlerinden biri haline geldi.
Türkiye de uzun süredir hem Rusya hem Çin ile ilişkilerini geliştirmeye çalışıyor.
Ankara'nın Rusya'dan S-400 hava savunma sistemleri satın alması, bütün tartışmalara rağmen, Türkiye'nin güvenlik politikasında “alternatifsiz değilim” mesajının en somut örneklerinden biriydi.
Fakat Türkiye'nin burada diğer bölgesel aktörlerden önemli bir farkı bulunuyor.
◉ Türkiye: Bu ittifakın en önemli ve en bağımsız aktörü
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in de çeşitli vesilelerle dikkat çektiği üzere Türkiye, bugün bölgedeki politikalarını kendi ulusal çıkarlarına göre belirleme kapasitesi en yüksek ülkelerden biri.
Bu son derece önemli bir ayrıntı.
Çünkü Türkiye, bir yandan NATO üyesi olarak Batı güvenlik mimarisinin içinde bulunurken, diğer yandan Rusya, Çin, İran, Körfez ülkeleri ve Türk dünyasıyla bağımsız ilişkiler geliştirebiliyor.
Dolayısıyla Türkiye'nin içerisinde bulunduğu üçlü savunma yapılanmasını doğrudan İran'a karşı bir askeri blok olarak kullanmayı tercih etme ihtimali, Türkiye'nin mevcut devlet aklı ve çok yönlü dış politika anlayışı açısından oldukça zayıf görünüyor.
Ankara'nın zaman zaman Washington'la, Moskova'yla, Tahran'la veya Riyad'la anlaşmazlık yaşaması mümkündür.
Ancak Türkiye'nin temel stratejik yaklaşımı, bölgedeki tek bir gücün hegemonyası altına girmek yerine farklı aktörlerle aynı anda ilişki kurarak kendi hareket alanını genişletmek üzerine kuruludur.
Bu nedenle Türkiye'nin bu ittifak içerisindeki varlığı, paradoksal biçimde, ittifakın İran'a karşı kullanılma ihtimalini azaltan faktörlerden biri olabilir.
◉ Washington-Ankara hattındaki “bahar” ne kadar sürecek?
Türkiye-ABD ilişkilerinde bugün görece bir bahar havası yaşandığı söylenebilir.
Ancak bu baharın sağlam bir stratejik ittifak yenilenmesinden ziyade, büyük ölçüde karşılıklı çıkarlar nedeniyle birbirine tahammül etme, birbirini yeniden tartma ve mümkün olduğu kadar sorunları yönetme dönemine benzediğini görmek gerekiyor.
Washington'ın Türkiye'ye, Ankara'nın da Washington'a ihtiyacı var.
Ancak iki tarafın temel bölgesel öncelikleri hâlâ önemli ölçüde farklı.
Bu nedenle bugün yaşanan yumuşamanın yarın kalıcı bir stratejik yakınlaşmaya dönüşeceğini varsaymak büyük bir hata olur.
Tam tersine, orta vadede, hatta bazı gelişmelerin hızına bağlı olarak kısa vadede bile bu baharın yeniden kışa dönme ihtimalini yabana atmamak gerekiyor.
Türkiye'nin Suriye politikası, İsrail'in bölgesel faaliyetleri, Kürt meselesi, Doğu Akdeniz, savunma sanayii ve İran'a yönelik Amerikan politikası gibi başlıkların her biri, Ankara-Washington ilişkilerinde yeni krizlerin potansiyel kaynağı olmaya devam ediyor.
◉ Türkiye'nin İsrail karşısında yeni bir bölgesel pozisyon alma ihtimali
Burada geleceğe ilişkin çok daha radikal bir ihtimali de göz ardı etmemek gerekiyor.
Türkiye'nin İsrail tehdidini giderek daha doğrudan algılaması halinde, İran'la birlikte İsrail karşısında fiili ön cephe pozisyonunda bulunan Hizbullah ve Ensarullah gibi aktörlere yönelik Ankara'nın yaklaşımında ciddi değişiklikler ortaya çıkabilir.
Bu, bugünden kesinleşmiş bir politika değişikliği değildir.
Ancak bölgedeki dengeler Türkiye'yi böyle bir tercihle karşı karşıya bırakabilir.
Çünkü İsrail'in saldırı alanı genişledikçe, bugün “İran'ın vekilleri” şeklinde tanımlanan bazı aktörler, Türkiye açısından farklı bir anlam kazanmaya başlayabilir.
Bir başka ifadeyle mesele artık sadece İran'ın nüfuz alanı değildir.
İsrail'in bölgesel yayılmacılığı karşısında hangi aktörlerin Türkiye'nin güvenliği açısından fiilen bir tampon, dengeleyici veya ön cephe unsuru haline gelebileceği sorusu da ortaya çıkmaktadır.
Eğer Türkiye'nin bu konudaki yaklaşımı gerçekten değişirse, bunun Ortadoğu'daki güç dengeleri üzerinde son derece radikal sonuçlar doğuracağı açıktır.
Türkiye'nin Hizbullah ve Ensarullah gibi aktörlerle ilişkilerinde meydana gelebilecek en küçük stratejik değişim dahi İran-Türkiye ilişkilerinden Körfez dengelerine, Suriye'den Lübnan'a ve Doğu Akdeniz'den İsrail'in bölgesel stratejisine kadar geniş bir alanı etkileyebilir.
◉ Üçlü anlaşma yeni bir bölgesel mimarinin başlangıcı olabilir mi?
Bütün bu gelişmeleri birlikte değerlendirdiğimizde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan savunma anlaşması çok daha farklı bir anlam kazanıyor.
Bu anlaşma bugün için ülkelerden birine saldırı olduğunda diğerlerinin otomatik olarak savaşa gireceğini garanti eden klasik bir NATO modeli olmayabilir.
Fakat bunun böyle olması anlaşmanın önemini azaltmıyor.
Savunma sanayii işbirliği, askeri eğitim, istihbarat paylaşımı, ortak harp planlaması, kriz yönetimi, ekonomik ve siyasi dayanışma gibi alanlarda oluşturulacak mekanizmalar zaman içerisinde son derece güçlü bir stratejik ortaklığa dönüşebilir.
Üstelik bu üçlüye ileride Mısır'ın ve hatta Katar'ın dahil olması halinde ortaya çıkacak tablo, Ortadoğu'nun güç dengelerini ciddi biçimde değiştirebilir.
Böyle bir yapı yalnızca askeri bir ittifak değil, Ortadoğu'nun kendi güvenlik mimarisini dış güçlerin kontrolünden kısmen çıkartarak bölgesel aktörlerin kendi aralarında oluşturduğu yeni bir güvenlik düzeni anlamına da gelebilir.
İran bu yapı için düşman mı, potansiyel ortak mı?
İşte meselenin en kritik noktası burada.
Dışarıdan bakıldığında bu tür bir yapılanmanın İran'a karşı oluşturulduğu düşünülebilir. Hatta ABD'nin bölgesel politikalarıyla uyumlu olduğu yönünde yorumlar yapılabilir.
Ancak uzun vadeli jeopolitik açıdan baktığımızda bunun kaçınılmaz bir sonuç olduğunu söylemek mümkün değil.
Tam tersine, Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan, İran, Katar, Mısır ve diğer bölgesel aktörlerin kendi güvenliklerini birbirlerine karşı değil, dışarıdan gelen tehditlere karşı ortaklaştırabilecekleri bir düzen kurulması, bölgenin geleceği açısından çok daha anlamlı olabilir.
Bu nedenle İran'ın da bu tür yapılanmaları otomatik biçimde kendisine yönelik tehdit olarak görmek yerine, doğru diplomatik hamlelerle kendi lehine çevrilebilecek fırsatlar olarak değerlendirmesi mümkündür.
Çünkü Ortadoğu'da kalıcı bir güvenlik düzeni kurulacaksa bunun İran'sız olması kadar Türkiye'siz, Suudi Arabistan'sız veya Mısır'sız olması da gerçekçi değildir.
◉ Türkiye'nin önündeki tarihi fırsat: Kürt meselesinde yeni dönem
Türkiye açısından bu denklemde ayrıca çok önemli bir gelişme daha yaşanıyor.
Türkiye'nin Kürt meselesi konusunda attığı yeni adımlar, PKK'nın silah bırakma süreci ve örgütün Türkiye'ye yönelik silahlı faaliyetlerinin sona ermesi ihtimali, bölgesel güvenlik açısından son derece önemli sonuçlar doğurabilir.
Suriye'deki Kürt gruplarla Şam yönetimi arasında doğrudan bir savaş yerine siyasi bir anlaşma zemininin oluşması da aynı şekilde önem taşıyor.
Irak Kürdistan Bölgesi ile Türkiye arasındaki ilişkilerin gelişmesi, Suriye'deki Kürtlerin merkezi yönetimle yeni bir ilişki kurması ve Türkler, Kürtler ve Araplar arasında geçmişten gelen sorunların azaltılması yönündeki gelişmeler, doğru yönetilebilirse yalnızca Türkiye açısından değil bütün bölge açısından tarihi bir fırsata dönüşebilir.
Çünkü bölgedeki Kürt meselesinin savaş ve vekâlet çatışmaları üzerinden değil, siyasi entegrasyon ve karşılıklı güven üzerinden çözülmesi, Ortadoğu'nun dış güçlerin müdahalesine açık en önemli fay hatlarından birini ortadan kaldırabilir.
Bu da Türkiye'nin bölgesel ağırlığını önemli ölçüde artırır.
◉ Taşlar yeniden diziliyor
Elbette bütün bu gelişmeleri romantik bir iyimserlikle değerlendirmek doğru olmaz.
Türkiye'nin, Suudi Arabistan'ın veya başka herhangi bir bölgesel aktörün attığı her adımı doğru kabul etmek zorunda değiliz.
Yanlışlar yapılabilir.
Reel politik gerekçelerle bugün kabul etmekte zorlandığımız açıklamalar yapılabilir. Stratejik hesaplarla kısa vadede çelişkili görünen adımlar atılabilir.
Bunların eleştirilmesi, sorgulanması ve yanlış görülen politikaların açıkça ortaya konulması gerekir.
Fakat eleştiri ile stratejik körlük arasında da önemli bir fark vardır.
Bugün Ortadoğu'da taşlar yeniden döşeniyor.
ABD'nin bölgedeki rolü sorgulanıyor. İsrail'in saldırı kapasitesi ve bölgesel hedefleri daha fazla ülkeyi tehdit ediyor. Körfez ülkeleri yeni güvenlik ortaklıkları arıyor. Türkiye kendi çevresinde yeni bir güvenlik kuşağı oluşturmaya çalışıyor. Rusya ve Çin bölgedeki ağırlıklarını artırıyor. İran ise bütün bu dönüşümün tam merkezinde bulunuyor.
Dolayısıyla önümüzdeki dönem yalnızca yeni savaşların değil, yeni ittifakların ve yeni bölgesel dengelerin de dönemi olabilir.
Bu noktada en büyük tehlike, bölge ülkelerinin birbirlerini esas tehdit olarak görmeye devam etmesidir.
Çünkü Ortadoğu'nun tarihsel tecrübesi bize şunu gösteriyor:
Bölge halklarını birbirine düşüren her yeni çatışma, çoğu zaman bölge dışındaki güçlerin işini kolaylaştırıyor.
Bu nedenle provokasyonlara karşı son derece dikkatli olmak gerekiyor.
Devletler arasında olduğu kadar toplumlar arasında da yeni düşmanlıklar üretmeye yönelik girişimler olacaktır. Her ülkede Müslüman kimliğiyle, hatta son derece radikal ve antiemperyalist söylemlerle ortaya çıkan ve toplumları birbirine düşürebilecek provokasyonlara yol açabilecek aktörlerin bulunabileceğini de unutmamak gerekir.
Yeni dönemin en büyük sınavı, farklılıklarımızı birbirimize karşı kullanmak isteyen güçlerin oyununa gelmeden ortak çıkarlarımızı görebilmek olacaktır.
Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan anlaşmasını da bu geniş perspektiften okumak gerekiyor.
Belki bugün bu anlaşma İran'a karşı bir ittifak gibi görünüyor.
Ancak daha uzun vadede bunun, bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini yeniden tanımlamaya başladığı daha büyük bir dönüşümün ilk adımlarından biri olup olmayacağını zaman gösterecek.
Ve eğer bu süreç, İran'ı dışlayan değil İran'ı da içine alan; Türkiye'yi, Arap ülkelerini, Pakistan'ı ve bölgenin diğer aktörlerini birbirine karşı değil ortak güvenlik ve ortak çıkarlar etrafında buluşturan bir yapıya dönüşebilirse, bugün “İran'a karşı ittifak” olarak görülen bir anlaşma, yarının çok daha geniş bir bölgesel barış ve güvenlik mimarisinin başlangıç noktası dahi olabilir.
Ortadoğu'nun önündeki tarihi fırsat tam da burada yatıyor: Birbirimize karşı yeni cepheler açmak yerine, bölgenin tamamını tehdit eden savaş ve dış müdahale düzenine karşı ortak bir güvenlik anlayışı geliştirmek.
Bu nedenle bugün yapılması gereken ne olup biteni sorgusuz sualsiz alkışlamak ne de her yeni gelişmeyi bir komplo olarak görmektir.
Dikkatli olalım, tetikte olalım, yanlışları eleştirelim; ancak taşların yeniden dizildiği bu tarihi dönemeçte birbirimize karşı değil, ortak geleceğimizden yana saf tutmayı da bilelim.
────────────
Amerikan Terörle Mücadele Merkezi Eski Direktöründen Çarpıcı Sözler: IŞİD ve "İran Tehdidi" Algısının Perde Arkası
Amerikan eski istihbarat yetkilisi Joe Kent, Amerika kamuoyunda uzun süredir pompalanan İran'ın Amerika’yı hedef aldığı yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını gözler önüne seren çarpıcı açıklamalarda bulundu.
Kent, İran'ın hiçbir zaman Amerika'yı içeriden vurmaya çalışmadığını ve intihar saldırıları düzenlemediğini, aksine bu tür eylemleri gerçekleştirenlerin Şii unsurlar değil, Selefi kökenli IŞİD gibi gruplar olduğunu belirtti.
Üretilmiş Algılar ve Bölgesel Gerçekler
Konuşmasında, ABD'nin bölgedeki operasyonlarına da değinen Kent, IŞİD ile mücadelede sahadaki ana kara kuvvetlerinin Kürtlerin yanı sıra Şii milisler ve Halk Seferberlik Güçleri (Haşd-ı Şa’bi) olduğunu vurguladı.
ABD hava kuvvetleri mevzileri bombalarken, sahadaki bu güçlerin karadan ilerleyerek piyade rolü üstlendiği vurgusu, Washington'ın resmi söylemleriyle sahadaki pratik arasındaki çelişkileri gözler önüne seriyor.
IŞİD'in Arkasındaki Yapı ve Tarihsel Kökler
Bu analiz, daha önceki dönemde ABD Devlet Başkanları Barack Obama ve Donald Trump’ın İŞİD’in kaynağına ilişkin söylemlerini de akıllara getiriyor. Bu figürlerin geçmişteki itirafları, IŞİD gibi radikal yapıların, İslam’ın Selefi yorumundaki bazı açıklardan faydalanılarak üretilmiş sahte bir ideolojik ürün olduğunu doğrular nitelikteydi. Trump açık açık İŞiD’i ABD’nin kurup donattığını ifade etmişti.
Müslüman dünyasına karşı sahte bir "kötü imaj" yaratmak amacıyla kurgulanan bu mekanizmanın kökleri ise oldukça derine uzanıyor.
Bu eğilimin tarihi temelleri, 19. yüzyılda Arap Yarımadasında (çoğunlukla bugünkü Suudi Arabistan) Osmanlı İmparatorluğu’na karşı isyan eden Arap kabilelerinin ideoloğu Muhammed bin Abdülvahhab’a kadar dayanmaktadır. İslam ümmetinin bağrına saplanan bu ideolojik hançer, günümüzde Anglosakson, Evangelist ve Siyonist stratejik akılların bölgeyi dizayn etmek için kullandığı en büyük aparatların başında gelmektedir.
İŞİD: Çok Fonksiyonlu Anglo-Amerikan Oyuncağı ve Ümmete Verilen Zararlar
Joe Kent’in ifadeleri ve küresel aktörlerin geçmişteki sahadaki gözlem ve itirafları, IŞİD/DEAŞ olgusunun arkasındaki derin stratejik planları bir kez daha gözler önüne seriyor. İslam Ümmetine, bölge ülkelerine ve yerel halklara tarifi imkansız zararlar veren bu yapı, tam anlamıyla çok fonksiyonlu bir aparat olarak kurgulanmıştır.
Bu bağlamda, IŞİD’in ümmete ve küresel İslami hareketlere verdiği başlıca zararları şu maddeler altında toplamak mümkündür:
1. Kürtleri İslamsızlaştırma Operasyonunda Negatif Katalizör Olma Görevi:
Bölgedeki kadim toplulukları ve halkları çatışmaların içine çekerek sosyolojik ve kültürel bir deformasyona zemin hazırlamıştır.
2. Mezhep Çatışmalarını Körükleme:
Aslında Sünni kimliğiyle uyuşmayan radikal pratikleri ve aşırı Şii düşmanlığı üzerinden sözde Sünni savunuculuğu yaparak İslam dünyasında derin mezhepsel düşmanlıklar ve kanlı kırılmalar yaratmıştır.
3. İslam İmajına Kalıcı Zararlar:
Kadınları köleleştiren, İslami savaş hukukunu ayaklar altına alan, sivillere ve esirlere karşı sergilenen vahşi uygulamalarıyla Batı kamuoyunda İslam ve Müslüman algısını kasıtlı olarak zedelemiştir.
4. Emperyalist İşgallerin Meşrulaştırılması:
Irak ve Suriye'de IŞİD ile mücadele ve "koruma sağlama" bahanesiyle Amerikan ve Batı işgallerinin meşrulaştırılmasına, kalıcılaştırılmasına zemin sunmuştur.
5. Müslüman Gençliğin Enerjisini Tüketme:
Cihadi eğilim ve potansiyele sahip Müslüman gençleri yanlış hedeflere ve sapkın yollara yönlendirerek heba etmiş; genel Müslüman kamuoyunda İslami grup, cemaat ve direniş hatlarına karşı derin önyargıların oluşmasına yol açmıştır.
6. Küresel Ölçekte İslami Uyanışı Sabote Etme:
Kafkaslar'dan Afrika'ya, Doğu Asya'dan Çin'e kadar dünyanın dört bir yanında gerçek İslam'dan mahrum kalmış ve bir fetret dönemi yaşadıktan sonra uyanışa geçen Müslüman kitlelerin hak mücadelelerini gölgelemiş; kötü örneklikler ve sapkın inanışlarla büyük potansiyellerin yanlış yönlere kanalize edilerek sağlıklı bir İslami uyanışın gelişmesine engel olmuştur.
Bir taşla birçok kuşun vurulduğu bu küresel IŞİD operasyonu; günü gelip gizli istihbarat belgeleri tamamen açıklandığında, tarihin en büyük ve en yıkıcı "sahte bayrak" (false flag) operasyonlarından biri olarak kayıt altına alınacaktır.
#JoeKent #Haberfikircom @joekent16jan19
“Abdullah El Sayed'in Kazanması AIPAC ve İsrail Lobisine Büyük Bir Derstir”
ABD siyasetinde devasa bütçelere sahip lobiler ile halk hareketi arasındaki sembolik mücadeleye dönüşen 4 Ağustos 2026 Michigan Senato Demokrat Parti ön seçimlerinde büyük bir sürpriz yaşandı. İsrail yanlısı lobi grubu AIPAC ve Super PAC'lerin, adayı Haley Stevens lehine yaptığı 30 milyon doları aşkın (toplamda 60 milyon doları geçen) harcamaya ve 11'e 1'lik ezici bütçe üstünlüğüne rağmen; Filistin'deki hak ihlallerine tepki gösteren ve lobi paralarına karşı duran Dr. Abdul El-Sayed, %48.5 oy alarak seçimi kazandı.
AIPAC’in bu tarihi yenilgisi üzerine bir video yayımlayan Nicole Jenes, lobi merkezinde yaşanan paniği tiye alan görüntülerle ABD siyasetindeki para ve nüfuz ilişkisini sert şekilde eleştirdi.
“ABD’ye Ayak Basmadım Ama Kendi Zaferim Gibi Hissettim”
Romanya ve İspanya vatandaşı oyuncu, film yapımcısı ve sosyal medya içerik üreticisi olan Nicole Jenes, Ortodoks Hristiyan kökenli olup siyasi olayları ve toplumsal konuları ele alırken politik hiciv ve kara mizah yöntemini etkili şekilde kullanmasıyla tanınmaktadır.
Özellikle Filistin ve Gazze'deki insani krize dikkat çektiği eleştirel skeçleri, Siyonist lobilerin ve medyanın tutumunu mizahi bir dille tiye aldığı videolarıyla sosyal medya platformlarında milyonlarca izlenmeye ulaşmıştır.
Jenes, ABD seçimleriyle doğrudan bir bağı olmamasına rağmen sandıktan çıkan sonucun tüm dünyada bir rahatlama yarattığını vurguladı:
“Bana bakın; ben Balkanım, İspanyol Ortodoks Hristiyanıyım. Umurumda olmamalı ama dün sabah uyandığımda sanki seçimde bana oy verilmiş, kazanan benmişim gibi hissettim. İspanya Dünya Kupası'nı kazandığında tüm dünya nasıl kutlama yaptıysa, burada da aynı his var; çünkü hepimiz aynı düşmanla —Siyonizm, lobiler ve halkı aldatma mekanizmasıyla— savaşıyoruz.”
Videoda, Abdullah El Sayed’in rakibi olan ve İsrail lobilerinden (AIPAC) milyonlarca dolar finansman sağlayan Kongre üyesi Haley Stevens’ın geçmiş konuşmalarına da yer verildi.
AIPAC ve Haley Stevens İlişkisi
Videoda, lobilerin milyonlarca dolarlık finansmanıyla yarışa giren Kongre üyesi Haley Stevens’ın geçmiş konuşmalarına da yer verildi. Stevens’ın kendisini "Ben Yahudi değilim ama bir Siyonistim" şeklinde tanımladığı ve "İsrail rüyalarıma giriyor" dediği arşiv görüntülerini ekrana taşıyan Jenes, politikacıların finansman uğruna takındığı tavırları eleştirdi.
Jenes, politikacıların İsrail lobisiyle kurduğu ilişkiyi sert bir benzetmeyle tanımlayarak; "Bu politikacıların yaptığı şey bir tutku değil; sırf 70 milyon dolarlık lobi desteği ve içlerindeki parazitler yüzünden yabancı çıkarlara kucak dansı yapmaktır" ifadelerini kullandı.
Lobi fonlarının ilk kez sandıkta bu kadar net bir yenilgiye uğramasını "dezenformasyon ağının çöküşü" olarak yorumlayan Jenes, ABD’li seçmenin artık parayla kurgulanan siyasi ajandalara teslim olmadığını vurguladı.
@NicoleJenes1 #NicoleJenes #AbdulelSayed
Chief Rabbi of Iran Visits Williamsburg, Brooklyn
A Rare & Historic Meeting Bridging Two Jewish Worlds,
Rabbi Yehuda Gerami, Chief Rabbi of Iran, was hosted by Reb Moshe Klein in Williamsburg, Brooklyn, shared insights on Jewish life in Tehran, Shiraz & Isfahan, and visited local synagogues during his short stay in New York.
People think Trump’s fixation on Greenland and Canada is some loony adventure, but it is perfectly sound strategically.
NATO aren't playing a short game; they are moving on the Arctic corridor decades ahead, giving them control over trade routes that don't even exist yet (TSR)
Abdul El-Sayed just delivered the most "anti-Semitic" - statement of the Michigan Senate primary:
"I love Judaism, and I love the Jewish people. AIPAC and Israel are not the same as Judaism and the Jewish people. I call bullsh*t."
British professor David Miller was unlawfully fired by the University of Bristol because of his criticism of Zionism, an employment tribunal has ruled, confirming that anti-Zionism is a legally protected belief in the UK.
🔗: https://t.co/engD5D9vsJ
BREAKING: Iran warned Gulf states that 'any new U.S. attack on its territory' would in turn 'trigger retaliation against critical energy infrastructure across the region', according to Reuters report.
For the 67th day, THOUSANDS of Albanians gathered in Tirana. Protesters accused PM Rama and Trump's son-in-law Jared Kushner of CORRUPTION.
AS A KNIGHT OF ALBANIA'S ORDER OF THE FLAG, IT'S TIME FOR ALBANIA TO DUMP KUSHNER'S LUXURY PROJECT AND FOR PM RAMA TO TAKE THE EXIT DOOR.
Amerika solunun yükselişi kadar önemli.
Tucker Carlson yavaş yavaş yeni bir siyasi hareket başlatıyor. İsrail karşıtı Amerikan sağı örgütlenerek 2028’de güç odağı olabilir.
Bence bağımsız örgütlenip sonra Rubio’ya karşı JD Vance’i destekleyecekler.
🇺🇳 Israeli forces shot and wounded a sixth-grade student inside a tented classroom in Gaza City on August 4, the UN reported.
A day earlier, Israeli forces demolished homes in Beit Lahia and destroyed the last remaining school in what had been a four-school compound.
The UN says Israeli troops had already pushed into the area the previous week, advancing between the agreed “Yellow Line” and Israel’s “Orange” coordination line (which marks areas where Israel blocks humanitarian staff from entering).
There, Israeli forces destroyed tents sheltering nearly a dozen families in the schoolyard and installed new cement blocks, further expanding the territory where Israel restricts civilian and humanitarian access and forcibly displacing the families sheltering there.
New advances were reported in Rafah overnight. Under the roadmap presented by the Board of Peace, Israel is required to withdraw to the original yellow line that encompasses 53% of Gaza before the second phase involving decommissioning and simultaneous withdrawal kicks off.
İspanya'dan Avrupa Parlamentosu üyesi Irene Montero:
"Dün İsrail, Gazze'de 26 kişiyi öldürdü. Soykırım devam ediyor ve Filistin özgürlüğüne kavuşana kadar medyadaki sessizliği kırmalıyız.
Netanyahu ve Trump, parmaklıklar ardında olmalı."
Haksız mı?
🇾🇪 🇸🇦 Saudi jets can't beat an enemy with no air force and better missiles.
Fmr. CIA analyst Larry Johnson says the Houthis hold the stronger ground forces and ballistic arsenal, while Saudi air power has nothing decisive to bomb.
America learned it the hard way, losing more than 20 Reaper drones worth roughly $500 million:
"Who blinked first? Who left? Wasn't the Houthis."
@NewSonof
BREAKING: Lead investor behind Flock Camera Technologies caught funding a firm that is able to locate, hack, and ALTER both live and archived security camera footage without a detectable trace.
Guess who he is also linked to...
🤔 They are "hunting down the 'leakers' of these treasonous statements" that US precision-guided munitions -- of which there are supposedly "massive amounts" -- are nearly exhausted.
This is logically incoherent.
How does one treasonously "leak" a falsehood?