Gazioğlu: Bugün yeniden;
Seyhan’la barışan, yeşil koridorları olan, insan ölçekli ve nefes alan bir Adana düşünmek ve inşa etmek zorundayız.
Adana’nın geleceği; kent kültürünü koruyan ve yücelten, şehir estetiğini merkeze alan bir şehir medeniyetindedir.
1935’te Hermann Jansen’in Adana’ya bakışını keşfedince,
aslında Adana’mızın modern şehircilik fikrini yıllar önce görmüş ve tecrübe etmiş olduğunu anladım.
Gölgeyi, rüzgârı ve suyu yöneten; yayayı, meydanı, ağacı ve nehri merkeze alan bir şehir tasavvuru…
Bugün yeniden;
Seyhan’la barışan, yeşil koridorları olan, insan ölçekli ve nefes alan bir Adana düşünmek ve inşa etmek zorundayız.
Adana’nın geleceği; kent kültürünü koruyan ve yücelten, şehir estetiğini merkeze alan bir şehir medeniyetindedir.
Zor zamanlarda milletine inanmaya devam edenlerin bayramı kutlu olsun.
Bağımsızlık yürüyüşümüzün ilk adımını atan kahramanlarımızı; Kurtuluş Savaşı’mızın Başkomutanı, Cumhuriyetimizin banisi Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü ve silah arkadaşlarını saygı ve minnetle anıyorum.
19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun.
Çarpık siyasal gelişmeler üzerine…
Türkiye Cumhuriyeti; hem iktidarını hem de demokratik meşruiyetin temel unsuru olan muhalefetini koruyabilen devlettir.
Siyaseti; şahsi menfaatlerin ve dar çevre hesaplarının esiri hâline getiren anlayışlardan hicap duyuyorum.
Kamu ahlakını aşındıran, liyakat mekanizmalarını tahrip eden ve kamusal yetki alanlarını kişisel nüfuz sahalarına dönüştüren bu çarpık siyasal kültür; milletin devlete, hukuka ve demokratik düzene olan güvenini yıpratmaktadır.
Bu nedenle Türkiye; iktidarını da muhalefetini de temiz ellere, güçlü kurumlara, yüksek devlet ahlakına ve yeni nesil siyaset anlayışına kavuşturmak zorundadır.
Ekol inşa eden, hesap verebilirliği esas alan ve devlet ciddiyetini yeniden hâkim kılan bir siyasal anlayış; hem iktidar hem de muhalefet için elzemdir.
Adana’mızda yağmur yağınca su sporları sınır tanımıyor…
Altyapı sorunumuz çözülmedikçe; sanayi sitesinde kano, sokaklarda sörf görmeye alışacak gibiyiz.
Her yağmurda aynı görüntüler…
Aynı mağduriyet, aynı endişe, aynı çaresizlik…
Adanalılar güçlü, modern ve kalıcı bir altyapıyı konuşmak isterken; bugünkü yönetim anlayışıyla geçici çözümleri bile arar hâle geldik.
Tek temennim, hiçbir hemşehrimin bir daha yağmur nedeniyle mağdur olmamasıdır.
Ama görünen o ki Adana’nın gerçek çözüm iradesi için gözler 2029’da…
Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım, “Adana’da deli, Amerika’da dahi” hikâyesini bana yeniden hatırlattı. Ben de İrfan Mavruk’un oldukça ilginç hayat hikâyesiyle tekrar karşılaştım.
Sizlerle de paylaşmak istedim.
Genç yaşlarda roket ve uzay teknolojilerine ilgi duyan, yaptığı çalışmalar nedeniyle çevresinde çoğu zaman “uçuk fikirli” görülen Adanalı İrfan Mavruk’un yolu; TBMM Başkanı Refik Koraltan’ın ve Başbakan Adnan Menderes’in desteğiyle Amerika’ya uzanıyor. NASA ve savunma projelerinde görev aldığı anlatılan bu hikâye, aslında farklı düşünen insanlara bakışımızı da sorgulatıyor.
Bazen bir şehir, sıra dışı insanlarını çok geç anlıyor.
Merhum deha İrfan Mavruk hemşehrimize Allah’tan rahmet diliyorum.
İnsanları yargılamadan önce dinlemek, anlamaya çalışmak ve yeteneklerini filizlenmeden fark edip desteklemek; toplumların geleceğine yapılan en kıymetli yatırımlardan biridir.
Yolculuklarımın en güzel ritüellerinden biri kitap okumak… Hele sayfaların arasında Adana varsa, ritüelin tadı bir başka oluyor.
Rahmetli Altan Öymen ile Tan Oral’ın, 12 Eylül sonrası siyasi yasakların gölgesinde Cumhuriyet’te başlattıkları il röportajlarının “01 Adana” başlığıyla kitaplaşmış hâlini okudum.
1981’in Adana’sında;
• “Büyük köy” eleştirisi yine var,
• Su ve altyapı meselesi yine gündemde,
• Seyhan, Ceyhan ve Çukurova’nın bereketi yine konuşuluyor,
• Sabancı ailesi Adana’yı “Türkiye’nin Kaliforniyası” olarak tarif ediyor,
• Sanayi, tarım, göç ve kültürel çeşitlilik birlikte anılıyor…
Aradan onlarca yıl geçmiş…
Bazı sorunlar yerinde duruyor; fakat Adana’nın potansiyeli de aynı ihtişamla yerinde duruyor.
Tarımın, sanayinin, kültürün, gastronominin ve insan enerjisinin aynı potada eridiği çok özel bir medeniyet havzası bizim Adana’mız.
Benim meselem, bir gün hepimizin meselesi olacak.
Bu büyük potansiyeli gerçek bir kalkınma enerjisine dönüştürecek şehir aklıyla mutlaka buluşacağız.
Adil ücretin, güvenceli çalışmanın ve eşit fırsatların savunulduğu bir hatırlatma günüdür 1 Mayıs.
Üretenin değer gördüğü, çalışanın hak ettiği payı aldığı bir Türkiye mümkün.
Emeğin onurunu koruyan, alın terini yücelten herkesin bayramı kutlu olsun.
“Her şey bir ‘rakip arıyoruz’ cümlesiyle başladı.”
İlkokul…
Okul başkanlığı seçimi…
Karşısında kimse yokken bir anda aday olan biri.
O gün sadece bir seçim olmadı.
Kendini ifade etmenin, insanlara ulaşmanın ilk adımı atıldı.
Bazen büyük hikâyeler,
küçük bir cesaretle başlar.
Zebani ile Alaturka mahkumun ikilemini yaşar.
Benzer dosyaların iki şüphelisi, ayrı odalara alınır. Önlerine konan teklif ise:
“Konuşan kurtulur, susan risk alır.”
Kendilerinden hareketle ikisi de diğerinin rasyonel davranacağını varsayar. Oyun teorisinin soğuk mantığı devreye girer; karşı tarafın ihanet ihtimali, sessizliği irrasyonel kılar. Sonuç olarak ikisi de konuşur, ikisi de kaybeder ya da daha az konuşan, kazandığını zanneder.
Bu durum, mahkumun ikileminin klasik paradoksudur. Bireysel akıl, ortak zarara yol açar. Güvensizlik sistemi kilitler. Kimse hata yapmaz; tam aksine, doğru hesaplar yanlış sonucu üretir. Çünkü oyun tek seferliktir; tekrar, itibar ve yaptırım yoktur.
Oysa pratikte sistemleri ayakta tutan üçüncü bir alan vardır: güvenin inşası. Oyun başlamadan önce kurulan, ihlali maliyetli bir düzen.
Zebani düşünür:
“Bu oyun tekrarlansaydı…”
Alaturka tamamlar:
“İhanetin bedeli olurdu. Güven rasyonelleşirdi.”
İkisi de aynı sonuca varır.
Mahkumun ikilemi, doğa yasası değil; kurumsal eksikliğin, siyasal öngörü yetersizliğinin sonucudur.
Muhtemelen, kamuoyunun önünde görece yönetim erkine sahip olduğunu zannedenlere, birileri bir denk gelme enstantanesinde “devletin bir sürü yüzü vardır, en son yüzü evraktır” gerçeğini yine bu yönettiğini zannedenlerin önüne koyar hakikatini üzücü bir şekilde hatırlatmış da olabilir.
Anlayana…
Tam bağımsızlık perspektifinin doğal bir izdüşümü olan egemenliğin ulusal misyonunu her daim bir miras hassasiyetiyle neslimize devretmek ve hatırlatmak amacına matuf olarak milletimizin Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını bütün içtenliğimle kutlarım...
“Siyaseti gürültüye değil, akla ve iletişime bırakan biri var.”
Afişlerle değil, anlatmakla…
Billboardlarla değil, doğru mesajla…
Çünkü mesele kalabalık yapmak değil,
insanlara gerçekten ulaşabilmek.
Toplumu germeyen,
aksine sağduyuya çağıran bir dil…
“Bazı hikayeler anlatılmaz… hissedilir.”
9 yaşında, babasıyla Tarsus’a gittiği o gün…
Sadece bir maç değil, bir gerçeklik vardı.
Yokluk…
Zorluk…
Ve kaybetmeyi öğrenmek.
Ama asıl mesele buydu:
Buna rağmen sevmek.
Apartmanı hacizli, tesisi olmayan bir takımı sevmek…