“Eğer Allah’a giden bir yoldaysan, koş!
Zorlanırsan hızlı adımlarla ilerle.
Yorulursan yürü.
Gücün yetmezse sürünerek devam et.
Ama sakın yolundan dönme!”
İmam Şâfiî
Allâh Teâlâ'nın, O'nun -sallallâhu aleyhi ve sellem- hakkında ism-i Bâtın ile cârî olan tecellî devri, rûh-ı âlîsinin cism-i şerîfe irtibatı ile müntehî olunca; hükm-i zaman, dâire-i esmâ-i ilâhiyyeden ism-i Zâhir'e intikāl etmiş, böylece Muhammed Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- cismi, rûhu ve bütün külliyetiyle âleme zuhûr etmiştir.
O -sallallâhu aleyhi ve sellem-, tıynet-i bedeni ile zuhûrunda teahhur etmiş olsa da, kadr u kıymeti ezelde ma'lûm ve ma'rûftur. Zîrâ O -sallallâhu aleyhi ve sellem-, hazîne-i sırr-ı rabbânî ve mevzi'-i nüfûz-ı emr-i ilâhîdir: O'ndan -sallallâhu aleyhi ve sellem- sâdır olmadıkça hiçbir emir nâfiz olmaz, O'ndan -sallallâhu aleyhi ve sellem- menkul olmadıkça hiçbir hayır nakledilmez.
İmam Kastallânî rahimehullâh
[el-Mevâhibü'l-Ledünniyye]
Mübârek olsun, duâ beklerim.
Kadim metinlerde zamanın çizgisel (dünden bugüne) olmadığı binlerce yıl önce yazıldı. Kuran'da "bir gün bin yıl gibidir" denir, tasavvufta "ân-ı dâim" kavramı vardır, yani "ezelî şimdi". Hinduizm'de Brahman'ın bir göz kırpışı evrenin doğup ölmesidir. Bunların hiçbiri şiirsel süsleme değildi, bunlar teknik betimlemeydi.
Şimdi kuantum fiziği aynı kapıya geliyor ama farklı koridordan. Fotonun geçmiş ve gelecekte aynı anda var olması, zamanın bir nehir değil katmanlı bir yapı olduğunu doğruluyor. Sen bunu origami diye düşünebilirsin ama daha doğru analoji hologram. Hologramın her parçası bütünün bilgisini taşır. Zamanın her anı da geçmişi ve geleceği içinde barındırıyor. Nedensellik dediğimiz şey makroskopik dünyanın illüzyonu, kuantum ölçekte sebep ve sonuç iç içe geçmiş durumda. Eğer zaman çok katmanlıysa ve bilinç bir gözlemci olarak dalga fonksiyonunu çökertiyorsa, o zaman bilinç zamanın hangi katmanını deneyimleyeceğini seçiyor demektir. Wheeler'ın gecikmiş seçim deneyi tam bunu fısıldıyor. Gözlemci sadece mekanda değil zamanda da belirleyici. Modern fizik kadim bilgiye yaklaşıyor ama bunu itiraf edecek cesaret henüz yok.
ÇOK ÖNEMLİ:
Libya’lı İslam Tarihi Profesörü Ali Muhammed Sallabî’nin bir televizyon konuşmasından alınan bir bölümün tercümesi;
"Tarih tekerrür ediyor, ders alın ey akıl sahipleri:
Eğer Allah, sonra da Osmanlı Devleti olmasaydı Arap Yarımadası şimdi bir Portekiz ya da İspanya sömürgesi olurdu.
Eğer Allah, sonra da Osmanlı Devleti olmasaydı, Kuzey Afrika şimdi bir Hıristiyan toprağı olurdu.
Eğer Allah, sonra da Osmanlı Devleti ve onun şerefli, mücahid, yüce sultanları olmasaydı, Araplar şu anda ya Hıristiyan ya da Şii olurlardı. Bu geniş Arap toprakları muhtemelen Portekiz, İspanya, Fransa, Hollanda, İngiltere ve İtalya’ya bağlı silme Hıristiyan bölgeler ve eyaletler olurdu. Diğer bazı bölgeleri de İran’a bağlı vilayetler olurdu.
Şunu bilelim ki, Osmanlı’nın; 1517 ile 1917 yılları arasında Portekiz, Hollanda ve İngiltere işgallerine karşı Yemen’i, Haremeyn’i (Mekke ve Medine) savunurken verdiği kayıplar ve şehitler onun Avrupa fetihlerine karşı verdiği şehitlerden ve kayıplardan çok daha fazladır.
Sonra da kalkıp Osmanlı Devletini haksızca ve iftira ederek Arap ülkelerini işgal etti, zenginliklerini sömürdü (o zaman petrol
yoktu/bilinmiyordu), Arapları köleleştirdi ve cahil bıraktı diye itham ediyorlar. Oysa bu doğru değildir.
Şimdi şöyle bir soru soralım: Bunlar Osmanlı Devletini bu yalanlarla kim adına suçluyorlar? Osmanlı Devleti yıkılalı bir asır oldu, Araplar bu uzun süre içerisinde neyi başardılar?
Hiçbir şey başaramadılar, sadece bu uzun süre boyunca Batının sömürgesi(Osmanlı'nın engellediği) oldular. Sonuçta Arap halklarını onlar fakirleştirdiler, cahil bıraktılar, sömürdüler, onları birbirleriyle boğazlaşan, birbirlerini öldüren, gruplara ve kabilelere ayırdılar. Oysa onlar Osmanlı Devleti sayesinde tek millet, tek toprak ve tek yürek idiler.
Yapmayın! Osmanlı’nın cihatla, İslam bayrağını dalgalandırmakla geçen 500 yılını son 50 yıldan ibaret görmek haksızlık değil midir?
Yapmayın! Yüz milyondan fazla insanın onlar sebebiyle İslam’ı seçmiş olmasını görmezden gelmemiz haksızlık olmaz mı?
Yapmayın! Şia mezhebinin Arap ülkelerindeki yayılmasına karşılık Osmanlı’nın rolünü görmezden gelmemiz haksızlık olmaz mı?
Yapmayın! Endülüs’ü savunan yegâne devlet olan ve kovulan pek çok Endülüslüyü kurtaran, Tunus ve Cezayir gibi ülkeleri İspanya işgalinden kurtaran Osmanlı’ya sövmemiz haksızlık olmaz mı?
Yapmayın! İslam Dünyasına karşı düzenlenen yirmi beşten fazla Haçlı Seferine tek başına karşı koyan, onları geri püskürten ve nihayet Tunus gibi Cezayir gibi ülkeleri İspanya işgalinden kurtaran Osmanlı’ya sövmemiz haksızlık olmaz mı?
Yapmayın! En son Sultanı Filistin’in korunmasının bedeli olarak tahtını veren ve onu Yahudilere bırakmayan Osmanlı’ya sövmemiz haksızlık olmaz mı?
Yapmayın! Arap eğitim programlarının Bayezid’i, Selim’i, Abdülhamid’i, Kanuni’yi zikretmemeleri, üstüne üstlük, öğrencilerimizin Osmanlıyı sömürgeci olarak bilmeleri haksızlık olmaz mı?
Yapmayın!
Programlarımızda çocuklarımıza Fransa’nın ve İngiltere’nin faziletlerini öğretirken,
Osmanlı’nın olumsuzluklarını anlatmamız haksızlık olmaz mı?
Allah Abdülhamid’e rahmet eylesin, ne demişti?
Arap ülkelerini kast ederek: Eğer biz bu topraklardan çekilirsek, oralar gelecek yüz yıl boyunca İslam’ı da, istikrarı da tanıyamazlar… Dediği gibi olmadı mı?
Allah ümmetin izzetini ve dinini koruyan Sultan Abdülhamit Han’a ve diğer İslam önderlerine rahmet eylesin.
Biz kesin olarak inanıyoruz ki, Osmanlı Hilafeti İslam Hilafetinin bir devamıdır. Bazılarında görülen hatalar bireysel tasarruflardır ve bunlar asla ümmeti de, Hz. Ebubekir’den Sultan Abdülhamit’e herhangi bir İslam Hilafetini de lekelemez."(Alıntı)
(Çeviren: Faruk Beşer)
Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi...
Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!
Çiğnendi harîm-i pâki Şer’in;
Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
...
Allah için, ey Nebiyy-i Ma’sûm,
İslâm’ı bırakma böyle bîkes,
İslâm’ı bırakma böyle mazlûm.
Öztürk’ün şahsî kaygı ve arayışından bağımsız olarak şunu belirtmek gerekir; İslâm’ın teklifi evvela Allah’ı tasdik ve tevhiddir. Bu tasdike sahip olmadıktan sonra, Müslüman olmak teknik olarak mümkün değil.
Öztürk’ün hatası; aşkın bir gücün mevcudiyetini, sıfatlarını ve fiillerini belli ölçeklerde bilmek ile bu varlığın zatını bilmeyi birbirine karıştırmasıdır. Allah mevcudiyeti, bir kısım sıfatları ve ef’âli yönünden bilinemez değil, “hakkıyla bilinemez” olandır.
Zaten mesele bir şeyi “hakkıyla bilmeye” geldiğinde, insan içtiği suyu dahi hakkıyla bilemez. Su, hidrejon ve oksijendir dersin, onları da kademe kademe tafsil etsen enerjiye gelince susar kalırsın. Suyu hakkıyla bilememek, suyu hiç bilememekten ayrı bir şeydir. Sûfîlerin acz beyanları da O’nu bilememeye değil, hakkıyla bilememeye racidir.