Yok Edilen Bir Cumhuriyet Değeri SÜMERBANK
93 yıl önce bugün, 11 Temmuz 1933'te kuruldu.
Atatürk'ün liderliğindeki genç Türkiye Cumhuriyeti, 11 Temmuz 1933’te bir bankanın ötesinde bir kalkınma modeli olarak Sümerbank'ı kurdu. O yıllarda Türk Tarih Tezi üzerinde çalışmaya başlayan Atatürk, bu bağlamda Sümerlere göndermeyle kurduğu bu bankaya “Sümerbank” adını verdi.
Sümerbank sadece bir yatırım bankası değil aynı zamanda bir aydınlanma kurumuydu.
Akşamüstü yine beynimizin içinde aynı burgu, kalbimizin içinde aynı ağrı Büyükada’ya gidiyordum.
Aydınlık, ferah bir Ağustos akşamı… Köpüklü, uyanık ve neşeli bir deniz… Güverte tıka basa dolu… Türkçe konuşmayanlarda birbirinin sözünü kapan bir sevinç var… Sadece bu sevinç bizi yıkmaya yeterdi. “Ne olmuştu?” diye sormaktan korkuyorduk…
Bir fena şey vardı. Kimseye bir şey sormadan onu zihnimizde hafifletmeye uğraşıyorduk… İhtimal durmuştuk… Belki de bir iki noktada gerilemiştik… Ordu bozulmamışsa bundan ne çıkardı?
Yunanlılar da artık bitkin bir halde değil miydiler? Aşağı yukarı bir uzlaşma yapabilirdik. Bu da elbette Sevr anlaşmasından daha iyi olurdu…
Fakat içimizdeki sorunun kimseden aramaya cesaret edemediğimiz cevabı kendiliğinden yayılıverdi:
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa bütün karargâhı ile beraber esir olmuş…Keder insanları öldürmez derlerse bu söze inanın… Kalp denen şeyin ne dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu ben, o akşamüstü Büyükada vapurunun güvertesinde öğrendim…
Türkleri Büyükada Yat Kulübünden kovmuşlardı. Yalnız bir iki sırnaşık, yolunu bularak içlerine sokulabilmişlerdi. Bunlar o akşam cezalarını çekmişlerdir.
Çünkü Kulüpte Mustafa Kemal’in esir olması şerefine kulübün bütün şampanyaları patlıyor ve Türkler de dağıtılan kadehleri içmeye zorlanıyorlardı…
Ada sokakları çoluk çocuğun çığlıklarıyla geçilmez hale geldi…Ölümü bir uyku, rahat bir uyku gibi arayarak sabahı ettik.
İlk vapurun en görünmez köşesine sığınarak, iki büklüm köprüye indik…Bütün Türkleri yas içinde bulacağımı sanıyordum meğer ne kadar soysuzluğa uğramışız. Acaba sokaktakilerin hepsi şu veya bu “muhipler” cemiyeti üyeleri mi? Bizimkiler utançlarından evlerinde mi kalmışlardı? Bu gülüşler, bu çırpınışlar, bu el sıkışlar ne idi?
Meğer bütün karargâhı ile Başkomutan Mustafa Kemal değil, Yunan Başkomutanı Trikopis esir olmuş…
Size kalbin ne kadar dayanıklı bir maddeden yapılmış olduğunu yukarıda söylemeseydim burada söylerdim.
Bir çocuk gibi sıçramaya başladım. Habere, havadise, telgrafa koşuyorum. Hani o dün kızdığımız sürüm gazetesi yok mu, meğer resmi tebliğlerin kilometrelerce gerisindeymiş.
Yunan ordusunu yok etmişiz, İzmir’e iniyormuşuz… Ben ömrümde hiçbir edebiyat eserinde, ordulara ilk hedeflerinin Akdeniz olduğunu bildiren günlük emri okurken duyduğum zevki duymadım… Bu, bütün heyecanların üstünde bir heyecan veren, bütün şiirlerin üstünde bir şiirdi…
Ne olmuştuk biliyor musunuz? Kurtulmuştuk.
Ah Mustafa Kemal, Mustafa Kemal, sana ölünceye kadar o günün sevincini ödeyebilmekten başka bir şey düşünmeyeceğim.
Konuşmak için dilim, yazmak için kalemim tutuldu. İkdam’daki Yakup Kadri’yi aradım. İlk vapurla İzmir’e gitmeyi teklif ettim.
Tuhaf şey: İzmir’in alındığı haberi geldiği vakit, içimizde artık sevinme gücü kalmamıştı. Gönlümüz uzun ve derin uykuya dalmış gibi idi… Bir hastanın başında günlerce beklemekten sonraki yığılıp kalmaya benzer bir uyku… Hatta daha fazla ağlamalı bir hal…
Bir akşam önce şampanya bayramı yapanların yüzlerindeki onulmaz yası gidip görmek düşüncesinden bile sevinmiyorduk.
Nemiz varsa, bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu batının, vicdanımızı ve kafamızı doğunun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyuyorsak, belki nefes alıyorsak, hepsini, her şeyi 30 Ağustos zaferine borçluyuz. (Falih Rıfkı)
Real Madrid'e 6-1 yenildiğimiz maçın 5 yediğimiz devresi şu ucubeliğin 5 gömlek falan üstündeydi, turu geçip geçmemekten bağımsız ayıptır şu izlediğimiz...
Alışmışsınız sarı sendikacılara. İşçilerin yaşamıyla kumar oynayamazsınız!
Tez Koop-İş Sendikası Genel Sekreteri, Migros ile yaptığı TİS görüşmeleri sonrası işçi aidatlarını Kıbrıs’ta yiyormuş. Migros’un bize dayattığı sendika bu sendika. Hayatlarımız kumar masalarında harcanacak kadar ucuz değil.
Kahrolsun sarı sendikacılık!
#KibirliMigros
📍Cevahir AVM
Lise Komitelerinden (@komitelerlise_) arkadaşımız Ilgın Öztürk:
Bizim soyadımız Koç değil Sabancı değil Özilhan değil diye bizim hayatlarımız değersiz değil. Biz bu ülkede geçinemiyoruz, yaşayamıyoruz, barınamıyoruz. O yüzden Migros işçilerinin ekmek kavgası her birimizin mücadelesidir. Onları destekleyelim, takip edelim, yayalım, etrafımıza bahsedelim. Migros'u boykot edelim. Migros'tan alışveriş yapmayalım.
Biliyoruz her biriniz geçinemiyorsunuz, yaşamaya çalışıyorsunuz. O yüzden bu kavgayı destekleyelim. Migros işçisi kazanırsa bu grevler yayılacak. Daha fazla insan direnecek. O zaman her birimiz kazanacak.
Uğur Mumcu, Cumhuriyet karşıtı isyanların "aşiret isyanları" olduğunu ifade etmişti.
Türkiye’de 1919-1938 arasında, bazıları büyük çaplı olmak üzere, çok sayıda aşiret isyanı çıktı.
Cumhuriyeti kuranlar sorunu doğru teşhis etmişti. Sorun, kemikleşmiş aşiret-tarikat düzeniydi. Sorun, ağaların, şeyhlerin, şıhların egemen olduğu, halkın kanını emen feodal ilişkiler ağıydı. Sorun geri kalmışlıktı, sorun cehaletti, sorun eşitsizlikti, sorun dinin kullanılmasıydı. Sorun fakirlikti. Sorun emperyalizmdi. Sorun bölücülüktü. Sorun gericilikti. Laik Cumhuriyet’in çözümü ise aşiret-tarikat düzenini yıkmak ve ezilen, sömürülen, cahil bırakılmış halkı, ağanın, şeyhin, şıhın baskısından kurtarıp aydınlatarak çağdaş hukuk önünde eşit ve özgür yurttaş yapmaktı. Ayrıca bu sırada bölgeyi kalkındırmaktı.
https://t.co/lJg1J0UbPU
Sınav ve diploma odaklı eğitim yüzünden kontenjanı şişirdik,notları hormonladık, sosyal bilimleri öldürdük,
temel bilimleri yok saydık,sanatı,sporu,doğayı görmezden geldik,mesleki eğitimi,öğretmeni,diplomayı,
okumuşları değersizleştirdik!İstediğimiz bu muydu?
Yola aynen devam mı?
Bu ülkede çocuklar çocukları öldürüyor!
Bu ülkede çocuklar çocukları öldürüyor!
Bu ülkede çocuklar çocukları öldürüyor!
Bu ülkede çocuklar çocukları öldürüyor!
Bu ülkede çocuklar çocukları öldürüyor!
Bu ülkede çocuklar çocukları öldürüyor!
21. yüzyıldayız.
İnsan eli değmeden her şey üretebiliyoruz. Mars'a gidiyoruz. atomun en derinine inebiliyoruz.
Ama kahrolası zalimliği, baskı ve sömürüyü engellemiyoruz.
Buyrun İsrail ve ABD eliyle 21. yüzyılda Gazze manzarası...
Nobel Barış Ödülü verdikleri Amerikancı/ Mandacı Venezuella Muhalefet lideri ülkesine yapılan saldırıyı kutluyor!
Nobel ödüllerinin nasıl verildiğinin de göstergesi. Kahrolsun Emperyalizm ve yerel işbirlikçileri
Mersin Anamur’da bir ortaokulda 7. sınıf öğrencisinin okul müdürünü silahla vurması, eğitim kurumlarında yaşanan güvenlik krizinin ciddi boyutlara ulaştığını açıkça göstermektedir.
En güvenli olması gereken yerler olan okullar, Millî Eğitim Bakanlığı’nın güvenlik, önleme ve sosyal destek alanlarındaki ihmali nedeniyle korunmasız hâle getirilmiştir. Okullarda güvenlik personeli bulunmamakta; önleyici tedbirler alınmamakta, sosyal destek mekanizmaları işletilmemektedir. Eğitim emekçileri hedef hâline getirilmiş, okullar sahipsiz bırakılmıştır.
Yaralanan okul müdürümüze geçmiş olsun dileklerimizi iletiyor, acil şifalar diliyoruz. Bu tür olayların bir daha yaşanmamasını temenni ediyoruz.
Ancak bu temenninin gerçeğe dönüşmesi için siyasi iktidarı ve Millî Eğitim Bakanlığı’nı bir kez daha uyarıyoruz:
Eğitimcilerin mesleki ve ekonomik haklarını tüketmekten vazgeçin! Sorumlu davranın, görevinizi yapın!
İş Cinayetlerine ve Çocuk İşçiliğine Karşı Mücadeleye…
Kasım ayında 216, yılın ilk on bir ayında en az 1956 işçi hayatını kaybetti
https://t.co/wBdytk1za0