Dün ilkokul birinci sınıfa giden kızım, karneye benzeyen değerlendirme notuyla ev içinde saatlerce dolanıp durdu.
Değerlendirme notuna ek bir Atatürk fotoğrafı da zımbalanmıştı.
Neyse,
Akşam yemeğine tam oturulduğu sırada ziyarete gelen nenesine bir anda;
'Ya Nene Atatürk mü daha büyük yoksa ALLAH mı?' diye sordu.
Evet,
Henüz 8 yaşına girmemiş bir çocuk bu soruyu çok net bir şekilde dile getirdi.
Aynı saatlerde ise,
Ülkenin önemli bir kısmı "Atatürksüz müfredata hayır. Atatürksüz karne istemiyoruz" kampanyası ile sosyal medyayı inletiyordu.
Şimdi,
Samimiyetimle merak ediyorum:
Ne istiyorsunuz bu ülkenin çocuklarından?
Daha ne ölçüde, ne biçimde bir müfredat ya da sistem olmalı ki;
Çocuğun gelişimine/geleceğine zerre faydası olmayan,
Dünya üzerinde Kuzey Kore, Türkmenistan, Küba ve benzer klasmanda ülkeler hariç bir benzerine de rastlanmayan bu (bireyi değil, tornadan çıkmış kitleleri hedefleyen) sistem, birilerinin histerik saplantılarını tatmin edebilsin?
Bu ülkede çocuklar ne zaman:
Kendi gelişim çizgisi, merakı, mizacı ve doğasıyla değil de "bu nesil nasıl kodlanmalı?" kavgasının cephane deposu olarak görülmeyecek/kullanılmayacak?
Bu ülkede çocuklar ne zaman;
İdeolojilerin dayattığı tüm gerilimleri kendi iç dünyasında yaşamak zorunda bırakılmayacak?
"Allah mı daha büyük? Atatürk mü?" sorusu bir çocuğun zihninde doğal olarak oluşabilir mi?
Çocuklar metaforları, kavramları ve hiyerarşiyi bu şekilde kurabilir mi?
Bunu çocuğa kurduran şey; müfredat, eğitimciler, semboller ve anlamsız dayatmalar iken,
Daha ne kadar ileri gidilmesi gerekiyor ki, bir o kadar daha geriye düşülebilsin?!
Bu ülkede kendi çocuğu da dahil olmak üzere çocukları samimi olarak düşünen yok.
Kimse çocuk psikolojisini, pedagojiyi, nöro-gelişimi zerre kadar umursamıyor.
Herkes kendi ideolojik alanının maketleri ve tatminleri ile uğraşıyor.
Bir çocuk için merak, keşif, dil, analitik düşünme, iletişim, özgüven, empati, problem çözme, sanat ve spor gibi alanlar eğitim sisteminin temelleri olmalıyken,
Ritüeller, semboller, itaat ve kimlik dayatmaları bir yana;
-Daha da kötüsü- zihinlerde kutsallık hiyerarşisi inşa ediliyor.
Dolayısıyla,
Bu ülkede eğitim sisteminin asıl mücadelesi hiçbir zaman "bu çocuk ne olabilir?" değil,
"Bu çocuk bizim için neye dönüşmeli?" olmuştur.
Sistem, çocuğu geleceğe değil; geçmişin yarım kalmış hesaplarına, ebeveynlerin eksik duygularını, tarihsel travmalarını ve ideolojik tatminlerini telafi etmek üzerine kurulmuştur.
Kısacası çocuklar;
Öğrenmek yerine tapınan, anlamak yerine inanan, düşünmek yerine ezberleyen, sorgulamak yerine itaat eden ve daha en baştan ontolojik kavgalara sokulan ideolojilerin mülkiyetine/ganimetine dönüştürülmektedir.
Nihai olarak,
Dünyayı dolaşmış, farklı toplumları/kültürleri gözlemlemiş ve insanları yakından tanımış biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim:
Bu bağnaz ve köhne sistem ile bırakın geleceğe yönelik nesiller yetiştirmeyi;
Ortalama sağlıklı, özgür ve özgün bireyler yetiştirmek dahi asla mümkün değildir.
Bir tane mezarın yok ki, on milyonların kalbine gömüleceksin. Hangi birini ziyaret edem, hangisine yüzüm sürem gardaş.
Git, yolun açık olsun abe can, her daim kıymetlimizsin. Ama gülüş değil ki, bıyık değil ki sana yakışsın; ölüm sana yakışmadı, olmadı gardaş.
Bu lanet olası düzende bir nefesti, bir sevgiydi, bir gülümsemeydi, halklar için umuttu Sırrı Süreyya Önder. Anısı sonsuza kadar yaşayacak.
#sirrisureyyaonder
Bu fotoğrafın hikayesi pek bilinmez.
31 Mayıs 2014'te, yani Gezi Direnişi'nin yıl dönümünde Sırrı Süreyya Önder polis engelini aşarak elindeki çiçekleri yitirdiklerimiz adına parkın merdivenlerine bırakmıştı.
Merhaba,
Sonu nasıl gelirse gelsin, yaşamımdaki en güzel günlerden biriydi, umut ve inançla doldum.
Elbette tekrar buluşacağız.
Birlikte mücadele edeceğiz.
Biz kazanacağız!
Yaşasın Bir Mayıs!
Bijî Yek Gulan!