Kıbrıs meselesi başta olmak üzere erken detant dönemi Türk-İngiliz siyasi ilişkilerinin seyrini ele alan doktora tezim Timaş Akademi ile kitaplaştı. Hayırlara vesile olsun.
Dr. Abdussamed Geçer, detant döneminde Türk-İngiliz ilişkilerinin Soğuk Savaş’ın ilk dönemine kıyasla nasıl değiştiğini ve iki ülkenin gündemdeki konularda üstlendiği rolleri inceliyor.
İncelemek için: https://t.co/l4Fo8fHJqX
https://t.co/OhtBn7YRzE
Zeyrek Tarih Araştırmaları Dergisi’nin (ZETAD) 4. sayısı yayımlanmıştır. 4 araştırma makalesi, 1 belge transkripsiyonu, 1 vefayat ve 1 inceleme içeren bu sayıya katkı sunan editörlerimize, yayın kurulumuza ve hakemlerimize teşekkürlerimizi sunarız.
My new article. I examined the assessments made by the British Embassy Ankara regarding the factors that contributed to Süleyman Demirel’s political rise. https://t.co/3P27HITHr3
Interesting article, but just interesting. Seems that neither the Greeks nor the Greek Cypriots are aware of the fundamentals of Turkish policies toward the island; they are living in a fantasy world. https://t.co/pysboYE1cU
Akdeniz’de, özellikle Kıbrıs Adası’nda bir fitne ateşinin yakılmak istendiğini görüyoruz; bu gelişmeleri yakından takip ediyoruz.
Çok açık söylüyorum:
Eğer Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve Kıbrıs Türkü’nün hak ve hukukuna kastedilirse cevabımız çok net olur, çok da sert olur.
@uyarhakki İnönü bu sözü mektubun ardından söylemedi. Aksine, İnönü iki hafta sonra ABD Başkanı'nın özel uçağıyla Washington'a gitti. Trump'ın mektubu ise yok sayıldı ve Türkiye Trump'ın tehdidine rağmen Barış Pınarı Harekâtı'nı gerçekleştirdi.
@alp_bugdayci Hadise parçacıkları arasından iddianıza delil topluyorsunuz ki bu, ciddi bir metodolojik problem. Burada çuvaldan boşalttığınız her bir bilgi parçacığını tek tek ayıklayarak izahata girişecek enerjim de yok maalesef. Cevap yazma nezaketiniz için tüm samimiyetimle teşekkür ederim.
Doğrudan NATO ile ilgisi yok evet, ama ABD koruması altına girme hedefiyle ilgisi var. Sadece takvime bakan biri bile, demokratik sisteme yönelişin ABD yardımlarıyla illiyetini keşfedebilir zira TR-ABD yardım anlaşması, 12 Temmuz Beyannamesinin ilan edildiği gün imzalandı.
Madem öyle, o zaman neden NATO’nun kurucu üyesi Portekiz bir tek parti rejimiydi? Üstelik Portekiz’de tek parti rejimi 1960’ların sonlarına kadar da sürdü. Düpedüz cahillik bu laflar. Türkiye’nin çok partili hayata geçişiyle, NATO veya batı ittifakının en ufak bir alakası yoktu.
“Trablusgarp Harbi’nde Gönüllü Osmanlı Subayları: Bölgeye Sızma Süreçleri, Rütbe ve Pozisyonlarına İlişkin Prosopografik Bir Değerlendirme” @zekeriyakursun@zenebbilgin https://t.co/ZF6cmNLpLX @DergiPark#DergiPark
Konformist grupların yeni düzene entegre olması, konformist olmak istemeyenlerin baskıyla karşılaşmadığı anlamına gelmiyor. Mesele zaten muhalif unsurların baskıyla karşılaşıp karşılaşmaması. İtaat eden zaten baskı görmez, bu ne saçma sapan bir çıkarım.
Yani böyle İngilizce makale alıntılayıp süper bilimsel bir yorum yapıyor gibi tavır takınıyorlar ama esasında yaptıkları şey işlerine yarayan bir çıkarım yaparak anlatıyı canlandırmak.
Konformist grupların yeni düzene entegre olması, konformist olmak istemeyenlerin baskıyla karşılaşmadığı anlamına gelmiyor. Mesele zaten muhalif unsurların baskıyla karşılaşıp karşılaşmaması. İtaat eden zaten baskı görmez, bu ne saçma sapan bir çıkarım.
Erken Cumhuriyet dönemi hakkında ezberleri sarsan çok önemli bir makale yayınlanmış. Makale, yaygın kanaatin aksine, erken Cumhuriyet döneminde dini elitlerin (şeyhler, sûfî liderler vb.) yoğun bir baskı ve zulümle karşılaşmadıklarını; aksine, tek parti iktidarı tarafından çeşitli biçimlerde rejime entegre edilmeye çalışıldıklarını ortaya koyuyor. Diğer bir deyişle, bu aktörlerin farklı derecelerde devletle iş birliği yaparak toplumsal statülerini büyük ölçüde koruyabildikleri ve çoğunlukla devlet kurumlarında istihdam edildikleri gösteriliyor.
Bilindiği üzere, 1925 yılında tarikatlar devrim kanunlarıyla kapatılmıştı. Ancak bu kurumların ortadan kaldırılmasının ardından, onları yöneten dini elitlerin akıbetine dair literatürde ciddi bir boşluk bulunuyor. Yaygın İslamcı veya Post Kemalist anlatı, tek parti iktidarının bu kişilere sistematik biçimde zulmettiğini, hatta çoğunu idam ettiğini ileri sürer. Buna karşılık söz konusu makale, bu anlatının önemli ölçüde abartı payı taşıdığını ve gerçeği tam olarak yansıtmadığını gösteriyor.
Makale, erken Cumhuriyet dönemi şeyhleri hakkında bir prosopografi çalışması mâhiyetimde aslında. 1925–1950 yılları arasında Türkiye’de öne çıkan 121 dinî elitin hayat hikâyeleri inceleniyor. Bu kapsamda söz konusu kişilerin meslekî dağılımları da tek bir veri setinde birleştiriliyor.(Aşağıdaki görsele bakabilirsiniz bunın için.) Bulgular, bu grubun büyük çoğunluğunun çeşitli devlet kurumlarında istihdam edildiğini ortaya koyuyor. Ayrıca, incelenen 121 kişi arasında yalnızca 6 kişinin kovuşturmaya (hapis veya idam) uğradığı, 6 kişinin ise sürgüne gönderildiği tespit ediliyor. Toplamda herhangi bir cezaya maruz kalanların oranının %10’un altında kalması da oldukça önemli.
Dolayısıyla, erken Cumhuriyet döneminde, hem post-Kemalist hem de İslamcı anlatıların iddia ettiği gibi dini elitlere yönelik katı ve tavizsiz bir baskıdan ziyade; siyasal sadakat gösterildiği ölçüde bu aktörleri sisteme entegre etmeye yönelik daha pragmatik ve esnek bir yaklaşımın benimsendiği görülüyor.