Rasulullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
"İslâm garib olarak başladı. Başladığı hale geri dönecektir. O halde müjdeler olsun gariplere!"
(Sahîh-i Müslîm, Îman, 232)
İbn Mes'ud radıyallahu anh şöyle buyurdu:
"Kur'ân, insanlara kendisiyle amel etsinler diye indirilmiştir. Onlar ise sadece okunmasını amel kabul ediyorlar."
Ebu Talib el-Mekkî, Kûtu'l-Kulûb, 1/251.
İslâmcıların ya da kendini muhafazakar olarak tarif edenlerin sekülerlik hızı, kendini doğrudan sekülerliğe nispet edenlerden çok daha güçlü ve çürütücü şekilde gerçekleşiyor. Çift-kimlikli olma hali ekstra ahlaksızlıklar doğuruyor.
İslâm, hayata yön veren kurucu bir dünya görüşü sunma temelinden çıkıp kimliksel bir söyleme indirgendi. Söylemdeki İslâm, hayatın içerisinde değil. İnsanların görüntüsüne ve sözlerine değil, yaşantısına bakın. Dertlerine, duygularına, hayatlarını işgal eden ihtiraslara bakın. İslâm'ı görebilir misiniz? Kusur kulluğun bir parçası. Herkes hata eder. Düşer, kalkar. Fakat gayrımeşru değişimi içselleştirmek nefsi ilah edinmektir.
Sistemi dönüştürecek fikir ve hareket vizyonu olmadığı müddetçe menfi değişim herkesi saracaktır. Kasırga gücündeki rüzgarın önünde çelimsiz bariyerlerle durabileceğini zanneden hüsrana uğrar. İki yıl kendini muhafaza eden, üçüncü yıl düşüyor. Beş yıl şuurlu görünen, altıncı yıl kırmızı çizgilerinde gevşiyor. Savaşın ne derece büyük olduğunun farkında değiliz. Gözümüzün önünde gerçekleşen bir yok oluş serencamına şahitlik ediyoruz.
Ortaokul'da ultra-seküler bir yerdeydim. Sınıfımızın çoğunluğu Avrupa kökenli kişilerden oluşuyordu. Dersimize giren hoca bir gün mesleki teamüle aykırı şekilde bol dekolteli mini boy elbiseyle geldi. Sınıfa girer girmez: "İyi ki çağdaş ve laik bir ülkedeyiz, kurucumuza teşekkür ederiz. Yoksa araplar gibi kara fatmaya benzer şekilde dolaşır, çarşaf giyerdik." dedi.
Allah'ın izniyle yeni hidayete ermiş ve geçmiş seküler fikirlerimi terk etmiştim. 13 yaşındaydım. 8-12 yaşlarım muhasebelerle geçmiş, işin sonunda seküler hayat tarzımı terk ederek İslam'a teslim olmuştum.
Hocaya şu ayeti aktardım:
"Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiğinde, “Hayır, atalarımızdan gördüğümüze uyarız” dediler. Ya atalarının aklı bir şeye ermemiş, doğru yolu bulamamışlarsa!" (Bakara, 170 Meali)
Bu ayete muhatap olan hocanın yüzü değişti. Kur'ân'a doğrudan hücum etmeye cesaret edemediğinden hiçbir tepki vermedi. Yıl sonuna kadar bir daha asla böyle şeyler konuşmadı. Farklı kişilerden buna benzer birçok vaka yaşandı ve okuldaki en sosyal kişilerden biri olarak yalnızlığı göze aldım. En sonunda ne oldu? Fikirlerim sebebiyle başta bana ürkerek bakan bazı öğrenciler sonrasında başını örttü ve en seküler görünümlü hocalardan biri bana özelden mesaj atarak, "Ben de her konuda seninle aynı fikirdeyim ama görevim sebebiyle açıklayamıyorum. Sen ve senin gibi olanların nesli her şeyi değiştirecek." dedi. Bu sözler, tüm zorlukları unutturmaya yeten sözlerdi.
Müslümanların günümüzdeki en büyük zaaflarından biri pısırıklık duygusudur. Oysaki imanın verdiği izzet duruşumuza vakar kazandırmalı, İslâm düşmanlarının patavatsızlıklarına set çekmelidir.
Tesettüre girdiğim ilk sene, yatılı lise okuyorum. Yemekhaneye girdiğimde edebiyat öğretmeni herkesin içinde bağırarak “aaa bakın babaanne geldi, hoşgeldin babaanne” diye dalga geçmişti. Aynı sene Çankaya’da bir markette hınç dolu bir teyze “gencecik kızsın, şu halin çok çirkin olmuş, iğrenç!” diyip arkasını dönüp gitmişti. O zamanlar küçüktüm, hiçbir zararım dokunmamış olan insanların bana yönelen bu nefretini anlayamıyordum ve cevap veremeyip ağlıyordum. Sonraki senelerde tabii ki onlarca kere daha karşılaştım böyle tacizlerle. Ancak zamanla bu insanlara asla laf anlatmamak ve sessiz de kalmamak gerektiğini çok iyi anladım. Bu yönde en ufak bir söylemle karşılaştığımda olay çıkarmaya başladım. Özetle bu tavsiye tecrübeden doğmuş bir tavsiye. Bu muamele ile karşılaşınca hepimiz doğru karşılığı verirsek zamanla azalarak bitecek bu tacizler. Ancak kalplerinde bize karşı kaynayan nefret asla bitmeyecek, o ayrı mesele…
Hasan-ı Basrî rahimehullah:
"Allah nimetleri dilediği kadar verir. Ancak bu nimetlere şükredilmediğinde onu azap ile değiştirir."
(İbn Ebî'd-Dünyâ, eş-Şükr, 11)
Ömer b. Abdülaziz rahimehullah:
"Nimetleri Allah'a şükrederek elinizde tutun."
(Beyhakî, Şuâbu'l-Îman, 6/288)
İnsanın kendisine anlattığı masal, başkalarına söylediği yalandan daha tehlikelidir.
Hayalci, gerçeğin ağırlığından kaçmak için zihninde daha katlanılabilir olduğunu düşündüğü bir dünya kurar ve oluşturduğu yanılsamanın içinde yaşamaya başlar. Kandırdığı ilk kişi kendisidir.
İki kötülük arasından daha hafif olanı seçmeye alışan bünye iyiyi aramaktan vazgeçer ve bir süre sonra kötüler arasından bir kötüyü seçtiğini unutur.
Kötülük "saf kötülük" hissiyle değil, her zaman "ahlaki gerekçelendirmeler" aracılığıyla insana sirayet eder.
Aşırı ve temelsiz iyimserlik insana yapay bir rahatlık verir ancak kusurları gizleyerek tehlikelerin boyutuna perde çeker.
Sorunları inkar eden avuntular iradeyi uyutur. Eksikleri fark eden şuur ise iradeyi diriltir. Yükseliş yolculuğu yalnızca düşüşün kabulünden sonra başlar.
Hayat hatasız seçimler yapma oyunu değildir. Hangi kapıyı açarsan aç, ardında bıraktığın kapının arkasında daha güzel bir manzara bulunduğunu hayal etmeye meyilli olursun.
Oysaki güzellik kendini çoğu kez yolun başlangıcında göstermez, yolda sadakatle yürüdüğünüzde açığa çıkar.
Ebûbekir radıyallahu anh bir gün hiç çıkmadığı bir saatte dışarı çıktı. Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm onunla karşılaştı:
-"Bu saatte seni dışarı çıkartan şey nedir ey Ebûbekir?"
Ebûbekir: "Allah’ın Rasûlü’ne olan özlem ve onun yüzünü görme arzusudur."
(Muafâ, ez-Zühd, 242)
Dünya Kupası başlıyor. Futbol günümüzde neoliberal hakimiyetin en büyük taşıyıcı kolonlarındandır. Kumar, alkol, fuhuş, uyuşturucu, kara para aklama gibi her türlü cürmün merkezindedir. Dolayısıyla bir tarafta düzen karşıtı görünüp diğer tarafta izlenen maçlardan millî duygu devşirmek tutarsızlıktır. Anti-millî bir organizasyonda başarı ve yükseliş, anti-millî bir netice doğurur. Sahteliklerden ve laubali hamasetten millî duygu/düşünce üretebildiği zannına pek çok alanda alışmış bir toplumun tutarsızlıkları idrak etmesi güçtür.
Dünya Kupası benim indimde çocukluğumdan bu yana bir festival gibi. Futbolun taktik ve stratejisi üzerine kurduğum tahminler ve bunların sahadaki sonuçlarıyla, zihnimin gözlem kapasitesiyle ilgilenmekten haz alırım. Futbol ya tamamen eğlence için izlenir, millîlik gibi mukaddes kavramlar bu eğlenceye malzeme yapılmaz; ya da tümden reddedilir. Tutarlılık, bu iki çizgidedir. Takım destekleri, yalnızca eğlencenin dozajını yükseltme niyetiyle yapıldığında anlamlıdır.
Bu gibi hususlar insanlara genellikle basit gelir. Ancak hayatın içerisinde küçük görünen tutarsızlıklar karaktere sirayet ederek kişileri büyük ahlaksızlıklara alıştırır. İki zıt kimlik tek bir ruhta barınamaz. Barınıyorsa ruhunuz oradan göçmüş demektir.
Velhâsılı kelam:
Orkun Kökçü'ye "derin oyun kurucu" rolü vermeyen ve santrafor kararsızlığı çeken bir teknik direktörlük, altın jenerasyona rağmen Türkiye'yi Çeyrek Final'den öteye taşıyamaz.
Ancelotti'li bir Brezilya sürprizlere gebedir. Julian Alvarez'li bir Arjantin merakımızı celbettirir. Hollanda ve İngiltere seyirci eğlendirir.
Fransa, Afrika kökenli futbolculardan oluşturduğu gereğinden fazla güçlü karmayla antipatik kalsa da Dembele ve Olise'yi izlemek bir zevktir.
Portekiz'in muhteşem merkez hattını Ronaldo'nun hırsına kurban etmemesini umarız.
İspanya mı? Futbol bir sanat olsaydı, günümüzdeki sanatkârı elbetteki İspanya olurdu. Ve favorimiz de İspanya'dır.
@UMUTOTTOMAN Avustralya, Paraguay ve ABD ile aynı gruptayız.
Kadro kalitesi bakımından üçünden de iyiyiz. Ama sürprizlere açık bir grup. Avustralya fiziken güçlü. Paraguay ateşli bir takım, son iki yılda yendiği kendinden üstün olan rakipler var. ABD ev sahibi ve teknik ekipleri sağlam.
"Bir 'derinlik' hayaline esir düşmüş budalalar olarak gizli olanın izini sürüyoruz. Gerçekliğin çıplak ve amansız 'burada'lığını görmemek için kendimizi aldatıyoruz."
Terry Eagleton, Saints and Scholars, s. 24.
Hazret-i Ömer radıyallahu anh şöyle buyurdu:
"Ben duanın kabul edilmesi ile ilgili bir kaygı taşımam, benim asıl kaygım dua edebilmektir. Çünkü kula dua etmek ilham edilmişse, icabet de onunla birliktedir."
(Medâricu's-Sâlikîn, 3/103)
Dijitalleşen modern dünya, kişileri insani kapasiteyi aşan şekilde uyarımlara maruz bıraktırır.
Her şey dikkatinize sunulur. Her şey size temas eder. Sürekli bir şeylere yetişmeye çalışır lakin farkında olmadan kendinize geç kalırsınız.
Etkiler karşısında yorulduğunuzda savunma refleksleri geliştirmek için aklınız harekete geçer. Fakat bunun bedeli, kalbinize ait sesin bastırılması ve iyice mekanik bir kişiliğe dönüşmenizdir.
Yoğun etki ve uyarıcılar önce yoğun hisler ve istekler doğurur. Sonrasındaysa sizi hissizleştirir. Aşırılıklar nihayetinde tam zıttına inkılap eder. Bilelim ki en tehlikeli insan, hissizleşmiş insandır. Varlığın hissizleşmesi bilgiyi ahlaktan, cemiyeti merhametten, aileyi sadakatten ayırır.
İslâm milletinin bayramı mübarek olsun. Bayramı başka bir göğün altında, bir süredir bulunduğum Birleşik Krallık'ta karşılıyorum.
Bu yolculuğu esas güzel kılan, rotanın Allah'ın izniyle burayı yaşarcasına tamamen spontane ve kendi kararlarımla şekillenmesi.
Hayırlı bayramlar.
Abdullah b. Mes'ud radıyallahu anh:
"Bela, kişinin zihniyeti ile alakalıdır."
(Kurtubî, 16/235)
Karamsarlık, ümitsizlik ve daima kötü beklentiler içinde olmak kişiyi korktuğu belalara daha çok yaklaştırır. Allah hakkında hüsnüzan sahibi olmak, rahmetin teminatıdır.
"Sahip çıkmak" ile "sahip olmak" arasında keskin bir fark var. Biri emanet şuuruna, diğeri tahakküm arzusuna dayanır. Biri muhafaza eder, diğeri çürüterek hükmeder.
Nefs kendisini daima asil kavramların arkasına gizleme temâyülündedir. Eşler arası ilişkilerde tahakküm dürtülerine "kavvamlık", tabiata yaklaşımındaki tahrip edici faaliyetlerine "bilgelik" der. Oysaki kavvamlığın özü, muhatabın fıtrattan neşet eden varoluş kabiliyetini meydana çıkarmak, engellerden arındırmaktır. Yolculuğunda tanıklık etmektir. Bilgelik ise tabiata bakışta yalnızca kendini özne görmemek, Allah'ın âyetlerine hürmet sınırları içerisinde yaklaşmaktır.
Sahip olmakta gizli bir kibir, sahip çıkmakta tevazu vardır. Olgunluk ve otoriterlik sevdiklerimiz üzerinde ne kadar güç denklemi kurabildiğimizle ölçülmez. Onlarla birlikte Allah'ın mülkü olduğumuzu ne derece hissettiğimiz ve beraber melekût âlemini ne kadar müşahede edebildiğimizle ölçülür.