Bir sohbet odası dinliyorum. Konuşmacıların hâkim kanaati şu: “Bu ülkeden siyasal İslâm tamamen silinmeli!”
Kastettikleri yalnızca Erdoğan ve AK Parti iktidarıymış gibi konuşuyorlar. Fakat konuşmalarından benim çıkardığım sonuç şu: Ellerinden gelse İslâm’ı toplum hayatından tamamen çıkarıp kendileri gibi düşünen, İslâm’sız nesiller yetiştirmek istiyorlar. Ben burada, yüz yıldır rejimin topluma dayattığını düşündüğüm anlayışın devamını görüyorum.
Kendilerinden başka dinî görüşlere ve fikirlere tahammülsüzlüklerinin üzerine bir de din düşmanlığını ekliyorlar. Özgürlükten söz ediyorlar ama Müslümanın kendi inancıyla kamusal hayatta bulunmasını, söz söylemesini ve ülke yönetmesini kabullenemiyorlar.
Zahirde Erdoğan ve AK Parti muhalifliği gibi görünen bu söylemlerin temelinde, bana göre Erdoğan’ın Müslüman kimliğine duyulan tahammülsüzlük var.
Söylediklerinin arkasından âdeta şu soru yükseliyor: “Nasıl olur da bu ülkeyi bir Müslüman yönetir?”
Bence en çok zorlarına giden de bu!
Yanlış: Türk milleti, Kürt milleti, Arap milleti diye ayrışmak.
Doğru: Tek İslâm milleti olarak birleşmek.
Irkımız farklı olabilir; ümmetimiz birdir!
Küfür tek millettir!
Kemalizmin Türkçülük ideolojisi, geldiğimiz dönem itibarıyla çökmüştür. Irkı merkeze koyan bu anlayışın karşısında bizim ölçümüz açıktır: Irk değil, ümmet esastır.
Sözde kadın dernekleri, koca koca kadın hakları savunucuları… Kız çocukları başörtüleri yüzünden okullara alınmadığında, “Haydi kızlar okula!” diyerek sokaklara döküldüklerini gören oldu mu? Olmadı!
Çünkü samimiyetsizler. Çünkü kızların okutulması değil davaları; maksatları İslam’dan uzak bir gençlik, seküler nesiller yetiştirmek.
Nerede bir Müslüman zulme uğrasa kafalarını kuma sokarlar. Sonra da çıkıp kadın haklarından, eğitim hakkından söz ederler.
Böylelerinin hak savunuculuğuna inanıyor muyuz? Elbette ki inanmıyoruz!
Ben bu tavrı bir üstünlük gösterisi olarak görüyorum. İnsan, hakaret ederek karşısındakinden daha bilgili olduğunu kanıtlayamaz. Fakat kendi çevresinin alkışını kazanabilir. Zamanla hakikati araştırmak yerine o çevrenin onayını korumak, düşüncesinin temel amacı hâline gelir.
Bu insan tipi, kendisini en rahat kendi kabullerini paylaşanların arasında hisseder. Farklı düşüncelerle karşılaştığında ise yalnızca fikrinin değil, kimliğinin de tehdit edildiğini düşünür. Kendisini ihanete uğramış erdemli bir azınlığın mensubu olarak görmesi, dünyayı sürekli düşmanlar üzerinden açıklamasına yol açar.
Bir insan için “Ben bu konuda yanılmışım” demek, bazen geçmişteki bütün tartışmalarını yeniden değerlendirmek anlamına gelir. Haksız yere suçladığı insanları, savunduğu yanlışları ve sorgulamadan benimsediği hükümleri hatırlamak zorunda kalır. Bu yüzleşmeden kaçtığında, inandığı anlatıyı daha sert savunmaya başlayabilir.
Kendisine vaat edilen hayatla yaşadığı gerçeklik arasındaki mesafeyi sorgulamak yerine sürekli yeni sorumlular araması da buradan kaynaklanır. Kendi ideolojisini her başarıya ortak ederken her başarısızlığın sorumluluğunu başkalarına yükler. Böyle bir yaklaşımda dürüst muhasebe mümkün değildir.
Ben, adaletin, refahın, özgürlüğün ve liyakatin sloganlarla sağlanamayacağını düşünüyorum. Bir siyasi anlayış kendisini bütün sorunların çözümü olarak sunuyorsa, ortaya çıkan sonuçların sorgulanmasını da kabul etmelidir. Milletin eleştirisini susturarak kendi doğruluğunu ilan etmesi yeterli değildir.
Geçmişin otoritesine sığınan, itiraz edenlerin susturulmasını isteyen ve farklı düşünceleri tehdit olarak gören zihniyetin geleceğe cevap üretebildiğine inanmıyorum. Benim “fosilleşme” dediğim durum budur: Değişen hayatı anlayamayan bir düşüncenin, eski itibarını tekrar ederek ayakta kalmaya çalışması.
“Kemalist tayfa cahildir, kendini bilgili zanneder” derken eleştirdiğim, ezberi bilgiye dönüştüren bu tutumdur. Okuduğu şeyleri sorgulamayan, kendi kabullerinin dışına çıkamayan ve buna rağmen başkalarını cehaletle suçlayan anlayıştır.
Benim için bilgi sahibi olmanın ilk şartı, insanın kendi bilgisinin sınırlarını kabul etmesidir. İkinci şartı ise gerektiğinde kendi düşüncesiyle hesaplaşabilmesidir. Bunları yapamayan kişinin başkalarına akıl dağıtmasını kabul etmiyorum.
Bir ömür boyunca aynı hükümleri tekrar etmek, o hükümleri doğru yapmaz. Kendi ezberini sorgulamaya cesaret edemeyen insanın, başkalarına cehalet dersi vermeye hakkı yoktur.
KEMALİST TAYFA CAHİLDİR, KENDİNİ BİLGİLİ ZANNEDER
Cehaletin en ağır biçimi, insanın bilmediğini bilmemesidir. Bilgi eksikliğinin farkında olan kişi araştırabilir, öğrenebilir ve düşüncelerini değiştirebilir. Fakat kendisine öğretilmiş hükümleri mutlak hakikat kabul eden kişi, öğrenme ihtiyacını daha baştan reddeder. Benim Kemalist tayfaya yönelik temel eleştirim budur: Bildiklerinin sınırlarını sorgulamazlar; buna rağmen kendilerini başkalarının düşüncelerini yargılayacak bir makamda görürler.
Benim gözümde bu zihniyet, tarih bilgisiyle tarih anlatısına bağlılığı birbirine karıştırmaktadır. Bir şahsiyeti yüceltmek, bazı sloganları tekrar etmek ve alışılmış hükümleri savunmak, tarihsel muhakeme sahibi olmak değildir. İnsan, savunduğu anlatının hangi kaynaklara dayandığını ve hangi soruları cevapsız bıraktığını araştırmıyorsa, bilgiden çok aidiyetini korumaktadır.
Bu nedenle Kemalizm’e yöneltilen eleştiriler karşısında çoğu zaman düşünsel bir cevap yerine öfke ortaya çıkar. Soru soranın niyeti sorgulanır, kişiliği küçümsenir, ülkesine bağlılığı tartışmaya açılır. Ben bu tutumu, güçlü bir fikrin özgüveni olarak değil, sorgulanmaktan korkan bir bağlılığın savunması olarak görüyorum.
Hiçbir millet yoktan var olmaz. Bir devletin yönetim biçimi değişebilir; ancak toplumun dili, inancı, kültürü, kurumları ve tarihsel hafızası bir günde meydana gelmez. Yeni bir siyasi düzenin kuruluşunu, milletin bütün varlığının başlangıcı gibi sunmak, geçmiş kuşakların emeğini görünmez kılar.
Benim itirazım, milletin tarihini tek bir şahsın etrafında açıklayan anlayışadır. Bir milletin varlığını bütünüyle bir kurtarıcıya bağlamak, o milletin kendi iradesini ve birikimini küçültmektedir. İnsanlara özgüven kazandırdığı söylenen bu anlatı, aslında onların kendi geçmişleriyle kurdukları ilişkiyi daraltmaktadır.
Osmanlı’nın mirası üzerinde yaşarken Osmanlı’nın adından ve medeniyetinden tiksinmeyi ilericilik kabul etmek de bu çelişkinin bir parçasıdır. Geçmişteki yanlışları araştırmak başka, geçmişin tamamını değersiz saymak başkadır. Ben, kendi tarihinden utanması öğretilen bir toplumun sağlam bir özgüven geliştirebileceğine inanmıyorum.
Bu durumu, dedesinin sarayına hakaret ederken gecekonduda yaşayan müflis bir mirasyedinin hâline benzetiyorum. Buradaki mesele yaşanılan evin değeri değildir; devralınan mirasın kıymetini anlayamamaktır. Kendisinden önceki dünyayı küçümseyen kişi, bugünkü varlığının hangi birikime dayandığını da kavrayamamaktadır.
Kemalist zihniyetin Batı karşısındaki tutumunda da benzer bir açmaz görüyorum. Kendi toplumuna yukarıdan bakarken Batı’nın takdirini arar. Anadolu insanının inancını ve geleneklerini küçümsemeyi aydınlık, kendi kültüründen uzaklaşmayı gelişmişlik sayar.
Başka toplumların biliminden, tekniğinden ve tecrübesinden yararlanmak elbette gereklidir. Ancak bir toplumdan öğrenmek, o toplumun insanını kendinden üstün kabul etmeyi gerektirmez. Kendi kimliğinden utanarak ilerlediğini düşünen kişi, bağımsız bir düşünce geliştirmek yerine başkalarının ölçülerine bağımlı hâle gelir.
Benim eleştirdiğim eğitim anlayışı da burada devreye girmektedir. Çocuğa araştırmayı öğretmek yerine hangi şahsiyetlere hayranlık duyacağını, hangi dönemleri küçümseyeceğini ve hangi sonuçları tartışamayacağını telkin eden eğitim, düşünsel özgürlük üretmez. İnsan, kendisine çizilen sınırların içinde kaldığı sürece bilgili sayılır; bu sınırları sorguladığında ise dışlanır.
Böylece zihinsel bir hücre oluşur. Kişi dünyayı bu hücrenin penceresinden seyreder ve gördüğü dar alanı dünyanın tamamı zanneder. Kendi kabullerinin dışında kalan düşüncelerle karşılaştığında onları anlamaya çalışmak yerine suçlayıcı sıfatlara başvurur.
“Hain”, “gerici”, “yobaz” ve “satılmış” gibi ifadelerin tartışmalarda bu kadar kolay kullanılması tesadüf değildir. Bu sıfatlar, cevap verilmesi gereken soruların yerini alır. Karşısındakinin iddiasını değerlendiremeyen kişi, onun kişiliğini hedef alarak tartışmayı kapatmaya çalışır.