"Ankara Zirvesi Sonrası NATO Gerçeği" başlıklı 28 maddelik açıklamamızın tamamını internet sitemiz üzerinden de okuyabilirsiniz.
🔗https://t.co/PWtfE8tNcS
Ankara Zirvesi Sonrası NATO Gerçeği
1. 1949’da büyük bir yalanla kuruldu. Yıllar içinde yalana yalanlar eklediler. 2026 oldu, yalanlar dağ gibi oldu. Bilinmelidir ki, NATO yalan üzerine kurulu bir saldırı örgütüdür.
2. NATO, İkinci Dünya Savaşı’nda faşist Alman ordularını zorlu bir mücadele sonucunda alt ederek Avrupa’nın yarısını özgürleştiren Sovyetler Birliği’nin ve komünizmin artan etki ve prestijini yeni bir savaşla yok etmeye karar veren emperyalistler tarafından kurulmuştur. NATO kurulduğunda SSCB hiçbir ülkeyi tehdit etmiyor, yaşamını yitiren 27 milyon insanının ve neredeyse tamamen yıkılan kentlerinin ardından yaraları sarmaya çalışıyordu. NATO, İkinci Dünya Savaşı biter bitmez ABD-İngiltere tarafından başlatılan yeni dünya savaşının merkez karargahıdır.
3. Türkiye’nin 1952’de Yunanistan ile birlikte NATO’ya dahil edilmesi, iddia edildiği gibi Sovyet tehdidine karşı bu ülkeleri korumayı amaçlamıyordu; SSCB’yi kuşatıp askeri baskı altına alma, bu ülkelerde anti-komünizmi resmi ideoloji haline getirerek piyasa ekonomisinin ve Amerikancılığın dokunulmazlığını sağlama amacını taşıyordu.
4. NATO, kurulduktan sonra üye ülkelerde örtülü ve yasadışı faaliyetler organize etti; bu faaliyetler için kadro yetiştirdi. NATO tarafından kurulan gizli şebekeler siyasi cinayetler işledi, uyuşturucu trafiğini yönlendirdi, provokatif eylemler düzenledi, gerekli gördüğünde darbeler planlayıp ya da darbecileri cesaretlendirip hükümetleri alaşağı etti.
5. NATO, emperyalizmdir; NATO, çokuluslu tekellerin ve sömürü düzeninin bekçisidir; NATO, anti-komünizmdir. NATO aynı zamanda ABD’nin emperyalist sistem içindeki hegemonyasını sürdürme aracıdır.
6. SSCB dağıldıktan sonra NATO’nun öncelikleri değişmiş ama özü aynı kalmıştır. Sovyetler Birliği öncülüğünde NATO’nun kuruluşuna karşılık olarak oluşturulan Varşova Paktı’nın sonlanmasına karşın NATO varlığını sürdürmüş, ayrıca doğuya doğru genişlemiştir. Bu genişleme, ABD ve müttefiklerinin Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının yarattığı derin boşlukları doldurma amacının ve çokuluslu tekellerin kâr arayışının ürünüdür. Kapitalist Rusya bu doğrultuda kuşatılıp sıkıştırılmıştır. Bugün Ukrayna’da yaşanan savaş, bu kuşatmayı kabullenmemek için yeterli kaynağa, askeri güce, sermaye sınıfına ve belli bir coğrafyayı kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirme stratejisine sahip olan Rusya Federasyonu’nun NATO’nun meydan okumasına yanıt vermesinin sonucudur.
7. Ukrayna’daki savaş bu bağlamda NATO’nun Yugoslavya, Afganistan ve Libya gibi ülkelerde öncülük ettiği silahlı müdahale ve işgallerin hem devamıdır hem de onlardan nitelikçe farklıdır. Diğer örnekler, ABD’nin hegemonyasını tehdit eden bir güce dönük hamleler olmaktan ziyade o hegemonyayı pekiştirmek amacıyla yapılan müdahalelerdir. Ukrayna’daki savaş ise ABD’nin Çin’in yükselişini önlemeye dönük stratejisinin bir parçası olarak Rusya’nın devre dışı bırakılması amacıyla başlatılmıştır. Rusya açısından ise savaş, Çin’le dayanışmaktan ziyade kendi egemenlik alanı olarak gördüğü bir bölgede çıkarlarını savunmak anlamına gelmektedir.
8. NATO hiçbir zaman çelişkisiz, gerilimsiz bir ittifak olmamıştır. SSCB var olduğu dönemde “düşman” karşısında daha bütünleşmiş bir görüntü veren NATO’da o yıllarda dahi ABD ile Avrupalı emperyalist ülkeler arasında çıkar farklılaşması gözlenebiliyordu. Buna önde gelen Avrupa ülkelerinin kendi aralarındaki rekabet de eklenebilir. Bununla birlikte Almanya ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa ülkeleri hiçbir zaman ABD hegemonyasını sorgulayacak bir güç ve ufka sahip olamadılar.
9. ABD yönetiminin Çin’in yükselişini durdurmak için Pasifik’e öncelik vermeye başlaması Trump’ın kişisel tercihi değildir. Daha önceki başkanlar döneminde ABD’nin stratejik planlamasında bir değişim ihtiyacı birçok belgede yer alıyordu. Trump bu süreci hızlandırdı ve bütün tutarsızlıklarına rağmen Avrupalı emperyalistleri bu değişime uygun bir noktaya getirdi. Almanya başta olmak üzere, Rusya ile özellikle enerji alanında köklü işbirliklerine giren Avrupalı ülkeler benzersiz bir ahmaklıkla hızla keskin bir Rus düşmanlığına yöneldi. Trump’ın “Avrupa’dan çekiliyoruz, kendinizi koruyun” tehditleri NATO üyelerinin silahlanma çılgınlığına hız vermesini kolaylaştırdı. ABD bir yandan Ukrayna Savaşı’nı Rusya’yı yıpratacak şekilde uzatırken beri yanda hem Avrupalı emperyalistleri savaş için kaynak ayırmaya hem de onları kendisiyle birlikte hareket etmeye zorlamış oluyordu.
10. Ankara Zirvesi öncesinde saçma bir biçimde “dağılıyor” denen NATO, bütün iç çelişkilerine rağmen kanlı yolculuğuna devam ediyor. Zirve, silahlanma konusundaki ortak iştahın NATO’nun ana tutkalı olduğunu gösterdi. Savaşa ayrılan bütçeler başta silah tekelleri olmak üzere yeni yatırım alanları peşindeki büyük sermaye çevrelerinin militarist politikaların arkasında koşulsuz durmasına neden oldu.
11. AKP iktidarı Ankara’da ev sahipliği yapacağı zirveye aynı iştahla hazırlandı. Yıllarca Suriye, Irak, Libya ve Kafkasya’daki sıcak çatışmaları aynı zamanda bir laboratuvar olarak kullanan Türk silah endüstrisi savaş sahasında yaşanan radikal dönüşümü erken fark edip emekleme döneminden koşu evresine hızlı bir biçimde geçmeyi başarmıştı. Zaman zaman hiçbir karşılığı olmayan abartı ve çarpıtmalarla süslense de, “savunma sanayi”nin AKP iktidarı döneminde Türkiye’nin kritik ve öncü sektörlerinden biri olma özelliği kazandığı ortadaydı.
12. Ancak silah şirketleri palazlanırken sektörün önündeki engeller de büyümekteydi. Her şeyden önce Türkiye ekonomisinin bir bütün olarak ciddi bir kaynak sorunu vardı. Bu sorun hafiflemedikçe “başarı” sınırlanıyor ve riskler artıyordu. İktidar dümeni hem siyasal hem ekonomik açıdan iyice Atlantik’e doğru kırmış olsa da sorun bütün boyutlarıyla kendini hissettirmeye devam ediyordu.
13. AKP, NATO’da daha merkezi roller üstlenmenin Türkiye’nin Avrupa ile ekonomik ve siyasal ilişkilerini geliştireceğini hesap ederek hazırlandı zirveye. NATO’nun Avrupa kanadının askere ihtiyacı vardı. Ayrıca Avrupa ülkeleri Ukrayna Savaşı’nın ve önlerine koydukları savaş planlarının talep ettiği silah ve cephaneyi karşılayacak üretim kapasitesinden de yoksunlardı. Türkiye ise bazı kalemlerde ucuz ve hızlı bir tedarikçi konumuna gelmişti. Özetle, NATO sermaye sınıfımız için bilinen “fayda”ların yanında bir de batıyla ilişkileri güçlendirecek bir maymuncuk işlevi görecekti. Bu nedenle NATO zirvesi sırasında Ankara’nın her tarafına “yerli ve milli” silah sistemleriyle ilgili görseller asıldı.
14. Ancak konu yalnızca silah ve cephaneleri görücüye çıkarmaktan ibaret değildi. Silah üretimi açısından da artık bir evrenin sonuna gelinmişti. Daha ileriye gitmek için gerekli işbirliklerinin, yüksek teknoloji gerektiren parçaların tedariğinin önünde Erdoğan’ın “eyyyy Amerika” söylemli günlerinden kalma yaptırımlardan kaynaklı engeller vardı. Yabancı pazarlara gösterişli bir giriş yapan Türk silah şirketleri buralarda tutunabilmek için NATO sertifikalarına ve örgüt bünyesindeki programlara ortak olmaya mecburdu. Dış pazarda kendine alan açamayan ve istikrar yakalayamayan bir silah endüstrisinin “başarı” öyküsü yazması da imkansızdı. Yani Ankara Zirvesi hem silah sanayini kullanarak batılı emperyalistlerle ilişkiyi geliştirmek için kullanılacak hem de bu ilişki sayesinde silah endüstrisi bazı kısıtları aşacaktı.
15. Bu bağlamda Ankara’daki zirve AKP açısından büyük ölçüde başarılı geçmiştir. Yaptırımların kaldırılması zaman alacak, iki ileri bir geri gidilecek ve hiçbir zaman mutlak anlamda nihayete ermeyecektir. Bununla birlikte NATO’nun Türkiye’ye olan ihtiyacı artmıştır. Dolayısıyla bu yaptırımların etkisi azalacak, Türkiye’nin ittifak içindeki rolü artacaktır.
16. Türkiye kapitalizmi ile bölgesel rekabet içinde olan Yunan burjuvazisinin Türkiye’nin NATO içindeki rolünün artmasını engellemesinin sınırları Ankara Zirvesi’nde bir kez daha görüldü. Akdeniz’deki doğal kaynaklara erişimde Fransa ile işbirliği halindeki Yunanistan’ın Türkiye itirazları, son tahlilde, Ankara’yı belli bir çizgiye getirmek amacındaki güçlü emperyalist ülkelere pazarlık masasında ek kozlar vermeye yaramaktaydı. Zaten Yunanistan ve Türkiye arasındaki gerilimler iki ülkede egemen olan sömürücü sınıflarla ilgili gerçek temellere sahip olsa da, son tahlilde ABD ve İngiltere açısından bu ülkeleri ve bölgeyi yönetmek için bir enstrüman olarak kullanılmaktadır. ABD’nin bir dönem Türkiye’yi bir başka dönem Yunanistan’ı silahlandırarak ve o ülkedeki askeri varlığını artırarak ötekinde “önemsizleşme” paniği yaratması çok bilinen ama çoğu kez işe yarayan bir taktiktir.
17. Ankara Zirvesi “silahlanma” ve “savaşa hazırlanma” konusunda bir mutabakat ilanıdır. Ukrayna��ya silah yardımı yapmaya ya da silahlanmaya hedeflenen ölçüde kaynak ayırmaya isteksiz birkaç örneğin direnci fazla önemsenmemelidir. Asıl önemsenmesi gereken, Avrupa’nın hızlı silahlanma için gerekli dönüşüme izin verecek altyapıya ve ekonomik potansiyele ne ölçüde sahip olduğudur. Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin harp endüstrisine geçiş için attıkları adımları zorlaştıracak siyasi, demografik ve ekonomik engeller orta yerde durmaktadır. Dünya ölçeğinde sürmekte olan sert rekabette AB’nin geri düşmesi bir veri olmakla birlikte, bu ülkelerin ekonomik olarak “cüce” ilan edilmesi elbette gerçekçi değildir. Ancak bu ülkelerin yönetici sınıflarının ilan ettiği ölçekte bir militarizasyonun ciddi toplumsal maliyetleri olması kaçınılmazdır. Kamu harcamalarının daha da kısılması, çalışma koşullarının askerileştirilmesi, “savaş tehdidi” bahanesiyle bazı temel özgürlüklerin askıya alınması emekçi kesimlerin beklenmedik tepkisine yol açabilir. Bu maliyetlerin Türkiye kapitalizminin NATO atıyla Avrupa fatihliğine soyunma hedefini fiyaskoya dönüştürecek gelişmeleri tetiklemesi ihtimal dahilindedir.
18. Ayrıca çok sık dile getirildiği gibi, Avrupa kanadını silahlanmaya ikna eden ABD yönetiminin silahlanmadan murat ettiği Avrupa’nın kendi silah endüstrisini kurmas�� değildir. Vaşington’un hesabı Avrupa’ya daha çok silah satmaktır. Dolayısıyla NATO içinde yakın gelecekte her bir alım için silah tekelleri arasında kıyasıya rekabet ortaya çıkacaktır. Türkiye bu rekabette mümkün olduğunca fazla ülke ile “ortak projeler”e girişerek ve devlete ait bazı şirketleri “büyük” oyunculara yem ederek aradan sıyrılmak istese de, bazı örneklerde pastayı yeni bir aktörle paylaşmaya isteksiz tekellerin sert müdahaleleri ile karşılaşacaktır.
19. Söz konusu rekabeti bir nebze olsun yatıştıran, birçok kritik silah açısından piyasada gözlenen kıtlıktır. Füze, savaş uçağı, top mühimmatı gibi kalemlerde NATO ülkelerindeki talebi karşılayacak bir arz bulunmamaktadır. Bu silah sistemlerinin satışlarında sözleşmeler yıllar öncesinde yapılmakta, para transferleri gerçekleşmekte ve alıcılar sıranın kendilerine gelmesini beklemektedir. AKP iktidarı, bu kıtlığı yıllar önce fark ederek bazı açılardan öne geçmiş durumdadır.
20. “Yerli ve milli silah sistemlerinin” gelişmesini ABD ve diğer ülkelerin yaptırımlarının tetiklediği gerçeği madalyonun sadece bir yüzüdür. Diğer yandan, bu birikimin şu anda NATO ittifakına entegrasyonundaki kararlılık ve imzalanmakta olan ortaklık anlaşmaları ile yeni projeler, “yerli ve milli silah sistemlerinin” ortaya çıkışında Kanada, İngiltere gibi ülkelerin rolünü daha fazla mercek altına almamızı gerektirmektedir. Bu rol sıradan bir ticari arayışın ötesinde stratejik bir hesabın ürünü olarak da değerlendirilebilir.
21. AKP ve sermaye sınıfı açısından “başarılı” geçen zirve halkımız ve ülkemiz için büyük tehlikeler barındırmaktadır. Bu tehlikelerin başına, zirvenin başarısızlıklarından ya da çözülemeyen sorunlardan kaynaklı riskleri ve belirsizlikleri yazmakta yarar vardır. Yukarıda bu sorunlardan bazılarına işaret ettik. Ancak ülkemiz açısından en büyük sorun sıcak çatışmaların içine çekilme olasılığımızdır. Ukrayna Savaşı ve İran’a dönük saldırganlık NATO’nun merkez gündemine dönüşmüştür. Bu bağlamda Türkiye resmen taraf olmuştur. Her iki çatışmanın da nereye evrileceği belirsizdir. AKP iktidarı iki komşu ülkeyle ilişkilerini bu belirsizliğin içinde bonkörce harcamaktadır.
22. Bir süredir iktidarın yetkili isimlerinin ve AKP medyasının Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne dönük dostça olmayan bir tavır sergilemesi, şimdilik sembolik bir önem taşısa da, iktidarın aynı doğrultudaki fiili adımları için kamuoyunu hazırlama amacı taşıdığından ciddiye alınmalıdır. ��lginç olan, söz konusu iki ülkenin Türkiye’ye dönük yaklaşımlarında bu tavır değişikliğini açıklayacak herhangi bir değişimin gözlenmemesidir. Türkiye’nin Çin ve Rusya’yla ilişkilerinin bozulmasının ülkemiz ve halkımız için bir dizi olumsuz sonucu olacaktır.
23. ABD ve NATO’nun Ukrayna ve İran’da istediğini elde etmesinin önünde aşılması güç engeller vardır. Bu engeller kendisini daha açık bir biçimde hissettirdiğinde bunun Türkiye’ye faturasını silah tekelleri ve bir bütün olarak sermaye sınıfı değil, halkımız ödeyecektir.
24. Zirve sırasında basına yapılan açıklamalarda ve sonuç bildirisinde hiç bahsi geçmese de Türkiye’de kurulacağı yetkililer tarafından ilan edilen yeni NATO karargâhlarının Türkiye’nin daha fazla gerilimin doğrudan tarafı haline gelmesine yol açacağı açıktır. Bu karargahlardan birinin Boğazlarla ilgili olması konunun vehametini artırmaktadır. İktidarın Montrö Sözleşmesi’ni sağından solundan çekiştiren, onu NATO çıkarlarına kurban edecek davranışlar içine girmesi son derece tehlikelidir.
25. AKP’nin Yeni-Osmanlı stratejisini ABD ve NATO himayesinde hayata geçirmeye çalışması bir başka tehdittir. Bu tehdit yalnızca içeride Cumhuriyet’le bütün bağını koparmış bir gerici yapı için uygun bölgesel ortamın şekillenecek olmasından kaynaklanmamaktadır. ABD yetkililerinin Osmanlı övgüleri, monarşi çağrıları yalnızca 1923’ten alınmak istenen intikamın değil, bu bölgeyi daha kolay kontrol altında tutma isteğinin ifadesi olarak değerlendirilmeli. Burada imparatorluk özlemiyle hareket eden bir Türkiye’nin NATO şemsiyesinde etkisini artırması, hatta sınırlarını genişletmesi aynı zamanda daha kırılgan hale gelmesi anlamına gelecektir ve dağılma dinamiklerini de harekete geçirecektir. Büyüme ve küçülme, şişme ve dağılma diyalektik bir bütünlük oluştururken her durumda “savaş” demektir. Emekçi halk üzerine çöküşü benzersiz olacak bu yıkım aynı zamanda ülkemiz açısından bir varoluş meselesine de dönüşecektir.
26. Yeni-Osmanlıcılığın gözünü diktiği geniş coğrafya çok sert bir rekabete sahne olmaktadır. Bu rekabetin kontrolden çıkması her an için mümkündür. İran’ı bir kenara koyarsak, bu coğrafyada Türkiye ABD’nin diğer müttefikleri olan Yunanistan ve İsrail ile ortaklık ve düşmanlık arasında gidip gelmektedir. Dostluk ve düşmanlıkları kâr arayışının belirlediği, ülkelerin dış politikasına sermaye sınıfının çıkarlarının hâkim olduğu bir dünyada yurttaşlarımız bu sözde dostluklardan da düşmanlıklardan da zarar görmektedir. Emperyalist dünyada dostluklar başka düşmanlıkların habercisidir. Yeni-Osmanlıcılık ülkemizi içerde karanlığa dışarıda ise kaotik çatışmaların içine sürüklemektedir.
27. NATO’nun yarattığı tehlikeler ortadayken düzen siyasetinin birkaç kişisel tavır dışında bütünüyle NATO’cu bir konumlanış içinde olması, emperyalizmle ve onun NATO gibi örgütleriyle mücadelenin sınıfsal bir temele oturması gerektiğinin bir başka kanıtıdır. NATO yalnızca ABD merkezli bir emperyalist ittifak değil aynı zamanda sermaye egemenliğinin uluslararası alandaki jandarmasıdır. Piyasa ekonomisinin karşısına dikilmeksizin NATO’nun karşısında durulmayacağını düzen muhalefeti zirve sırasındaki suskunluğu ile bir kez daha ve onursuz bir biçimde göstermiştir.
28. Türkiye Komünist Partisi’nin NATO’ya karşı yıllardır sürdürdüğü mücadele ve bu tehlikeli örgütü yurttaşlarımızın gündemine sokma gayreti bütün bu gerçeklerle ilişkilidir ve ülkemizi çokuluslu tekellerin, holdinglerin, emperyalistlerin tahakkümünden kurtararak bağımsız, egemen ve sosyalist bir Türkiye yaratma kararlılığının ifadesidir. Partimiz “protesto”cu ya da “muhalif” bir kimlikle değil, eşitlik ve adalet arayışı içinde hareket etmiş, zirve sırasında onca baskıya rağmen onurlu bir duruş sergilemiştir. Bu duruş ancak ülkemiz NATO’dan NATO da ülkemizden çıkınca gerçek anlamını bulacaktır. O güne kadar NATO’ya karşı mücadelemizden zerre taviz vermeyeceğiz. İşçi ve emekçileri, yurtsever aydınlarımızı bu mücadeleye güç vermek için TKP saflarına çağırıyoruz.
soL Haber yeni hesabıyla X’te
NATO Zirvesi’yle birlikte soL Haber, sistematik bir baskıyla karşı karşıya. Yaklaşık 17 yıld��r kullandığımız X hesabımız, Türkiye’de erişime engellendi.
Ayrıca, soL Haber hakkında “kamu düzenini bozmayı hedefleyen provokatif paylaşımlar yaptığı” isnadıyla soruşturma başlatıldığına dair iddialar dile getirilmeye başlanmıştır.
soL, bu baskılara karşı hukuki alanda gerekli adımları atmak üzere hazırlıklarına başlamıştır.
soL Haber’e yönelik, “toplumsal kaos amaçlamak” gibi suçlamaların hiçbir gerçekliği olmadığı açıktır. Aksine suçlamayı yöneltenlerin haksızlık ve zayıflıklarını örtmek üzere bu iddialara başvurdukları anlaşılmaktadır.
Kamuoyunu, dostlarımızı, okurlarımızı soL’la dayanışmaya çağırıyoruz.
En önemli dayanışma, soL’a abone olmak, bizzat omuz vermektir.
soL’u susturma girişimi başarısızlığa mahkumdur.
Sesimizi yükselteceğiz. Sizin desteğinizle. Hep birlikte.
➡️ https://t.co/cNqf9iJVWs
Komünist Bakış yeni bölümüyle bu akşam @soLTVkanal Youtube kanalında.
📌NATO zorbalığı ve onurlu duruş
Yayını kaçırmamak için soLTV'ye abone olmayı ve bildirimleri açmayı unutmayın.
Ankara’da, Kocaeli’nde, Soma’da gözaltına alınan 145 TKP’linin derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz. NATO’culuğa karşı çıktıkları için gözaltına alınan, tutuklanan tüm devrimciler için de aynı talebi yineliyoruz.
NATO’ya hayır demek değil, NATO’culuk suçtur!
“NATO’yla mücadele bir suç değil bir sorumluluktur” demiştik. AKP iktidarı ise, Filistin’de katliam sürerken, İran’a dönük ABD-İsrail saldırganlığının nereye evrileceği belli değilken, Ukrayna’daki savaşın kapsamının genişlemesi gündemdeyken NATO’yu protesto etmeyi suç olarak tanımlamaya çalışıyor.
Bunu kabul etmeyeceğimizi de söylemiştik. Darbelerin, siyasi cinayetlerin, katliamların, işgallerin arkasındaki güçlerden biri olan NATO bakanlık ya da valilik kararnameleri ile temize çıkartılamaz. İnsanlık buna izin vermez, tarihsel gerçekler bu şekilde değiştirilemez.
Bu iktidarın temsilcileri ve yandaşları daha düne kadar 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin sorumluluğuyla ilgili olarak NATO’yu ve batılı emperyalist ülkeleri işaret etmekte, “artık eski Türkiye yok” diye övünmekteydi. Şimdi yine “artık eski Türkiye yok” diyerek ülkenin yurtseverlerini, devrimcilerini, komünistlerini ellerindeki NATO bayrağı ile korkutmaya çalışıyorlar.
Ülkemizin NATO’ya üye olduğu 1952’den bu yana bir değişiklik yok bu düzenin efendilerinin cephesinde. Bir taraftan vatan-millet edebiyatı yapıp diğer taraftan ABD başta olmak üzere emperyalist ülkelerin dümen suyunda bölge gücü olmaya çalışmaktan hiç vazgeçmediler. Biz de emperyalizme ve onun NATO başta olmak üzere bütün kurumlarına karşı mücadele etmekten vazgeçmedik. Gün geldi 6. Filo’ya karşı, gün geldi yabancı üslere karşı, gün geldi yanıba��ımızdaki işgal girişimlerine karşı, gün geldi savaşa karşı durduk, durmaya devam edeceğiz.
NATO zirvesi yaklaşırken tanık olduğumuz pişkinlik, zorbalık ve onursuzluğu kabul etmeyen, sesini çıkaran, eylem yapan herkes, her parti, her örgüt, her kesim Türkiye’nin üzerine yapıştırılmak istenen “kolektif işbirlikçilik” yaftasını yırtıp atmıştır.
TKP’nin dün Ankara’da Kızılay Meydanı’nda “NATO’ya karşı durmak bir görevdir” diyerek gerçekleştirdiği eylemin çok yaygın bir destek bulması iktidarın bütün çabalarına rağmen Türkiye’nin bağımsızlıkçı, anti-emperyalist damarlarının kurutulamadığının kanıtıdır.
Ancak mücadele sürüyor ve bilmeliyiz ki bu mücadele henüz başarının çok uzağında. Düzen partilerinin tamamının NATO’yu meşrulaştırmak için çabaladığı, halkımızın aklına on yıllardır NATO’nun Türkiye’nin güvenliğini sağladığı yalanının sokulduğu koşullarda 85 milyonluk bir ülkede binlerle sayılacak protesto gösterileri düzenlendi diye ya da yasak ve engellemeleri tanımadığımızı bir kez daha kanıtladığımız için rahatlayacak değiliz.
Tarihe ve topluma not düşüyoruz ama asıl görevimiz tarihin akışını değiştirmektir. Türkiye emperyalizmden, çokuluslu tekellerden, sömürüden arındırılıncaya kadar mücadeleye devam edeceğiz.
Ankara’da, Kocaeli’nde, Soma’da gözaltına alınan 145 TKP’linin derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz. NATO’culuğa karşı çıktıkları için gözaltına alınan, tutuklanan tüm devrimciler için de aynı talebi yineliyoruz.
NATO’ya hayır demek değil, NATO’culuk suçtur. Bunu kimse unutmasın.
Polis şiddeti sonucunda yaralanan bütün partili arkadaşlarımıza geçmiş olsun diyor, dayanışma gösteren tüm dostlarımıza teşekkür ediyoruz.
“NATO’yla mücadele bir suç değil bir sorumluluktur” demiştik. AKP iktidarı ise, Filistin’de katliam sürerken, İran’a dönük ABD-İsrail saldırganlığının nereye evrileceği belli değilken, Ukrayna’daki savaşın kapsamının genişlemesi gündemdeyken NATO’yu protesto etmeyi suç olarak tanımlamaya çalışıyor.
Bunu kabul etmeyeceğimizi de söylemiştik. Darbelerin, siyasi cinayetlerin, katliamların, işgallerin arkasındaki güçlerden biri olan NATO bakanlık ya da valilik kararnameleri ile temize çıkartılamaz. İnsanlık buna izin vermez, tarihsel gerçekler bu şekilde değiştirilemez.
Bu iktidarın temsilcileri ve yandaşları daha düne kadar 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin sorumluluğuyla ilgili olarak NATO’yu ve batılı emperyalist ülkeleri işaret etmekte, “artık eski Türkiye yok” diye övünmekteydi. Şimdi yine “artık eski Türkiye yok” diyerek ülkenin yurtseverlerini, devrimcilerini, komünistlerini ellerindeki NATO bayrağı ile korkutmaya çalışıyorlar.
Ülkemizin NATO’ya üye olduğu 1952’den bu yana bir değişiklik yok bu düzenin efendilerinin cephesinde. Bir taraftan vatan-millet edebiyatı yapıp diğer taraftan ABD başta olmak üzere emperyalist ülkelerin dümen suyunda bölge gücü olmaya çalışmaktan hiç vazgeçmediler. Biz de emperyalizme ve onun NATO başta olmak üzere bütün kurumlarına karşı mücadele etmekten vazgeçmedik. Gün geldi 6. Filo’ya karşı, gün geldi yabancı üslere karşı, gün geldi yanıbaşımızdaki işgal girişimlerine karşı, gün geldi savaşa karşı durduk, durmaya devam edeceğiz.
NATO zirvesi yaklaşırken tanık olduğumuz pişkinlik, zorbalık ve onursuzluğu kabul etmeyen, sesini çıkaran, eylem yapan herkes, her parti, her örgüt, her kesim Türkiye’nin üzerine yapıştırılmak istenen “kolektif işbirlikçilik” yaftasını yırtıp atmıştır.
TKP’nin dün Ankara’da Kızılay Meydanı’nda “NATO’ya karşı durmak bir görevdir” diyerek gerçekleştirdiği eylemin çok yaygın bir destek bulması iktidarın bütün çabalarına rağmen Türkiye’nin bağımsızlıkçı, anti-emperyalist damarlarının kurutulamadığının kanıtıdır.
Ancak mücadele sürüyor ve bilmeliyiz ki bu mücadele henüz başarının çok uzağında. Düzen partilerinin tamamının NATO’yu meşrulaştırmak için çabaladığı, halkımızın aklına on yıllardır NATO’nun Türkiye’nin güvenliğini sağladığı yalanının sokulduğu koşullarda 85 milyonluk bir ülkede binlerle sayılacak protesto gösterileri düzenlendi diye ya da yasak ve engellemeleri tanımadığımızı bir kez daha kanıtladığımız için rahatlayacak değiliz.
Tarihe ve topluma not düşüyoruz ama asıl görevimiz tarihin akışını değiştirmektir. Türkiye emperyalizmden, çokuluslu tekellerden, sömürüden arındırılıncaya kadar mücadeleye devam edeceğiz.
Ankara’da, Kocaeli’nde, Soma’da gözaltına alınan 145 TKP’linin derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz. NATO’culuğa karşı çıktıkları için gözaltına alınan, tutuklanan tüm devrimciler için de aynı talebi yineliyoruz.
NATO’ya hayır demek değil, NATO’culuk suçtur. Bunu kimse unutmasın.
Polis şiddeti sonucunda yaralanan bütün partili arkadaşlarımıza geçmiş olsun diyor, dayanışma gösteren tüm dostlarımıza teşekkür ediyoruz.
soL Haber'in 925 bin takipçili X hesabına, 5651 sayılı Kanun'un 8/A maddesi kapsamında "milli güvenlik ve kamu düzeninin korunması" gerekçesiyle erişim engeli getirilmişti.
Erişim engeli X tarafından uygulandı. Sol Haber'in X hesabı Türkiye'den 'görünmez' hale getirildi.
Türkiye'nin onurlu, yurtsever, devrimci insanlarını ayağa kalkmaya davet ediyoruz.
Aşağılanmayı ve kirli savaş pazarlıklarının parçası olmayı kabul etmeyelim.
Kahrolsun emperyalizm kahrolsun NATO!
https://t.co/Hfy2VJIcqP
Bugün Adana’da İller Bankası kavşağında yüzlerce yurttaşın katılımıyla coşkulu bir 1 Mayıs kutladık.
1 Mayıs mitingimize katılan tüm dostlarımıza teşekkür ediyoruz, partimize gönüllü üye olan yeni yoldaşlarımıza hoş geldin diyoruz.
Yaşasın 1 Mayıs, yaşasın sosyalizm!
Daha dün Şanlıurfa’da bir lisede düzenlenen ve 16 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan silahlı saldırıya karşı öğretmenler bugün sokakta ses yükseltirken, bir saldırı haberi de Kahramanmaraş’tan geldi.
Şu ana kadar bir öğretmen ve üç öğrencinin hayatını kaybettiği, 20 öğrencinin ise yaralandığı duyurulan bu katliamın sorumluları bellidir.
Eğitimi tarikat ve cemaatlere terk eden; okulların çetelerin oyun alanı haline dönüşmesine göz yuman AKP iktidarı ve Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin yaşananların asıl sorumlusudur.
Şanlıurfa’daki saldırı sonrası sessizliğini koruyup, ancak ölümler gerçekleştikten sonra Maraş’a doğru yola çıkma zahmetinde bulunan Bakan Yusuf Tekin bir dakika dahi o koltukta oturmamalı, derhal istifa etmelidir!
İktidarın güvenlikten anladığı hakkını arayan emekçiyi, gerçeği yazan gazeteciyi, eleştiren siyasetçiyi, tepkisini dile getiren yurttaşı bastırmak; eğitimden anladığı laikliğin üzerinde tepinmek olunca ve bütün kanallarda kan damlayan diziler yayınlanınca sonuç bu olur.
TKP 1 Mayıs için çağırıyor
Türkiye Komünist Partisi işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ta Adana, Ankara, İstanbul ve İzmir’de olmak üzere, dört ayrı merkezde miting düzenlemeye karar vermiştir. İşçi sınıfının kapitalist sömürü ve emperyalist barbarlık karşısında devrimci ve cumhuriyetçi bir meydan okuyuşun öncü gücü haline gelmesi bugünün ertelenemez temel görevidir.
1 Mayıs emekçi halkın bu görev doğrultusunda irade gösterdiği, enerji ve umut çoğalttığı, örgütlendiği bir gün olmadığı sürece anlamsızlaşmaya mahkumdur.
Ne yazık ki, Türkiye’de 1 Mayıslar anlamsızlaşma tehlikesi ile karşı karşıyadır.
Sendika konfederasyonlarının uzun yıllar boyunca 1 Mayısların kutlanması için gösterdiği çabayı yok saymak, hükümetlerin baskısı karşısında gösterdikleri kararlılığa karşı haksızlık yapmak niyetinde değiliz. Ancak bu emek ve mücadeleye gölge düşüren tutum ve davranışlar da yıllar içinde ne yazık ki kalıcılaştı ve 1 Mayıslarda belirleyici olması gereken işçi sınıfının bağımsız ideolojik ve siyasal kimliği iyice silikleşti.
Konfederasyon ya da bağlı sendika yönetimlerinin siyasal tercihlerine kimse karışamaz. Ancak birleşik ve kapsayıcı bir 1 Mayıs düzenlemek doğrultusunda irade ortaya koyanların 1 Mayıs’ın evrensel ilkelerine uygun bir içerik hazırlamaları ve katılımcı örgütlere eşit mesafede durmaları gerekmektedir. Bütün çağrılarımıza, açıklamalarımıza, görüşmelerimize rağmen 1 Mayıslarda CHP ve bazen de DEM’li siyasetçilere konuşmacı olarak yer açılması, bazı kentlerde miting düzenleyicilerinin CHP seçim otobüslerini kürsü ve propaganda aracı olarak kullanması basit bir özensizliğin ürünü değil, Türkiye’de sendikal hareketin içine düştüğü durumla ilgilidir. Türkiye Komünist Partisi’nin CHP’nin 1 Mayıslara katılımından rahatsızlık duymadığı herhalde açık olmalıdır. Tersine, partimiz CHP’nin 1 Mayıslara daha büyük bir kitle ile katılmasını arzu etmektedir. Ancak TKP büyük bir ciddiyet, kararlılık ve yüksek katılımla parçası olduğu işçi sınıfının mücadele gününde, hangi gerekçeyle olursa olsun, kapitalist sömürü düzeni ve emperyalizmle sorunu olmayan siyasetçileri dinlemek ya da onların sahne şovlarını izlemek zorunda değildir. 1 Mayısların düzen partilerinin işçi sınıfının çıkarlarıyla ilgisi olmayan gündemlerine bağımlı hale getirilmesinin bir diğer sonucu Taksim Meydanı ile 1 Mayıs arasındaki tarihsel ilişkinin değer yitirmesidir. Taksim, Türkiye’de 1 Mayıs’ın ilk kez kitlesel ve merkezi olarak kutlandığı alandır. Bu alanda yüz binlerce emekçi toplanmış işçi sınıfının taleplerini dile getirmiş, halaylarla, türkülerle umut tazelemiştir. Diyarbakır'dan, Çukurova’dan, Trabzon’dan, İzmir ve Ankara’dan saatlerce yolculuğu göze alarak toplanan işçilerin oluşturduğu güçlü irade bir yıl sonra burjuvazinin kalleşçe provokasyonu ile kana bulanmış ve işçiler bu katliama 1978’de daha büyük bir kararlılıkla ve birleşik bir 1 Mayıs için Taksim’e akın ederek yanıt vermiştir. Bunun ardından gelen yasaklama ve baskı dönemlerinde Taksim doğal olarak bir mücadele alanına dönüşmüştür. Partimiz yıllar boyunca Taksim’in 1 Mayıs Alanı olarak işçi sınıfına açılması için sürdürülen mücadelenin parçası olurken, birkaç kez iktidarların yasakçı tutumunun örgütlü bir iradeyle delinebileceğini göstermiştir.
Öte yandan 1 Mayıs’ın bir alan inatlaşmasına indirgenmesi, tam da iktidarların istediği bir olgudur. 1 Mayıs, işçi sınıfının enerji topladığı, çoğaldığı, kendine güven tazelediği ve toplumun diğer kesimlerinin işçi sınıfı gerçeğini bir kez daha gördüğü bir gün olmak durumundadır. Taksim gündeminin bağlamından kopması, giderek kimi popüler kişilerin “görüntü verme” işlemine dönüşmesi işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma ruhunu güçlendirmemektedir. Her yıl ortaya atılan ve sonrasında hakkı verilmeyen “Taksim kararlılığı” bir noktadan sonra inandırıcılığını yitirmekte, daha da önemlisi başka alanlarda düzenlenen eylem ve etkinlikleri peşinen değersizleştirmektedir. Taksim Meydanı’nın işçi sınıfına açılması konusunda iktidar üzerinde kurulacak sistematik baskı kadar, işçi sınıfının bu talebin karşısında durulamayacak bir siyasal ve toplumsal ağırlık kazanması da önem taşımaktadır. Taksim Meydanı, 1970’lerde, İstanbul’un değil, Türkiye’nin 1 Mayıs Alanı’ydı. Bugün bu yaklaşımın terk edilmesi, “teknik” zorluklarla değil siyasal ve ideolojik gerilemeyle açıklanmalıdır. Bu anlamda, 1 Mayıslarda önceliğimiz işçi sınıfının çıkarlarını temsil eden birleşik ve bağımsız bir kuvvetin vücut bulmasını sağlamak olmalıdır. Taksim’in bir daha sermaye tarafından işçi sınıfına kapatılamayacak bir biçimde yeniden kazanılması da ancak bu çabanın sonucu olarak mümkün olacaktır. Böylesi bir birlik ise, protokol açıklamalarla, “biz Taksim’deyiz, herkese çağrımızdır” diye ilan edip 1 Mayıs’a kısa bir süre kala başka bir alanı miting adresi olarak göstererek sağlanamaz. 1 Mayıslar işçi sınıfın sözünün ve eyleminin sömürücü sınıflar dışında bütün topluma umut verdiği bir gün olmalıdır. TKP’nin bütün çabası bu yöndedir. Partimizin önümüzdeki yıllarda işçi sınıfının örgütlenmesine, siyasal ve toplumsal gücüne katkı koyacak, düzen partilerinin gölgesinden kurtulmuş ve alınan kararların arkasında durulacak birleşik ve kapsayıcı 1 Mayıslar için elinden gelen katkıyı koymanın yollarını arayacağından kuşku duyulmamalıdır.
2026’da ise TKP, Türkiye’nin devrimci, yurtsever, cumhuriyetçi birikiminin ve en önemlisi işçi sınıfının öncü kesimlerinin 1 Mayıslarda boynunun bükük durmaması, tersine 1 Mayıs’ın hemen ertesinde daha büyük bir umut ve kararlılıkla mücadeleye devam etmesi için sorumluluk almaktadır. Benzer kaygı ve yaklaşımlarla hareket eden siyasi ve sendikal yapıları bu sorumluluğu paylaşmaya, dört merkezde düzenlenecek 1 Mayıslara aktif bir biçimde katılmaya çağırıyoruz.
Kölelik Düzenine Boyun Eğmeyeceğiz
Mehmet Türkmen’i serbest bırakın.
BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, Gaziantep Başpınar Organize Sanayi Bölgesi’nde Sırma Halı işçilerinin anayasal haklarını savunduğu ve gerçekleri dile getirdiği için ...
İşçiler patronların kölesi değildir ve bu sömürü çarkı elbet kırılacaktır.
BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen derhal serbest bırakılmalıdır. Sırma Halı işçilerinin birikmiş tüm alacakları derhal ödenmelidir.
Başpınar işçileri boyun eğmeyecek!
Sırma Halı işçileri kazanacak!