@meleklerinpayi Aynı şeyi düşünmüşüz üstad. Yanıtlara verecek bir cevap yok, çünkü kamucu bir soruya verilen yanıtların çoğu gurmeci ve dolayısıyla nesnel olarak seçkinci şekilde lezzetli sandviç yarıştırmıș. Biz neden bu standart ve kaliteye bu fiyatlara sahip değiliz sorusuna yanıt yok.
Bir haftadır Londra ve Cardiff'teyim. Dün yarı maraton sonrası Cardiff'ten Londra'ya dönerken kahvaltımızı Pret'te yaptık ve koşucu arkadaşımla bunun üzerine uzun uzun konuştuk. Üstadın söylediğine yüzde yüz katılıyorum. Burkay bey, Avrupa standardında sandviç yarıştırmamıș ve çok basit bir soru sormuş. Ortalama üstü ve lezzetli bir standart, oldukça makul fiyat ve biz buna sahip neden değiliz? Bir standart da ben paylaşayım. Aşağıdaki fotoğraftaki tabelayı görünce merak edip içeriye baktım. Menüyü tüketen çok fazla insan vardı ve porsiyonlar fazlasıyla yeterli ve lezzetli görünüyordu. Soru: biz bu fiyata neden sadece çorbayı içebiliyoruz?
Londra dünya mutfağı çeşitliliği açısından bir cennet; özellikle de nefis Hint ve Uzak Doğu restoranları her yerde.
Ama inanın en özendiğim, keşke Türkiye'de olsa dediğim zincir Pret a Manger. Neredeyse her sokakta, caddede var ve günün herhangi bir saatinde peynirli, jambonlu, prosciuttolu, yeşillikli taze bir sandviçi, rengarenk kaseleri, meyve sularını, sağlıklı içecekleri çok uygun bir fiyata almak mümkün.
Tam da bir elektrikçinin gidip 4 sene üniversitede (lise de olur) Shakespeare, Dostoyevski, Marquez, Kafka, Kemal Tahir, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal ve dahi Peyami Safa da okuması lazım.
İnsanlık tarihi elit bir zümreye miras değildir.
Zülal Kalkandelen, aşağıdaki gönderisinde Korkut Boratav ve Yalçın Küçük'ü karşı karşıya getirerek yolunun Boratav'ın yolu olduğunu söylüyor.
Birincisi, Kalkandelen bir sosyalist değil; dolayısıyla yolu Boratav'ın yolu olamaz.
İkincisi, Boratav söz konusu röportajda “aydınlanmacı olmadan sosyalist olunamaz” diyor. (Kaynak: https://t.co/mIdTBrbUeq) bunu da Türkiye ortamında Kemalist Devrim'in temsil ettiğini söylüyor.
Üçüncüsü, Boratav bu konular gündeme geldiğinde "içererek aşma" kavramını kullanır yani Kemalist Devrim'in aydınlanmacı ve ilerici mirasını benimseyerek daha ileriye gitmek ve sosyalizme varmak... Bu bakış açısı Yalçın Küçük'ün "Kemalizm bizi geriye götürmez, biz Kemalizmden geriye düşmeyiz" tavrıyla uyumludur.
Dördüncüsü tarihsel TİP'li Yalçın Küçük'le dönemin Yön Dergisi yazarı Korkut Boratav arasında sosyalizm stratejileri arasında fark olsa da yakın bir dirsek teması da vardır, Yalçın Küçük bunu, kişi değil hareket düzleminde Sol Müdahale kitabında ifade eder. Ayrıca buraya alacağım iki yazısında da yöntem ayrılıklarının yanında amaç birliğini vurgulamıştır:
"Eskiler, böyle zamanlarda, bir havaya bakarlar ve bir de, kendi kendilerine, “rüzgar soldan esiyor” yollu mırıldanırlardı. Yön, bir rüzgardı ve Profesör Taner Timur, Profesör Korkut Boratav, ikisini yazıyorum, hâlâ rüzgardırlar. İkisi de benim kıvanç duyduğum devamlılıktırlar." (https://t.co/LAjmQRMDWM)
"Sonunda bildiriye son şeklini vermeyi Korkut ile bana emanet ederlerdi, sanki biz hem pek vezin sahibi ve hem de uç başlarıydık. Hepsinde anlaşırdık, "anti-kapitalist" ve "anti-emperyalist", ikimizde öyleydik. Peki nasıl, hangisi önce, ben "anti-kapitalist ve anti-emperyalist" diyordum, Korkut tersinden başlıyordu. Çok iyi arkadaştık ama iki keçi oluyorduk. Ne Kabataş'taki güzel öğretmenlerimiz, ne de Modalı kızlar; çaresiz kalıyorduk."
"Düşük ücret düzeni
Boratav'ın "Sınıflar" çalışmasından alıyorum: "1980'li yıllarda Türkiye burjuvazisi, Türkiye'yi 'düşük ücretli' bir ekonomiye dönüştürerek, dünya kapitalist sistemi ile bu konumda bütünleşmeye dönük bir strateji izledi." İşte özü budur. Hepsi budur. Ülkeyi yakan ekono-politik işte buradadır.
Seksene girerken, ben de iktisatçı olmuş ve ekonomiyi incelemiştim, ne çıkardığımı çok tekrarladım ve bir daha şudur: "Ordu gelecek, Erbakan'ı hapse atacak, daha dindar bir politika izleyecek." Yobazizmi tarif ediyordum ve düşük ücretli bir düzene bastırıyorlarsa, Erdoğan'ı buluyorlar, bunu haber veriyordum. İktisatçı habercidir."
Kalkandelen'in kafasındaki hayali karşıtlık gerçek değil, konuyla ilgili bilgisi yok ve olan da yüzeysel. Marksizm de bilmiyor ve sosyalistler üzerinden böyle bir taraflaşma yaratmaya çalışıyor.
Tarihsel olarak Demokrat Parti'den 12 Mart'a ve oradan da 12 Eylül'e uzanan, bu dönemeçlerdeki hâkim aktörlerin rengini verdiği, daha sonraki yıllarda da sırtını güç odaklarına yaslayan ama aynı zamanda uzun AKP yılları nedeniyle muhalif olmak zorunda kalan melez bir Atatürkçülük türü var. Bunlar elbette gerçek anlamda devrimci, cumhuriyetçi ve sosyalizmle dostane ilişkileri olan Atatürkçülerden, Kemalistlerden oluşmuyor. O arkadaşlarımı tenzih ediyorum. Kastettiğim, çeşitli düzlemlerdeki konum ve dayanaklarını kaybettikten ve AKP iktidar mevzilerine oturduktan sonra muhalif ve sol saflarda boy gösteren ancak hakiki anlamda emekçi halkın devrimci programının olası gerçekliğine inancı olmayan, inancı olmak bir yana ona yan gözle bakan, emperyalizmle programatik bir sorunu olmayan, retorik icabı antiemperyalist görünen, çok laik olduğu imajı veren ancak laikliğin de içinde olduğu tek mümkün moderniteye, toplumcu modernite programına dair bir kavrayıştan yoksun, bulduğu her fırsatta sosyalizme nefret kusan ancak bu nefretini, kurnazlık yaptığını sanarak Türkiye'deki sosyalist öncülerden çıkaran, kariyerine ve ben'ine düşkün, bekçi Atatürkçülüğü bu. Devrimci değil bekçi oldukları için, topluma Atatürk büstünün başında nöbet tutar gibi bir görüntü verip çok Atatürkçü, en Atatürkçü oldukları gösterisi yapıyorlar. Birikimsiz ve yetersiz oldukları için yüzeyde ve görünümde kalıyorlar; düşüncelerin, olguların, kitapların içsel bağlantılarını ve nedensel ilişkilerini kuramıyorlar; her tartışmada varlar ama aslında yoklar çünkü yaptıkları işin yarısı karşıdevrimcilerin ekmeğine yağ sürüyor, fırsat veriyor, cumhuriyetçileri bölme amacına hizmet ediyor. Mahallenin kabadayısı rollerine bürünüp sahte bir hakikat borazanlığı yapıyorlar ancak hakikatle de ilgileri yok. Atatürk gibi büyük bir devrimcinin onların korumasına muhtaç olduğunu sanacak kadar kıt fikirliler ve tam da bu nedenle kendilerine önemli misyonlar biçecek ve dev aynasında görecek kadar da gerçekle bağlarını koparmış durumdalar.
Madem söz konusu yolda ısrar ediyorlar, kendi adıma bundan böyle bu noktada duranlara karşı aynı sertlikte mücadele edeceğimi söyleyeyim. Mesele tek başına sosyalizmin Türkiye'deki öncülerine kara çalınmasından rahatsızlık duymak değil; Atatürk gibi büyük bir devrimciyi bunların istismar aracı olmaktan çıkarmak, bekçi Atatürkçülerinin Atatürkçü kitlelerin temsilcisi gibi görünme yanılsamasına son vermektir.
Önce "orducu sosyalist"liğin ustaca çizilmiş resmi gibi bir cenaze, şimdi de Ekrem İmamoğlu'ndan "emperyalizme karşı dövüşen sıra neferi" temalı başsağlığı mektubu. Hoca'nın varlığı gibi yokluğu da derin izler bırakmaya devam ediyor:)
Ekrem İmamoğlu'ndan Yalçın Küçük mektubu
"Sayın Temren Küçük; Ülkemizin en kıymetli, en üretken aydınlarından kıymetli eşiniz Yalçın Küçük’ün vefatından büyük bir üzüntü duydum.
Yalçın Küçük; aydın olmanın getirdiği sorumlulukla doğru bildiğini söylemekten asla çekinmedi. Hayatı boyunca emperyalizme karşı mücadele etmiş, sınıf mücadelesinin neferi olmuş gerçek bir devrimciydi. Onun her zaman sorgulayan, itiraz eden, eleştiren aydın bakışı; eserleriyle birlikte bize bıraktığı en değerli mirastır. Eserleri yıllar sonra bile düşünce dünyamızı şekillendirmeye ve referans olmaya devam edecektir.
Merhuma Allah’tan rahmet, başta siz değerli ailesi olmak üzere tüm sevenlerine baş sağlığı diliyorum."
https://t.co/4HBicmFWa5
Yalçın Küçük, “Kemalizm bizi ileriye götürmez, biz Kemalizmden geriye düşmeyiz” diyerek hem aşmak istediğini hem geri düşme sınırını tarif etmişti. “Biz sosyalisttik AKP bizi tekrar Kemalist yaptı” diyerek kendi cephesini tanımladı. Kırmızı atkısının üzerine Lenin’in ve Mustafa Kemal’in kalpağını taktı. Yıktığı zihin köprülerini yeniden kurdu.
Şimdi Ankara’da biz bir tabutu omuzluyoruz. Bize “çalışmak piknikte bir bebek nöbeti kadar olmalı” dediği bir düzenin gerçekleşmemiş ütopyasını bıraktı. Çelmeyle düşürülen Cumhuriyeti eşitlikçilerin koluna girerek kaldırdığı yarım kalmış bir yürüyüşü bıraktı. Jandarma aracında sallanırken bile vazgeçmediği kahkahasını bıraktı. “Oynamıyoruz” diye masaya vurduğu “beş taş”ı bıraktı.
https://t.co/M7wReH67uQ
Dünden beri bir insan nasıl ölümsüzleşir diye düşünüyorum. Yalçın Küçük'ün bizimle yaşadığı örnekler geliyor aklıma. Birini anlatayım: Geçenlerde gittiğim Bedri Rahmi Eyüboğlu sergisinde Aşık Veysel portresi görünce aklıma hoca geldi. İbrik resmine bakınca gülme tuttu. NATO rölyefi önünde dururken, hoca sonsuz haklıydı, dedim içimden. Böyle bir yeteneğin elinden bu ayıp mı çıkmalıydı... Yalçın Hoca ile gezdik, durduk.
Arada kafamızda onunla tartışacağız, ona itiraz edeceğiz. Ama muhakkak onunla da bakacağız, yazacağız, konuşacağız.
İyi ki, iyi ki geçti bu dünyadan. O olmadan çok eksik olurduk.
Alev Alatlı ile “Aydın Üzerine Tezler” kitabını tartıştığı programda Alatlı şöyle der;
“Sizinki eleştiri değil, sizin elinizde bir balta var.”
Yalçın Küçük şöyle yanıt verir;
“O baltayı babam vermedi bana, ben kazandım, ben yaptım, ben bileyledim.”
Baltamızı nasıl bileyleyeceğimizi ondan öğrendik. İyi ki bu topraklarda doğdun ve iyi ki bizim için ürettin hocam.
"Türkiye aydınının en büyük yoksulluğu anarşist damarının hiç olmamasıdır. Bugün resmî ağızlardaki 'anarşist' suçlamasını ciddiye alanın olmayacağını umut ediyorum; Türkiye'ye felsefî anlamda hiçbir anarşistin uğramadığı kesindir.
Anarşist damarı olmayan bir düşünce ortamında marksizmi yerleştirmeye ve sosyalizmi kurmaya çalışıyoruz; aşılması imkânsız değilse bile çok büyük bir çabayı gerektiriyor. Anarşist kökü olmayan bu toplum, reddetmeyi hiç tanımıyor.
Türkiye aydını reddi hiç bilmiyor."
Yalçın Küçük
Şöyle bir durum var: Bugün 18 yaşında olan yani üniversiteye giden insanlar, Nazlı Ilıcakların AKP iktidarı döneminde yaptıklarını bilmeyebiliyor. Çünkü ya doğmamış ya da çocuk yaşta olabiliyor.
Ilıcak gibiler de bu gerçeği bildiği için tarihi yeniden yazabiliyor.
İşte tam da burada karşısındakinin arşivi hatırlatması, o politik hafızaya ya da bilince sahip olması gerekiyor. Ki doğru soruları sorabilsin.
İşimiz zor Ahmet Abi. Memleket dağılmış pazar yerleri gibi, mendil kanıyor…
O satırlar, 2013 yılında çıkan “Bal Tuzağı/Bel Altı İstihbarat” adlı kitapta yazıyor. Yazan ise tanıdık bir isim: Cevheri Güven. Okuru, Fethullahçıların TSK’yi tasfiye için kurguladığı kumpaslardan Askeri casusluk davasına bu alçakça yalanları öne sürerek inandırmaya çalışıyor.
Cevheri Güven’in fuhuşla ve üst rütbeli komutanlara pazarlanmakla suçladığı kız öğrenciler kim biliyor musunuz? Yanıtı, Cevheri Güven’in kitabında sık sık referans verdiği Zaman gazetesinden okuyalım: “Çetenin fuhuş elemanı olarak kullandığı 18 kadın askerden 13’ünün Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden (ÇYDD) burs aldığı tespit edildi. Albay İ.S’nin bilgisayarından çıkan bilgiler ise ÇYDD’li kızların özellikle seçildiğini ortaya koydu.”
Cumhuriyet’te, Arka Bahçe’de yazdım 👇🏼
https://t.co/n7KRzVSJWa
Artırıyorum, hatta bu şablonla Hitler'i aklamak çok daha kolay olabilir zira Hitler Almanya'nın halk tarafından seçilmiş ve Cumhurbaşkanı tarafından atanmış Şansölyesiydi, sadece burdan bakarsak, seçimlerle ve yasalarla tasdikli bir meşruiyeti vardı.
Tuğçe Tatari harika bir whitewashing taslağı hazırlamış. Yazıda Abdullah Öcalan geçen yerlere Adolf Hitler koysanız da oluyor mesela. Aklamak istediğiniz kim varsa onu ekleyip kullanabilirsiniz 🫧🧽💦
Meslektaşlarımıza yönelik suç isnadları (ki bizatihi mesleki faaliyetleri nedeniyle hedef alınmaları bir yana) göz önüne alındığında, bu soruşturmanın, neden ana soruşturma dosyası üzerinden yürütüldüğünü adliyede tartışmıştık. Nedeni şimdi daha iyi anlaşılıyor:
Birincisi, mevcut müdafiileri fiilen görev yapamaz hale getirmek;
İkincisi İBB dosyasını "Savunulamaz" bir dosya haline getirip avukatlara "Savunan yanar" mesajı vermek.
Yakın dönemde adil yargılanma hakkının bu düzeyde hedef alındığı, savunma hakkının yargı eliyle ve zorla gasp edildiği başka bir dönem yaşamadık.
📌Bilindiği üzere 2 gün önce İBB soruşturması kapsamında Av. Kazım Yiğit Akalın @akaliny ve Av. Yiğit Gökçehan Koçoğlu @ygokcehank meslektaşlarımla birlikte mesleki faaliyetlerimiz suçlama gerekçesi gösterilerek göz altına alındım ve bu kapsamda hakkımda yurtdışına çıkış yasağı verildi.
📌Bugün yapılan operasyonda gözaltına alınan Murat Ongun’un eşi Gözdem Ongun’la görüşmek için Mali Şube’ye gittiğimde bana aynı dosya kapsamında şüpheli olduğumuz için @akaliny ve @ygokcehank ile birlikte, herhangi birinin müdafiliğini yapamayacağımız yönünde Savcılık talimatı olduğu, bu nedenle kimseyle görüşemeyeceğim bilgisi iletildi.
📌Bu kapsamda Murat Ongun’un da müdafiliğine devam edemeyeceğim anlaşılıyor…
Bu bana ya da Murat Ongun’a değil Savunma Hakkına yönelik bir engellemedir. @istbarosu@barolar