Ama bir kere kırılmıştım. Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi.
Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar çok inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. Ona kızgın değildim. Ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkân olmadığını hissediyordum.
Dünyanın neresinde olursa olsun insan onuruna ve varoluşuna yakışmayan bir muameleyi ve insanlığa sığmayan bir zulmü görmezden gelmek İnsanlığı Öldürür.Vicdanı Öldürür.
Şayet insanlık ve vicdan hâlâ yaşıyorsa;
Yıkılsın bu Bezirgan saltanatları,
Kan uykuları ve tüm zalimlikleri
Nereye baksan acı, nefret, gözyaşı…
Ve bunlardan daha acı olan şey insanlığın susması. Tabi yaşıyorsa hâlâ…
Olanlara bakmamak ya da bakıp görmemek, duymamak. Ki vicdanı da böylece susturup bastırmak… Tabi yaşıyorsa hâlâ…
Bu paradoksal durumu en iyi ifade edenlerden biri de Zen ustası Dögen'dir:
“Buda’nın Yolu’nu çalışmak, kendini çalışmaktır. Kendini çalışmak, kendini unutmaktır. Kendini unutmak, sayısız şeyin seni gerçekleştirmesine izin vermektir.”
Chögyam Trungpa’ya göre hayal kırıklıkları kutlanmalıdır; çünkü yıkılan şey, gerçekliğine inandığımız kırılgan varsayımlardır.
Çünkü insan, kendisi ve dünya hakkındaki sabit yargılarını bırakmak, yani bildiklerini unutmak zorunda olan bir canlıdır.
"Bir şeylerden kaçar gibisin. Soluk soluğa ama hiçbir şey anlatmayacağına yemin etmiş gibi sakinsin. Gitmek istediğin belli bir yer yok ama kalmak istemediğinden artık eminsin. Sadece biraz olsun herkesin ve her şeyin susmasını istemişsin. Kendini duyabilmek için."
Bu sözler, evrenin ufacık ve önemsiz bir parçası olmamıza rağmen, sorumluluk bilinci taşıdığımız için aslında çok güçlü olduğumuzu gösterir.
Evren sağır ve dilsiz olabilir ama biz değiliz.
Absürt kelimesi “sağır” ve “dilsiz” sözcüklerinden türemiştir.
Aleksi Zorba, küçük oğlunun ölümünden sonra “bu dünyada bütün olanlar haksız, haksız, haksız!” diye yırtınır. “Ben, ufacık kurt, ben çıplak salyangoz Zorba, hiçbir şeyin altını imzalamıyorum!”
yarın, aynı Tanrılar öylesine bir tütüncü dükkânı almayı ya da civardaki kutu gibi bir evde emeklililğin tadını çıkarmayı hayal ettirebilir bana. Tek tek bütün hayallerimiz hep aynı hayaldir, çünkü hepsi sadece hayaldir.
Adalet nedir bilmez Tanrılar adaletli görünmek istiyorlarsa, gerçekleşmesi imkânsız da olsa düşlerimize dokunmasınlar, sıradan da olsa, bize iyi düşler versinler. Şimdi, yaşım henüz gençken, Güney Adaları’nı hayal edebilirim; ya da ulaşılmaz Hindistan’ları;⬇️
Sonuç olarak her ikisinden de nefret ettiğime göre tek çare seçim yapmamak, ama bazen ya düş kurmaya ya eyleme geçmeye mecbur kalıyorum ki, o zaman da ikisini birbirine karıştırıyorum.”
Alıntı Şuradan
Huzursuzluğun Kitabı
Fernando Pessoa
“Nefret ettiğim iki şey arasında seçim yapmak zorundayım
– ya aklımın tiksindiği düşleri seçeceğim ya da duyularımı dehşete düşüren eylemi; başka bir deyişle, hamurumda hissedemediğim eylem ya da şimdiye kadar hiç kimsenin mayasında olmayan düş.