1960'larda köylerden büyük şehirlere büyük bir göç dalgası yaşandı. Kente gelen kitlelerin şehir hayatına adapte olamaması nedeniyle, ortaya ne köylü ne de şehirli olan ara bir sınıf ardından da arabesk kültür çıktı.
Köylüler zamanını güneşe ve doğaya göre ayarlarken, şehirliler saate ve takvime göre yaşıyordu. Köylü domatesini kendi ekiyor, yoğurdunu evde yapıyorken şehirli marketten alıyordu. Köylüler birbirini tanırken, şehirliler yan komşusuna bile yabancıydı. Köylüler kalabalık ailelerle yaşarken, şehirliler apartmanlarda çekirdek aile olarak yaşıyordu.
Köylüler kente göç ettikten sonra apartman dairesinde şehirliler gibi yaşamak yerine, kendi köylerini kente taşımayı, yani mahalleler kurarak gecekondulaşmayı tercih ettiler.
Köyde imece usulü, takas ve güvene dayalı bir yaşam varken, parayla dönen şehir ekonomisinde dolandırıldılar. Köyden İndim Şehre filmi tam olarak bu konuyu işler.
Şehirliler sigortalı, maaşlı, düzenli mesaisi ve tatili olan insanlardı. Köylüler bu deneyime sahip olmadıkları için seyyar satıcılık, amelelik, hurdacılık gibi gündelik işlere yöneldiler. Şehirlerin göbeğinde tavuk besleyip domates ekmeye devam ettiler.
Artık ne köylülerdi ne de şehirli... Şehirliler takım elbiseyi modern şekilde taşırken, köylüler o takım elbisenin içerisine kazak giyip başlarına kasket taktılar. Kunduraların arkasına basıp terlik gibi kullandılar. Şehirliler kravat takarken, köylüler buna alışamadı ve gömleklerin düğmelerini açtılar. Çünkü şehirli kıyafetleri onlar için işlevsel ve rahat değildi.
Tüm bunların sonucunda şehirliler tarafından hor görülen, gecekondularda yaşayan ara bir sınıf ortaya çıktı.
Bu sınıf o kadar kalabalıktı ki siyasiler tarafından oy deposu olarak görüldü. Gecekondulara tapular dağıtıldı. Sanatçılar ise bu ezilmişliğin duygusunu kullanarak arabesk müziği yarattı.
Bu zorlukları ve acıları yaşayanlar şehirleşememiş köylülerdi ama parayı sinemacılar, müzisyenler, oyları ise siyasiler götürdü.
Peki, bu konunun Göztepe ile alakası ne?
Aslında tam da şu an, tribünde bu arabesk kültürü yaşıyoruz.
Göztepe o kadar büyük badireler atlattı, o kadar acı çekti ki, o günleri yaşayanlar bugünkü yapıya adapte olmakta zorlanıyor.
Eskiden başarısız yöneticilerin sırtından sopayı eksik etmiyorduk. Bugün ise sırf eski alışkanlıktan ötürü yönetimin sırtına vurmak için sabırsızca bekliyoruz.
Kombine, store, sportif başarı...
Konu ne olursa olsun en ufak bir olumsuzlukta sopa hemen yönetimin sırtına. Dün Mehmet Sepil'in sırtına, bugün Rasmus Ankersen'in sırtına. Aslında isimlerin önemi yok. Yarın Ahmet başkan olsa onun da sırtına.
1960'larda köylüler şehirde yaşıyordu ama kafa olarak köylü refleksleriyle hareket ediyorlardı. 2010'lardan sonra Göztepe taraftarı başarıya yürümeye başladı ama kafa olarak hala başarısız, sahipsiz, amatöre düşen Göztepe dönemini yaşamaya devam ediyor.
Bu yüzden bizim artık bu adaptasyonu, geçişi, dönüşümü sağlamamız gerekiyor.
Başarısız, transfer yasaklı, tesissiz, stadyumsuz, başkansız Göztepe'nin arabesk acısını yaşamaya devam mı edeceğiz? Yoksa sürekli üst sıralarda yarışan, Avrupalı, binlerce sporcusu, onlarca branşı olan ve en güzel günlerini henüz yaşamamış Göztepe'yi mi yaşacağız?
Ben ikincisini tercih ediyorum.