İlişki iki taraflı beslenen bir alan. Duygusal tatmin için de her iki kişinin emek, ilgi, güven, saygı konusunda dengeli biçimde birbirini beslemesi gerekiyor. Kadın da erkek de kendini hem değerli hem de güvende hissetmek ister. Özellikle sadakat ve incelik varsa erkekte kadın çiçek gibi açar, neşesi artar, aldığını fazlasıyla geri verir muhatabına, bereketlendirir o sevgiyi, ilgiyi… Hem çevresine, hem çocuklarına hem de eşine karşı yaklaşımı hep pozitif olur. Yine de kadın, her zaman bekleyen pozisyonda olmamalıdır bence, erkeğin de beklentileri karşılanmalı, ona sadece banka muamelesi yapmak sadece “hep beni mutlu etsin, hep beni el üstünde tutsun, ben kraliçe gibi hissedeyim” bencilliğinde ve beklentisinde yaklaşmak da adamı iter. Erkeği de nezaketle, sevgi ile, anlayış ve onu onore ederek beslemek lazım. İki kişinin en güzel yanlarını ortaya çıkarabildiği bir iklim olmalıdır ilişki, sağlıklı olanı budur.
Gerçekten merak ediyorum: Güvenilir, seküler ve biraz büyük bir insani yardım derneği var mı?
İsim verebilir misiniz?
İlla Afrika, Filistin, Doğu Türkistan, Ukrayna’da falan çalışmasına gerek yok.
Türkiye’de çalışma yapsa da olur. Var mı böyle bir yapı? Dindarların olmadığı, kendini başkalarına vakfeden insanların olduğu bir yer?
Cevabı ben vereyim. Öyle bir dernek yok.
Şu an bağış yapabileceğiniz, fakirlerin evlerine giren, onların sorunlarına gerçekten dokunan ortalama bir dernek yok. Var olan dernekler hep eğitim, kültür gibi üst yapı işlerle ilgili.
Neden mi? Seküler zihin dünyası size başkaları için bir şeyler yapmayı öğütlemez. Hiçbir ritüeli, pratiği başkaları için değildir. Bu hayattan maksimum zevki alabilmek için kendinizi düşünmelisiniz. Bunun da yeri sivil toplum değildir.
Sosyal sorumluluk çalışmaları da ya imajınız için ya da üniversitelere kabul almak için vardır. Ders olarak okutulur üniversitelerde.
Daha da ileri gideyim ortam yapmak için vardır bu çalışmalar. Genelde köy okuluna kütüphane yapmak, okul boyamak gibi güzel fotoğraf veren minnoş projeler yapılır. O projelerin tamamı da İHH’nın bir ilçe temsilciliği kadar değer üretir.
Haluk Levent tarafından dolandırılmış olmanızın sebebi de tam olarak budur. Hiç yardım çalışmasına katılmayan insanlar, en müşkül anda insanlıklarını hatırlayıp yardım edecek bir yer aradılar. Onda da Cenabı Allah nasip etmedi yardıma aracı bile olmanıza.
Bu teyzeyi görünce hüzünlendim. Çünkü neyi yitirdiğimizi bir kez daha fark ettim.
Bize yıllarca köklerimizden kopuk, tüketimi ve gösterişi merkeze alan, kapitalizmin kölesi olmuş, dayatılan imaja bedenini, ruhunu adayan; kendi sağlıklı doğal bedeninden bile tiksinen ve yapaylığa öykünen kadın modelleri “ideal” diye sunuldu. Oysa bizim medeniyetimizin kadın tasavvuru bambaşkaydı. Ayarlarımızla oynandı, önce köklerimiz kesildi ki yeniden yeşermeyelim, yeniden filiz vermeyelim.
İdeal kadın, çağın alkışladığı değil, Hakk’ın razı olduğu kadındır.
Kuşatandır, merhamet edendir, üretendir. Varlığını tüketmeye değil, bereket olmaya adar. Kendisi için yaşamaz; pişirdiğini paylaşır, kazandığını infak eder, düştüğü yeri yurt, girdiği evi huzur, dokunduğu gönlü vatan kılar.
Anadolu, ismiyle müsemma böyle anaların omuzlarında yükseldi. Onlar yalnız çocuk büyütmediler; insan yetiştirdiler. Yalnız ev kurmadılar; gönül kurdular, mahalle kurdular, medeniyet kurdular.
Bugün kaybettiğimiz şey yalnızca bir aile modeli değil; aynı zamanda bir irfan, bir ihlas ve bir diğerkâmlık ahlakıdır. Kanaatimce, kadın analık vasfından, merhametin merkezinden ve hizmet şuurundan uzaklaştıkça Anadolu da manevi kudretinden uzaklaştı.
Diriliş de yine aynı yerden başlayacaktır. Dervişâne bir ihlasla yaşayan, halis niyetini Allah rızasına bağlayan, benliğini değil hizmeti büyüten, bulunduğu yere bereket olan analarla…
Çünkü bir medeniyet önce kadınların kalbinde kurulur; sonra evlere, sokaklara ve nihayet bütün bir vatana yayılır.
https://t.co/5TIhKXMGWS
Beklentisizlik ile öyle bir ahenk oluşturacaksın ki kendi dünyanda, ışığına bakanın gözleri kamaşacak ve sen bunu parlamak için yapmadığın için zaten parlayacaksın. Kendi içindeki közü harlamakla şuaları saçılacak o ziyanın. Ne varsa kendi aleminde, kendi halinde var. Ne varsa kendi tutkunda, ruhunda, hakikatinde, kendi içsel uyanışında, içinde devr-i daim eden kendi evreninde; düşüncelerinde, sezgilerinde, derunî çağrında var. Rüyayı gözlerimizi kendimize kapatıp dışarı açtığımızda görüyoruz, halbuki uyanmak için gözlerimizi kendimize açmalıyız, zübde-i aleme… Peşinden koştuğun o mana, özünde filizlenmiş çoktan.
Uzaklara hasret zihnin, neden kendi derinliğinden çekinir? Adını koyamadığın özlem, kavuşmayı umduğun kişi senden başkası değilse? Dışarı baktığında sureti, içeri baktığında hakikati görürsün. Kendinde unuttuğun bir şeyi hatırlatmak için yaşamaktır belki hayat. Sendeki bir parçayı uyandırmak için her kırılış, her savrulma, her insan, her olay… Ya yaranı görürsün ya gücünü bulursun. Arayış, kendini idrake bırakmalı artık. Arayışı olmayanın idraki olur mu? Sanmam!
İnsan, kendisine vardığında yol bitmez, yol o vakit gerçekten başlar. Kaçtığın her şey ile yüzleşirsin, tutunduğun ne varsa bırakırsın, kaybettiğin ne varsa aslında senin olmadığını, kazandığın ne varsa aslında kim olmadığını göstermek için var olduğunu anlarsın. Suretler değişir, hakikat değişmez. Aynı kırgınlıkları yaşarsın başka bir surette, aynı özlemi duyarsın başka bir seste, aynı boşluğu bulursun başka bir hikayede. Dışarıyı suçlamaktan vazgeçersin içindeki sesi duymaya başladıktan sonra. Şehadet aleminde, ruh kendine şahit olsun diye her şey. Kendine yazdığın hatırlatma notlarını oku diye.
Kendi içine dönmeye cesaret ettiğinde, zifiri karanlık sandığın yerlerin, ışığının henüz dokunmadığı yerler olduğunu fark edersin. Yolun sonunda bulacağın yine kendin olacak. Ruhunun sana hatırlatmak için, binbir çeşit imtihanla, olayla, insanla, haykırdığı kendin ile yeniden tanışacaksın.
Eskiden çok kitap okursam her şeyi çözeceğimi, zihnimin berraklaşacağını düşünürdüm. Gecelerce okur, notlar alırdım. Ama zihnimdeki karmaşa hiç bitmedi; ta ki İmam Gazali’nin bilgiyi 'istiflemek' ile 'hazmetmek' arasındaki o ince çizgiyi nasıl çizdiğini görene kadar. +
Aradan 52 yıl değil de bin yıl geçmiş gibi yabancıyız şu zarafete. O dönem ekseriyetle kadınlarda bir endam varmış. Ses tonları, bakışları, duruşları, Türkçe’yi konuşma biçimleri, her detay ile şiir gibiler. Erkekleşmeyi, erkek gibi olmayı güzellediler hep. Esasında kadınlığı korumaktı mühim olan. Erkekten rol devşirmek modernliğin açmazıydı. Kadının gücü, erkeğe benzemesinde değil halbuki; zarafetini, yumuşaklığını, asaletini, şefkatini koruyabilmesindedir. Yitirdiğimiz şey, sadece bir üslup veya nostalji de değil, kadınlığın kendine has zarif ancak vakur hali ile tesir gücü aynı zamanda. Yumuşaklık zayıflık gibi kabul edildi, sertlik ise güç…Hayatı ihya eden o güce ihtiyacımız var, o ince tesire…
Kadın, aslında tek başına da yapabileceği şeylerin sorumluluğunu güvenle erkeğe bırakabildiğinde, erkek de o güveni boşa çıkarmayıp koruyan, taşıyan, omuz veren bir duruş sergilediğinde denge oluşuyor.
Maddi konforu sağlamak ve ekonomiyi yönetebilmek, erkeğin en temel sorumluluklarından. Nafaka temini erkeğin görevidir. Para yönetemeyen, yön veremeyen ya da kriz anında irade gösteremeyen erkeğin olduğu ilişkilerde, çoğu zaman bu rolü kadın üstlenmek zorunda kalıyor. Kadın yönetici pozisyona geçtiğinde ise, ilişkinin kutupları değişiyor, kadın bu sorumlulukla yıpranıyor ve erkeğe duyduğu saygı da farkında olmadan aşınmaya başlıyor.
Hz. Hatice buna güzel bir örnek aslında. Büyük bir servetin sahibiydi ama ekonomik düzenin, sorumluluğun ve temsilin paylaşımında hikmetli bir denge örneği sergiledi.
“Benim de maddi gücüm var” diyerek güç savaşına girmek kadını güçlendirmekten çok, onu kendi fıtratından uzaklaştırıyor. Ancak bunun karşılığında erkek de gerçekten “kavvam” olmalı, sadece sözle değil, karakteriyle, adaletiyle, iradesiyle, güven veren duruşuyla o sorumluluğun hakkını vermeli.
İtidal, bir tarafın baskın olmasıyla değil; her iki tarafın da kendi emanetinin hakkını vermesiyle oluşuyor. Aşk değil bu, salt mantık da değil. Her ikisinin dengeli biçimde yer aldığı bir ilişki modeli. Her ikisinin de tek başına var olması sorun uzun vadede.
Kadın, elindeki şemsiyeye rağmen erkeğin şemsiyesi altına girecek kadar kadınlık rolünün farkında, erkek de elinde çanta ve şemsiye ile kadınını kuşatacak, sahiplenecek kadar erkelik rolünün hakkını vermiş. Kadınlar yaslanacak sağlam omuz arıyorlar ama kimi zaman da yaslanmayı bilmiyorlar, ille de “çanta ve şemsiye bende olsun” yarışına giriyorlar. Erkeklik yapmak yerine kadının evladı rolüne giren sığınmacı tipler de zaten mevzu bahis edilmeye değmez. Onlar yüzünden nice kadın ve çocuğun hayatı soluyor.
Mükemmel bir ilişki sorusu.
Yağmur; zorlu şartlar.
Şemsiye; özerklik gücü.
Çanta; ekonomik özgürlük gücü.
Şiddetli bir yağmurun altında 1, 2 ve 3. Çift mantık evliliği.
"Şemsiyesi olmasına rağmen tek bir şemsiye altında birlikte yürümeyi seçen kadın"la yürüyen adam... Aşk bu.
Karakter, sadakat, çizgi, söz–davranış uyumu çok önemli. İlkesel olmak… İnsanda en yüksek standart bu bence. Mü’min de bu özellikleri taşıyan değil midir zaten? Mü’min kendisinden emin olunan, güven veren demektir, bu da ancak bu koşulları sağladığında mümkündür. Hud Suresi’nde yer alan “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” emri, doğru olmanın güçlü biçimde pekiştirilmesi boşuna değil. Hayatın bütününde tutarlı bir varoluş bekleniyor bizden; özümüzle, Kalu Bela’da verdiğimi sözümüzle tutarlı…İstikamet hasılı lazım olan, niyetlerimizi, yönelişimizi, davranışlarımızı bir bütün içinde taşıyan, ilk ahdin ağırlığını taşıyan mahlukata karşı vakur, Rabbe karşı boynu kıldan ince bir acizlik. Ahlak, dolayısıyla sadece kişilikten parça değil, büsbütün ontolojik bir sadakat biçimi. İmanımızın dünyada form bulmuş hali. İmanımızın dünya düzlemindeki ispatı.
@CihadDemirli@RTErdogan@Yusuf__Tekin Tebrik ediyorum. Sizin bu görevde adınızı görmek bizleri gerçekten umutlandırdı. Sizin kalitenizde bir eğitimcinin varlığıyla Milli Eğitimin çehresinin önemli ölçüde değişeceğine ve daha da güzelleşeceğine yürekten inanıyorum.
Okullarımızda güvenli bir öğrenme ortamı nasıl tesis edilir? Şiddet olgusunun eğitim alanındaki yansımaları hangi sosyal, kültürel, psikolojik, ekonomik ve yapısal faktörlerden beslenir?
Enstitü Kitaplığı'nın bu bölümünde Enstitümüz Genel Koordinatörü İpek Coşkun Armağan ile, Marianna King’in kaleme aldığı “The Crisis of School Violence” (Okul Şiddeti Krizi) kitabını değerlendirdik. Medya ve dijital oyunların çocukların şiddete yönelmesindeki etkisi, okullarda şiddet vakalarının nasıl yönetilebileceği, medyanın bu konudaki sorumluluğu gibi pek çok konu başlığını ele aldık.
Videonun tamamını YouTube kanalımızdan izleyebilirsiniz.
https://t.co/nQuRgD2hnj
Buna ilaveten korkunç içerikli, denetimsiz kitaplar da okuyor çocuklar. Anne baba, çocuğum kitap okuyor diye seviniyor ama içeriğini kontrol etmiyor. Ortaokul düzeyinde rijit şidddet ve gayriahlaki unsur içeren ve çocuklar arasında epey popüler olan kitaplar var. Yazın alanı da denetimsiz. Çocuk kurguyu gerçeklik gibi algılıyor, karakterlerle özdeşleşiyor, taklit ediyor ve herhangi şekilde sınırlanmadığı için hiçbir konuda, ahlaki sınırlar konusunda da duyarsızlaşıyor. Çoçuğunun elinden telefonu tableti alamayan anne babalar “aman okusun da ne okursa okusun!” diyor. Biz kontrolsüz büyüyebilen bir nesildik ama ebeveyn kontrol etmiyorsa toplum ediyordu! Boşluk bir şekilde dolduruluyordu. Şimdi kontrol yok, özgürlük adı altında çocuklar ilahlaştırıldı. Dijital dünya sınırsız, rol modeller kontrolsüz, aile dışı denetim neredeyse yok. İzlediğini, gittiği yeri, arkadaşlarını, okuduğunu hatta ne yiyip içtiğini de kontrol edeceksin. Azami dikkatin gerektiği dönemde, çocuk psikolojisi ve çocuğun kırılganlığına dair sapla samanı karıştıran yönlendirmelerle asgari dikkati verdik ya da veremedik, çocuk tamamen serbest bırakıldı, halbuki sınır ve kontrole daha çok ihtiyaç duyar çocuk. Kontrollü serbestlik sağlanmalıdır. Çocuğa sınırsız özgürlük vermek ona değer vermek değildir. Bahsettiğim kaskatı, despot kuralcılık değil aslında. Ebeveynlerin yüksek dikkatinin gerektiğini vurguluyorum. Bu çağın çeldiricileri tehlikeli. Ufak bir dikkatsizlik büyük sorunlar doğuruyor. Sınır koyan, takip eden ancak açıklayan , konuşan ebeveyn rolünden bahsediyorum. “Aman ne olacak sanki diyerek hafife aldığımız her şey çocuğun yetişkinlikteki kimliğini inşa ediyor. Yine de sorun ebeveynlerin yaklaşımını değiştirerek düzelecek boyutta değil, daha kapsamlı. Bir neslin geldiği şu hali birkaç yılda düzeltmek mümkün değil. Yıllardır tehlikeyi işaret eden, feryat eden öğretmenlerin sesi duyulmadı ve bastırıldı. Eğitim sorunlarının merkezine hep öğretmen konuldu, çözümü öğretmenin yetkisini azaltmakta aradık. Öğretmenin niteliğine bağlandı her şey. Öğretmen bırakın eğitimi öğretim bile yapamıyor, dört duvar arasında çocuk zapt etmeye çalışıyor. Yerinde beş dk sabit duramayan, dinlemeyi bırakın oturmayı bile bilmeyenlere ne anlatabilirsin? Eğitim öğretim ortamı ve öğrenci niteliği, öğrencinin yetiştiği aile ve toplumdan bağımsız mı eğitim çıktıları? Yaşadığımız elim olay, artık gerçek ve kapsamlı perspektifi kaçınılmaz kılıyor. Çok üzgünüm ama şaşkın değilim, çünkü tehlike “geliyorum” demedi, tehlike zaten “ben buradayım” diyordu. Çok geç kaldık, çok ihmal ettik. Söyleyecek çok sözüm var ama havanda su dövmek gibi hissettiriyor her şey. Öğretmenin idealist olması gerektiğinden dem vuranlar o idealizmi koruyan, yaşatan bir ortam sunmakla mükelleftir.