هناك اعتقاد ساذج ومبالغ فيه في العالم العربي، بل وحتى في الغرب نفسه، بأن إسرائيل دولة أور��بية متقدمة نُقلت إلى الشرق الأوسط.
هذا التصور بعيد جدًا عن الواقع.
كشخص عاش تحت الاحتلال، ورأى إسرائيل بعينيه لا من خلال الأفلام الغربية أو التقارير الدعائية، أستطيع أن أقول شيئًا قد يبدو متناقضًا للوهلة الأولى: إسرائيل ربما تكون أكثر دولة “متطورة ومتخلفة” في الوقت نفسه على وجه الأرض.
كيف يمكن ذلك؟
لأن إسرائيل متقدمة مؤسساتيًا، لكنها متخلفة اجتماعيًا وعمرانيًا وبنيويًا بصورة صادمة.
إسرائيل ليست دولة يحكمها شخص واحد أو مزاج فردي. لديها مؤسسات حقيقية تعمل بصورة مستقلة نسبيًا: القضاء، الجيش، الحكومة، الكنيست، البيروقراطية الإدارية. وجود هذه المؤسسات يصنع حالة من التوقع والاستقرار داخل المجتمع الإسرائيلي، ويجعل المواطن يشعر أن هناك قواعد واضحة للعبة. وهذه نقطة مهمة جدًا لأن كثيرًا من الدول العربية تعاني أصلًا من غياب المؤسسة نفسها.
لهذا تجد أن جزءًا كبيرًا من عرب 48 استطاعوا الاندماج بدرجات متفاوتة داخل المجتمع الإسرائيلي، ليس حبًا بالصهيونية، بل لأن المؤسسة نفسها تمنح حدًا أدنى من الحقوق القانونية والإدارية. المؤسسة ليست عادلة بالكامل، لكنها موجودة أصلًا، ووجودها وحده يخلق فرقًا هائلًا مقارنة بكثير من دول المنطقة.
ولكن بمجرد أن تنظر أبعد قليلًا من واجهة المؤسسات تبدأ صورة أخرى بالظهور.
امشِ في تل أبيب، رمات غان، بني براك، أو حتى أجزاء واسعة من المدن المركزية. ستجد شيئًا لا يتوقعه كثيرون: أحياء كاملة تبدو وكأنها خرجت من السبعينات ولم تعد إليها الدولة بعد ذلك. عمارات إسمنتية قديمة، مبانٍ متآكلة، أحياء مزدحمة، بنية تحتية مرهقة، ومشهد عمر��ني لا يشبه الصورة الغربية اللامعة التي يتخيلها الناس.
السبب ليس غامضًا.
إسرائيل بُنيت في بداياتها على نموذج اقتصادي اشتراكي شديد المركزية. معظم المجمعات السكنية الضخمة بُنيت خلال الخمسينات والستينات لاستيعاب موجات الهجرة اليهودية، وكان الهدف خلق مجتمع متساوٍ تقريبًا. لكن مع التحول الاقتصادي والخصخصة، خاصة منذ صعود الليكود والتسعينات، بدأ هذا النموذج ينهار تدريجيًا.
اليوم أصبحت إسرائيل تمتلك واحدة من أسوأ أزمات السكن في العالم المتقدم.
متوسط سعر شقة في مناطق المركز وصل إلى أرقام تجعل امتلاك منزل بالنسبة للشباب حلمًا شبه مستحيل. وقد يذهب جزء ضخم من دخل الشباب للإيجار وحده. هناك كثير من الشباب يعملون فعليًا فقط ليستطيعوا دفع إيجار شقق صغيرة مشتركة داخل مبانٍ قديمة بُنيت قبل نصف قرن أو أكثر.
ثم هناك الج��نب الذي نادرًا ما يُذكر: إسرائيل ليست مجتمعًا يهوديًا واحدًا كما يتخيل البعض.
هي مجتمع طبقات عرقية واجتماعية معقد جدًا.
هناك الأشكناز الذين أسسوا الدولة وسيطروا على مفاصل المؤسسة والقضاء والإعلام والجامعات والاقتصاد.
هناك اليهود الشرقيون الذين تصاعد نفوذهم السياسي والاجتماعي والثقافي عبر العقود لكنهم مازالوا أقل تمثيلًا في النخب المؤسساتية.
هناك يهود الفلاشا الإثيوبيون الذين عانوا لعقود من التهميش والاحتجاجات والتمييز.
هناك المجتمع العربي داخل إسرائيل الذي يعاني ازمة عنف قد تصنّفه على انه في حرب اهلية.
وهناك الحريديم الذين يشكلون أزمة داخلية متصاعدة.
الحريديم أو اليهود الأرثوذكس المتشددون يحصلون على دعم حكومي واسع ويُعفى جزء كبير منهم من الخدمة العسكرية ويتفرغون للدراسة الدينية. هذا خلق حالة غضب هائلة داخل قطاعات واسعة ��ن المجتمع الإسرائيلي، خصوصًا مع تصاعد أعدادهم ونسبتهم السكانية.
الشاب الإسرائيلي العادي يذهب بعد المدرسة مباشرة تقريبًا إلى الخدمة العسكرية الإجبارية. يدخل الجيش في غزة أو الضفة أو الحدود الشمالية أو أماكن التوتر المختلفة. سنوات من عمره تذهب في الخدمة، ثم يخرج بعدها متأخر��ا عن كثير من أقرانه عالميًا في الدراسة والعمل وتأسيس الحياة.
ثم يدخل بعد ذلك في صدمة أخرى: سوق عمل شديد التنافس، أزمة سكن، تكلفة معيشة مرتفعة جدًا، وأسعار من بين الأعلى في العالم.
لهذا فإن الصورة الهوليوودية عن إسرائيل باعتبارها جنة غربية متقدمة مضحكة جدًا أحيانًا.
إسرائيل قوية عسكريًا؟ نعم.
متقدمة تكنولوجيًا؟ نعم.
لديها قطاع تقني واستثماري ضخم؟ نعم.
لكن هذه القوة مركزة بشكل هائل في قطاعات محددة جدًا، بينما الواقع اليومي لكثير من الناس مختلف تمامًا.
إسرائيل ليست سويسرا الشرق الأوسط.
هي دولة صغيرة محشورة جغرافيًا، تعيش تحت هاجس أمني دائم، تعتمد بصورة هائلة على الجيش، وتعاني انقسامات اجتماعية عميقة وأزمات سكن وتوترات داخلية مستمرة.
ربما لهذا السبب تحديدًا تبدو إسرائيل غريبة جدًا: يمكنها إنتاج تقنيات من بين الأكثر تطورًا في العالم، وفي الوقت نفسه تعيش داخل تناقضات اجتماعية ونفسية وعمرانية.
Venice turns another year older today.
Its beauty was not separate from its system.
The canals, the palaces, the churches, they reflect order, discipline, and continuity.
Even its architecture carries a quiet message: stability comes from design.
Biliyor muydunuz ?
1965 yılında Köln’deki Türk işçileri Ramazan Bayramı bayram namazını, şehrin ve Almanya’nın en büyük katedrali, Dom Katedralinde kılmışlardır.
Bayram öncesi geniş ve kapalı alan arayan işçiler, katedrale başvurmuş ve olumlu yanıt almıştır. Bayram namazı katedralde kılınmıştır…
Herkese iyi bayramlar dileriz…🙏
Batı Avrupa’da Balkan halklarının çingene olduğu yönünde bir ön yargı varmış eskiden, İtalya’da bugün bile rakip takımda forma giyen Balkanlı futbolcular “zingaro” denilerek aşağılanıyor, bu aşağılamadan en büyük payı da Balkanların en geniş coğrafyaya yayılan, en baskın karakterli halkı olan Sırplar alıyor. 2. Dünya Savaşı’nda Yugoslavya’yı işgal eden Almanlar da kendilerine yakınlık duyan Hırvatlarla direniş gösteren Sırpları bu temelde ayırmışlar. Sarışın, renkli gözlü, güzel insanlar olarak resmettikleri Hırvatlarla aynı dili konuşan Sırpların kara kaşlı, kara gözlü ve çirkin oldukları yargısıyla onlara “çingene” demişler. Çingene aslında Sırp toplumunda da aşağılama amaçlı sarf edilen bir söz ancak Sırplar kendilerini Hırvatlar başta olmak üzere diğer halklardan ayırmak için kullanılan bu tabiri özellikle batılılara karşı sahipleniyorlar. Bu koreografide Kiril harfleriyle yazan büyük kelime Sırpça ‘Cigani’, yani ‘Çingene’. Alttaki pankartla birlikte verdiği mesajın tamamında ise “Sahada ve tribünde gerçek bir çingene gibi olalım” deniliyor.
Kızılyıldız tribününün en ünlü bestelerinden birinde de ne “Mi smo cigani, najjači smo najjači!” deniliyor. Yani “Biz çingeneyiz, en güçlü biziz.”
Bu Dünya: Gerçekliğin Taklidi,
Bir Matrix İllüzyonu ise
Peki bizim burda amacımız ne?
Önce buranın taklit/fotokopi olduğunu siz okumayı sevenlere ispatlamaya çalışayım;
Hayat, bir sis perdesinin ardında gizlenen bir sır gibi belirsiz ve gayesiz akıp gidiyor; dokunduğumuz her nesne, gerçek dünyanın kusurlu bir yansıması, bir imitasyonudur.
Bu alem, sahte bir matrix'tir; ötenin ölümlü soluk bir taklidi, bir simülasyon hapishanesi, bir fotokopi olarak bizi yanıltır.
Burası gerçek değil; duyularımız, bizi aldatan kayıtlar gibi işler, ruhlarımız ise asıl aleme hasretle yanar.
Bu sorgulama, binlerce yıllık araştmalarla modern bilimin en uç teorilerine kadar uzanır.
Dinler, felsefe, edebiyat ve bilim, hepsi bu illüzyonu işaret eder: Gerçeklik, bir perde arkasında saklıdır ve bizler, bu perdenin gölgeleriyle dans ederiz.
Heyecan verici bir yolculuk: Belki de uyanış, bu satırların arasında başlasın.
Platon'un Mağara Alegorisi: Antik Yunan filozofu Platon'un "Devlet" eserinde anlattığı mağara metaforu, gerçekliğin illüzyonunu en ikonik şekilde betimler.
Mahkumlar, zincirlenmiş halde, bir ateşin duvarlara yansıttığı gölgeleri gerçek dünya sanırlar; dışarıdaki güneş ışığı altında yatan Formlar Alemi ise kusursuz gerçektir.
Bu alegori, Demiurge'un yarattığı kusurlu maddi dünyayı simgeler; bizler gölgelerin mahkumlarıyız, uyanışla gerçekliğe ulaşabiliriz.
Duyusal algılarımızın aldatıcı olduğunu vurgular, bizi şüpheye davet eder. Platon, bu hikayeyi siyaset ve eğitim bağlamında kullanır: Toplumun liderleri, mağaradan çıkıp gerçek Formları gören filozoflar olmalıdır.
Modern yorumlarda, bu alegori medya ve propaganda ile ilişkilendirilir ; günümüzün "fake news" dünyası, duvar gölgeleri gibi bizi kandırır.
Gerçeklik, bakış açımıza göre şekillenir. Bu kanıt, matrix hipotezinin temelini atar; Neo'nun mağaradan çıkışı gibi, biz de illüzyonu aşabiliriz.
Tarihsel olarak, Platon'un İdealar Teorisi, Aristoteles gibi eleştirmenler tarafından sorgulanmış olsa da, Batı felsefesinin temel taşlarından biri olarak kalır, mağara, sınıf yapılarını yansıtır:
Elitler dışarıyı bilir, halk gölgelerle yetinir, aydınlanma yolunu gösterir; zincirleri kırın.
Bu alegori, sahte dünyanın hapishanesi olduğunu ikna edici şekilde anlatır, çünkü günlük deneyimlerimiz, tıpkı gölgeler gibi, gerçekliğin sadece bir yansımasıdır.
Gnosticizm'de Demiurge: Gnostic inançlarda Demiurge, gerçek Tanrı'nın (Pleroma) kusursuzluğunu taklit eden kusurlu bir yaratıcıdır.
O, maddeyi ve bu sahte dünyayı oluşturur, ruhları hapiste tutar.
Bu efsane, Hristiyanlık öncesi mistik metinlerde detaylıdır; ruhun kurtuluşu, bu illüzyondan kaçışla sağlanır, toplumsal yapıların baskısını yansıtır, bireyi gerçek benliğine çağırır.
Gnosticizm, 1.-3. yüzyıllarda yaygınlaşmış, Nag Hammadi metinlerinde korunmuştur. Demiurge, Yunan "demiurgos" (zanaatkar) kelimesinden gelir; Platon'un Timaeus'unda iyi bir yaratıcıyken, Gnosticler onu kötü veya cahil olarak yorumlar.
Bu, madde-ruh dualizmini vurgular: Madde, ruhun düşüşüdür.
Modern bağlantılarda, simülasyon hipotezinin kökeni olarak görülür; Demiurge, bir programcı gibidir, Jung'un arketipleriyle benzer; Demiurge, ego'nun baskısıdır. Spiritüel pratikler, gnosis (bilgi) ile kurtuluşu vaat eder.
Eleştiriler, Gnosticizm'in pesimist dünya görüşünü sorgular, ama kanıt olarak, dinlerin ortak temasıdır: Dünya, kusurlu bir kopyadır.
Tarihsel olarak, Kilise tarafından sapkın ilan edilmiş olsa da, etkisi edebiyatta (Dick'in romanları) sinema ve felsefede devam eder. Bu kanıt, sahte dünyanın yaratıcısını işaret eder, bizi gerçek Tanrı'ya yönlendirir.
René Descartes'ın Metodik Şüphesi: "Düşünüyorum, öyleyse varım" (Cogito ergo sum) öncesi, Descartes her şeyi şüphe altına alır. Kötü bir cinin bizi kandırabileceğini söyler; duyularımız sahte olabilir. Bu, matrix benzeri bir aldatmacayı işaret eder, epistemolojik temeli sarsar, gerçekliğin nesnelliğini sorgular, bizi içsel kesinliğe yönlendirir.
Kurşun Delikleri Olan Uçaklar
İkinci Dünya Savaşı sırasında, savaştan dönen uçaklar incelenir.
Uçakların:
Kanatlarında kuyruklarında gövdelerinde çok sayıda kurşun deliği vardır.
Mühendisler der ki:
“Demek ki uçaklar en çok buralardan vuruluyor.
O hâlde zırhı bu bölgelere ekleyelim.”
Tam o sırada istatistikçi Abraham Wald itiraz eder:
“Hayır.
Zırhı bu deliklerin olmadığı yerlere eklemeliyiz.”
Herkes şaşırır:
“Ama oralarda hiç delik yok!”
Wald şu cevabı verir:
“Çünkü o bölgelerden vurulan uçaklar
geri dönemedi.”
Tıp pratiğinde bir tedavinin faydalı olduğunu söylerken bazen sadece hayatta kalanlara bakılır.
Erken ölenler o tedaviyi alamadığı için istatistiğe girmez.
Sonra da ‘ilacı alanlar daha az ölmüş’ denir. Tıpkı savaştan dönebilen uçakların deliklerine bakıp,
dönemeyenleri hiç görmemek gibi.
Barselona’yı gezen pek çok kişinin pas geçtiği ama benim gezmekten aşırı keyif aldığım 3 az bilinen yerden bahsedeceğim. Eğer bir gün Barselona’yı gezme niyetiniz varsa bakmadan geçmeyin derim.
1. Sant Pau Recinte Modernista Hastanesi
Barcelona’nın Antoni Gaudi kadar ünlü bir diğer mimarı da Luis Domenech Montaner. Montaner’in en az Katalan Müzik Sarayı kadar önemli bir diğer eseri ise Sant Pau Recinte Modernista Hastanesi.
Art Nouveau stilinde tasarlanmış bir binalar kompleksi burası. Mimari olarak çok çarpıcı ve işleviyle tezat oluşturan bir güzelliğe sahip. Burada hem mimarisini görmek hem de 1930 yılında açılan modern bir hastane nasıl işlermiş bunu öğrenmek çok keyifli.
2. Palau Güell
Antoni Gaudi’nin “patronu” ve Bacelona’nın en zengin sanayicilerinden bir tanesi olan Eusebi Güell’in yaşadığı malikane burası. 1800’lerin sonlarında aşırı zengin bir aile nerede, nasıl yaşarmış onu görebiliyorsunuz. Hem şık, hem kasvetli… Çok kendine has bir atmosferi var buranın.
3. Maritime Museum
Denizcilik denince akla ilk gelen milletlerden birinin yurduna gitmişken Denizcilik Müzesini gezmeden dönmek istemedim. Hem müzecilik anlamında çok bir başarılı, hem de İnebahtı Deniz Savaşı’nda İspanyol donanmasının amiral gemisi olan geminin gerçek boyutlu bir replikası gibi büyüleyici şeyler var.
videoda alıntılanan kitabı okumuştum gelin herhangi bi şeyi nasıl normalin 3-5 katı hızda öğreneceğinizi 9 prensiple anlatıyım. hem de o 9 aşamayı güçlendirecek ek araştırmalarla. ve YZ önerileri ile:
0) ama önce nerden geldi bu prensipler
scott young diye bi adam var. üniversitede işletme okumuş. mezun olduktan sonra fark etmiş ki yanlış bölüm seçmiş.
sonra bi gün dünyanın en iyi teknik ünilerinden olan MIT'nin bilgisayar bilimleri lisansı (bizdeki bilg. mühendisliği) online kurslarını keşfetmiş. baktığında dersler, ödevler, sınavlar, hatta çözüm anahtarları bile halka açık. adam düşünmüş: "acaba üniversiteye gitmeden bu eğitimi alabilir miyim?"
2 ay araştırma yapmış. sonra başlamış. ve sonraki 10 ayda 33 dersi bitirmiş. tüm sınavları geçmiş. 4 yıllık müfredat, 1 yılda.
peki bu adam dahi mi? hayır. sadece yöntemi farklı. işte o yönteme "ultralearning" deniyo ve 9 prensipten oluşuyor:
prensip 1) harita
çoğu insan öğrenmeye başlamadan önce araştırma yapmayıp direk dalmak istiyor. bu felaket bi hata.
meta learning şu demek "öğrenmeyi öğrenmek." yani asıl konuya dalmadan önce o konunun yapısını, en iyi kaynaklarını, tuzaklarını araştırmak demek. o konuyu nasıl öğreneceğini öğrenmek
bu scott young da MIT projesine başlamadan önce 2 AY (bekle, sen 2 ay harcamayacaksın) sadece araştırma yaptı. hangi dersler gerekli? hangi kaynaklar en iyi? hangi sırada öğrenmeli? tüm bunları önceden çözdü.
peki sen ne yapacaksın? tabii ki yapay zeka kullanacaksın
ama önce kendine 3 soru sor:
1- NEDEN öğreniyorsun?
kariyer için mi öğreniyosun? o zaman git o kariyerde olan insanlarla konuş. "X becerisini öğrensem işime yarar mı?" diye sor. çünkü belki yanlış şeyi öğrenmeye çalışıyosundur. linkedine gir mesela o kariyerdeki insanlar boy boy dizer yetkinliklerini onlara odaklan neler öğrenmişler diye.
2- NE öğreneceksin?
bi kağıt al, 3 sütun çiz:
kavramlar (anlaşılması gereken şeyler)
bilgiler (ezberlenecek şeyler)
pratik edilecek şeyler
mesela dil öğreniyosan: kavramlar gramer kuralları, bilgiler kelimeler, prosedürler telaffuz ve konuşma. hangisi en zor olacak? onu altını çiz. çünkü darboğaz orası. o mahvedicek seni.
3- NASIL öğreneceksin?
"benchmarking" yapacaksın. yani insanlar bu konuyu normalde nasıl öğreniyo onu araştıracaksın. üniversite müfredatları, youtubeda insanlar, kitaplar... bunları bul. AMA bunun için günlerini harcama.
Gemini’ye gir düşünmeyi aç ve deepresearch’ı seç. sonra de ki ben şunu çalışacağım şu yüzden öğrenicem insanlar bunu nasıl öğrenmiş neler uygulamışlar youtube’da ve redditte bana (özellikle yabancı kaynakları kullan) çok derin bir araştırma yap.
sana süper bi rapor verecek onu al ve "emphasize/exclude" metodunu uygula. hedefine uygun olanları vurgula, uymayanları çıkar. mesela fransızca öğreniyosun paris'te 2 hafta geçirmek için. o zaman yazı yazmayı öğrenmeye gerek yok, konuşmaya odaklan.
ne kadar araştırma yapmalısın?
kitapta basit bi kural var: toplam öğrenme sürenin %10'u araştırma olsun der kitap. 100 saatlik bi proje mi yapıyosun? 10 saat araştır. falan ama artık yapay zeka var %5 %1 bile yeterli olur iyi kullanırsan. ve bu oran esnek, karmaşık konularda daha fazla araştırabilirsin tabii ki.
prensip 2) focus: odaklan
ultralearning'in en temel gereksinimi odaklanma. odaklanamıyosan hiçbir teknik işe yaramaz.
3 tane odaklanma problemi var:
problem 1: başlayamamak
bunu o kadar iyi anlattım ki önceki threadda burada 2-3 cümleye sığdırmaya içim el vermedi.. bu tarz bi problemin varsa mutlaka ona bak
problem 2: dikkat dağılması
dikkat dağılmasının 3 kaynağı var: çevre, görev ve zihin.
çevre için çevre tasarımını uygula. telefonu başka odaya koy. "çalışma modu" oluştur. her zaman aynı yerde çalış ki beyin o yeri "odaklanma yeri" olarak kodlasın.
görev için ne yapacaksın? çok kolaysa mutlaka zorlaştır zor olması akılda kalıcılığı arttırır, çok zorsa da parçala. küçük küçük parçaları bitir büyük parça zamanla tamamlanır.
zihin için ne yapacaksın? UCLA'dan araştırmacılar diyo ki dikkati dağıtan düşünceleri bastırmak yerine "fark et, not et, bırak" yapınca daha etkili oluyor. YZ’a sor açıklasın..
problem 3: yanlış odaklanma türü
bak şimdi farklı görevler farklı odaklanma türü istiyor.
basit görevler için yüksek enerji ve dar odak lazım. tekrar, ezber falan bunlar. karmaşık görevler için düşük enerji ve geniş odak lazım. problem çözme, yaratıcılık falan bunlar.
bi deney var: uykusuz insanlar bilişsel görevde kötü performans göstermiş. ama arka planda gürültü çalınca performansları artmış. dinlenmiş insanlarda ise gürültü performansı düşürmüş.
neden böyle? gürültü enerji seviyesini artırıyor. uykusuz olanlar için bu iyi, dinlenmişler için kötü.
prensip 3) direkt öğren
bu prensip ultralearning'in belkemiği. ve çoğu insanın yaptığı en büyük hatayı düzeltiyor.
hata şu: insanlar bi beceriyi öğrenmek için o becerinin "etrafında" dönen şeyler yapıyor. asıl şeyi yapmıyor.
mesela ing konuşmak istiyosun ama kitaptan gramer çalışıyorsun. kod yazmak istiyosun ama tutorial izliyosun.
bak şimdi eğitim psikolojisinin kirli bi sırrı var. adı "transfer problemi."
psikolog robert haskell diyo ki: "90 yılı aşkın araştırma açıkça gösteriyo ki bireyler ve eğitim kurumları olarak öğrenme transferi konusunda anlamlı bir başarı sağlayamadık. bu bir eğitim skandalı."
ne demek bu? sınıfta öğrendiğin şeyleri gerçek hayatta kullanamıyosun demek. üniversitede 4 yıl mimarlık okuyosun, iş bulamıyosun çünkü portfolyon gerçek iş dünyasıyla alakasız.
çözüm: direkt öğrenmek
dil öğrenmek istiyosan ilk günden itibaren konuşacaksın. kod yazmak istiyosan ilk günden proje yapacaksın.
scott young MIT projesinde ne yaptı biliyo musun? ders videolarını izlemek yerine direkt problem setlerini çözdü. çünkü sınavda test edilecek olan buydu.
eric barone denen adam var. tek başına bi video oyunu yaptı: ne o oyun biliyo musun milyonlarca satan stardew valley. 5 yılda pixel art, müzik, programlama, hikaye yazarlığı öğrendi. nasıl? hepsini oyunu YAPARKEN öğrendi. kurs almadı, kitap okumadı. direkt yaptı. çünkü o da bu kitabı okumuştu..
peki direkt yapamıyorsan ne olacak?
bazen gerçek ortam elde değil. o zaman simülasyon yap ama mümkün olduğunca gerçeğe yakın tut.
vatsal jaiswal denen mimar var, iş bulamıyordu. ne yaptı? hedeflediği firmaların kullandığı yazılımları öğrendi, onların tarzında portfolyo oluşturdu. yani gerçek işe en yakın şeyi yaptı. ve işe alındı.
kendine sürekli şu soruyu sor: "bu aktivite, hedeflediğim beceriyi kullanacağım ortama ne kadar benziyo?"
prensip 4) drill: en zayıf noktana saldır
tamam direkt öğren dedik. ama bazen bi becerinin içindeki spesifik bi parça seni engelliyor. işte o zaman drill devreye giriyor. drill şu, zayıf noktanı izole et ve onu acımasızca çalış.
benjamin franklin hikayesini biliyosundur belki. amerika'nın kurucu babalarından, mükemmel bi yazar olarak geçer. ama iyi yazmayı nasıl öğrenmiş?
genç franklin "the spectator" dergisindeki makaleleri beğeniyormuş. ne yapmış bak: bi makaleyi okumuş, her cümlenin ana fikrini not etmiş, birkaç gün beklemiş, sonra sadece notlardan makaleyi yeniden yazmaya çalışmış, orijinalle karşılaştırmış.
bu şekilde "argüman sıralaması" becerisini izole edip çalışmış.
sonra başka bi drill yapmış: şiir yazmış. neden? kelime haznesi için. şiir yazınca kafiye bulmak zorunda kalıyosun, bu da seni farklı kelimeler aramaya zorluyor.
ben de biyolojide yapmıştım, YKS zamanı bi türlü netlerim artmamıştı biyolojide kırdım kafayı 1 haftada tüm biyolojiyi izledim sonraki haftalarda da bolca bio denemesi çözdüm 4ün altında net gelmedi bi daha 5-6ydı hep.
drill neden işe yarıyo?
karmaşık bi beceri pratik ederken beynin kaynakları birçok şeye dağılıyor. dikkat, hafıza, çaba hepsi bölünüyor. tek bi parçayı izole edersen tüm kaynakları oraya yönlendirebilirsin.
direct-then-drill döngüsü şöyle:
direkt pratik yap
darboğazı tespit et. hangi parça seni engelliyo?
o parçayı izole edip drill yap
tekrar direkt pratiğe dön, entegre et
bu döngüyü sürekli tekrarla.
drill türleri:
time slicing: becerinin bi anını izole et. müzisyenler zor pasajları ayırıp sadece orayı çalışır mesela.
cognitive components: zihinsel bileşenleri ayır. satranç oyuncuları sadece açılışları çalışır, sadece oyun sonlarını çalışır.
copycat drill: ustanın yaptığını kopyala. franklin bunu yaptı. ressamlar da büyük ustaların tablolarını kopyalayarak öğrenir.
magnifying glass: bi parçayı abartılı şekilde çalış. telaffuz mu zayıf? sadece telaffuza odaklı saatler geçir.
prerequisite chaining: geriye doğru git. X yapamıyosun çünkü Y'yi bilmiyosun. Y'yi yapamıyosun çünkü Z'yi bilmiyosun. o zaman Z'den başla. (tıpta ders çalışırken en çok kullandığım şey bu en temeline gidiyorum sürekli çünkü o olmayınca havaya inşaat etmekten farkı kalmıyo)
ve drill yapmak rahatsız edici. çünkü en kötü olduğun şeyle yüzleşiyosun. ama bu yüzden işe yarıyo zaten.
prensip 5) hatırlamak için kendini zorla
bu prensip öğrenme biliminin en sağlam bulgularından biri. ve çoğu insan tam tersini yapıyor: okuyor. tekrar okuyor. notlarına bakıyor. tekrar bakıyor. buna "pasif gözden geçirme" deniyor.
araştırmalar ne diyo biliyo musun? test olmak öğrenmekten daha etkili.
evet doğru duydun. bi konuyu çalışmak yerine o konudan test olmak daha çok öğrenme sağlıyor. buna "testing effect" deniyor.
neden işe yarıyo?
yine… bi kaç önceki thread'de miyelin konusunu anlattım ona da bi bakabilirsin.. beyin bi bağlantıyı ne kadar çok kullanırsa o bağlantı miyelin dediğimiz bi maddeyle kaplanıyo ve güçleniyor. hatırlamak için zorlandığında işte tam da bu oluyor. beyin "bu bilgi önemli, güçlendirelim" diyo ve miyelin katmanı ekliyor.
pasif okumada bu olmuyor. çünkü beyin zorlanmıyor.
jeffrey karpicke'nin bi araştırması var: öğrenciler metni 4 kez okuyunca "çok iyi öğrendik" demişler. tek sefer okuyup test olanlar "az öğrendik" demişler. ama gerçek sınavda ne olmuş? test ile çalışanlar %50 daha iyi performans göstermiş.
bu "biliyorum" yanılsaması. bi şeyi okuyunca "hah anladım" diyosun. ama test olunca gerçeği görüyosun yanlışsan daha da derin kazınıyor kafana o bilgiler hatta..
nasıl uygulayacaksın?
flash kartlar: gir geminiye at konularını pdflerini seç canvas modunu sana flashcardlar oluştursun
free recall: bi konuyu çalıştıktan sonra kitabı kapat, bi kağıda hatırladığın her şeyi yaz. sonra karşılaştır.
soru oluştur: okuduğun şeyden kendine sorular yaz. veya yine geminiden sana oluşturmasını iste, ardından cevaplamaya çalış.
açıkla: bi konuyu git yapay zekaya açıkla. sana bol bol soru sorsun bilmeyen biri olarak. sen de cevaplarken nerde takılıyosan orayı bilmiyosundur. tekrar et.
"zor hatırlama" = "güçlü öğrenme"
hatırlaması kolay geliyosa o kadar da öğrenmiyosundur. biraz zorlanman lazım. buna "desirable difficulty" yani istenen zorluk deniyor.
prensip 6) geri bildirim al
insanlar geri bildirimden kaçınıyor. ego koruması. "ya kötüysem" korkusu.
ama geri bildirimsiz öğrenme karanlıkta ok atmak gibi. isabet edip etmediğini bilmiyosun.
3 tür geri bildirim var:
outcome feedback: sadece "doğru mu yanlış mı?" diyor. en basit ama en az bilgi veriyor.
informational feedback: "yanlış yaptın ve şu yüzden yanlış" diyor. daha değerli.
corrective feedback: "yanlış yaptın, sebebi şu, ve doğrusu böyle yapılır" diyor. en değerli olan bu.
nasıl daha fazla geri bildirim alırsın?
projeleri halka aç. blog yaz, youtube'a video at, github'a kod koy. mentor bul. ya da en azından senden iyi birinden düzenli geri bildirim al. kendi kendine test et. hatalarını kaydet, analiz et.
ve YAPAY ZEKADAN İSTE de ki "beni asla övme, sen aşırı sert ve açıksözlü bi X konusunda uzmanlaşmış bir profesörsün. benim yaptıklarım bunlar, projem şu vs vs... eksilerimi yüzüme vur." vursun.
geri bildirim paradoksu:
çok erken çok fazla geri bildirim zararlı olabilir. yeni başlarken her hatanın düzeltilmesi motivasyonu öldürebilir.
kural şu: başlangıçta daha az ve daha genel geri bildirim. ilerledikçe daha fazla ve daha spesifik. tamamız herhalde.
prensip 7) delik kovayı doldur
öğrendiğin şeylerin çoğunu unutuyosun. hermann ebbinghaus'un unutma eğrisi var: öğrendiklerin
1 gün sonra: %60'a düşüyo
1 hafta sonra: %30'a düşüyo
1 ay sonra: neredeyse sıfır
neden böyle? çünkü beyin enerji tasarrufu manyağı. kullanılmayan bağlantıları buduyo, siliyor.
kova delik. sürekli doldurmak zorundasın.
4 strateji var:
1. spaced repetition (aralıklı tekrar)
bilgiyi tam unutmak üzereyken hatırla. çünkü her hatırlamada aralık uzuyo unuturken yaparsan beyin bu bilgiyi zorlanarak hatırladığı için "bu bilgi önemli, güçlendirelim" diyo ve miyelin katmanı ekliyor. anki gibi uygulamalar bunu otomatik yapıyor. gemini flashcardlar yapınca git anki benzeri bi uygulamaya aktar. veya telefonuna hatırlatıcı kur
2. prosedürel hale getir
bilgiyi beceriye dönüştür. bi şeyi yeterince pratik edersen bilinçsiz hale geliyor. bisiklet sürmek gibi. bir kere öğrendin mi unutmak çok zor.
dil öğreniyosan gramer kuralını "bilmek" yerine o kalıbı o kadar çok kullan ki otomatik çıksın.
3. overlearning (fazla öğrenme)
"yeterince biliyorum" dedikten sonra da devam et. araştırmalar diyo ki overlearning unutmayı yavaşlatıyor.
4. beslenme (evet)
miyelin yani hafıza için B12 ve omega-3 gerekiyor bunlar olmadan beyin fiziksel olarak öğrenmekte zorlanıyor. ayrıca güneş ışığı al spor yap hepsi hafıza için faydalı.
prensip 8) sezgi geliştir
richard feynman dünyanın en iyi fizikçilerinden biriydi. ama en dikkat çekici özelliği problemleri "görme" yeteneğiydi.
peki sezgi nasıl gelişir?
1. kuralları ezberlemeden önce ANLA
çoğu insan formülü ezberliyo, ne anlama geldiğini bilmiyor. bu sezgi üretmez.
feynman tekniği bunu çözüyo:
konuyu seç
bi kağıda 12 yaşındaki birine açıklıyormuş gibi yaz
nerde takıldıysan orası anlamadığın yer
geri dön, anla, tekrar yaz
eğer basit kelimelerle açıklayamıyosan gerçekten anlamamışsındır.
2. somut örnekler üret
soyut kavramları somutlaştır. her kavram için en az 3 farklı örnek düşün.
3. "neden" sorusunu sor
her şey için "neden böyle?" diye sor. buna "elaborative interrogation" deniyor. araştırmalar gösteriyo ki "neden" sorusu öğrenmeyi derinleştiriyor.
4. zorlan
cevabı hemen aramak yerine bi süre kendin düşün. yanlış cevap versen bile düşünme süreci sezgiyi geliştiriyor.
mücadele öğrenmenin parçası. hemen yapay zekaya koşma.
prensip 9) deney yap
son prensip. ve belki de en önemlisi.
van gogh'u düşün. başlangıçta çok farklı bi tarz denedi. koyu renkler, kasvetli konular. işe yaramadı. sonra empresyonizmle tanıştı. sonra japonya baskılarıyla. sürekli denedi, değiştirdi, evrildi. ve van gogh oldu.
ultralearning'de platoya ulaştığında yani gelişme durduğunda deney yapman lazım.
3 tür deney var:
1. öğrenme kaynakları deneyi
farklı kitaplar, kurslar, öğretmenler dene. belki şu anki kaynak sana uymuyor.
2. teknik deneyi
aynı beceriyi farklı yöntemlerle öğrenmeyi dene. mesela dil öğreniyosan bi dönem sadece dinleme ağırlıklı, bi dönem sadece konuşma ağırlıklı, bi dönem sadece okuma ağırlıklı dene.
3. stil/kimlik deneyi
platodaysan belki kimliğini değiştirmen lazım. "öğrenci" kimliğinden "usta" kimliğine geçmek mesela.
carol dweck'in araştırması var: yeteneklerin sabit olduğuna inanırsan gelişemezsin. değişebileceğine inanırsan gelişirsin.
deney yapmak "hala gelişebilirim" demek. deney yapmayı bırakmak "bu kadar işte" demek.
bu çokkk uzun bi thread olsa da yine de inan yüzeyseldi yakında youtube’da öğrenmenin daha da derinlerine ineceğiz.. yani takip et ki kaçırma.
ayrıca beğen ki daha çok daha çabuk bunları anlatmam için aklımı çel.. soruların varsa yaz. hepimize iyi öğrenmeler...
Kitap: Ultralearning (türkçeye "aşkınöğrenme" olarak çevirilmiş.)
İtalyanların hayatı güzelleştiren 8 kavramı:
1. Il Dolce Far Niente
“Tatlı tatlı hiçbir şey yapmamak” → Boş vakit geçirmenin mutluluğu, üretkenlik takıntısını bırak!
2. Festina Lente
“Acele et, ama yavaşça” → Doğru yönde küçük ama emin adımlar at, koşup yanlış yola sapma.
3. Fare una Passeggiata
Akşam yemeğinden sonra yürüyüş → Zihni temizler, stresi atar, sevdiklerinle bağ kurarsın.
4. Lupus in Fabula
“Masaldaki kurt” → Her an beklenmedik bir engel çıkabilir, her şey mükemmel görünüyorsa temkinli ol.
5. Cerchia di Crescita
Büyüten çevre → Enerjini çalanları (sosyal medya dahil) uzak tut, ilham verenlerle çevril.
6. Anni, amori e bicchieri di vino
Yaşlanmak yok, yeniden başlamak için asla geç değil!
7. Sprezzatura
Zor olanı zahmetsiz gibi göstermek → Sessiz özgüven en çekici haldir.
8. La Vita è Bella
“Hayat güzeldir” → Büyük olaylar bekleme; kahvenin ilk yudumu, gün batımı, kahkaha… hepsi mucize.
İtalyanlara göre hayat fethedilecek bir düşman değil, yavaş yavaş tadılacak bir ziyafet. 🌅☕
#LaDolceVita
Sanayi Devrimi’nden önce binlerce yıldır insanlar her gün gördüğü insanlar dışında bir yüz gördüğünde heyecanlanıyordu. Kasabaya yeni birinin gelmesi çok istisna bir olaydı. İçgüdüleri yeni yüzlerce görmek istiyordu. Çok güzel olmasına gerek yoktu, ne görürse görsün gen havuzunda olmayan özelliklerden dolayı ona hayran oluyordu.
Televizyon çağı ile birlikte televizyon sürekli yeni yüzler görme ihtiyacını kullanarak ilgiyi üzerinde topladı. Hatta televizyonda görülen herkes beyinde ulaşılamaz çok istisna özelliklere sahip biri oluyordu. Sosyal medya öncesinde televizyonda görülen bir kişiyi sokakta görenler kalp krizi geçirecek gibi oluyordu. O günün sıradan ünlüsü olmak bugünün büyük celebritisi olmaktan büyüktü.
Televizyon, dergiler, internet, sosyal medya; on yıllarca normalde görmeyeceğimiz yeni genler olduğunu bize göstererek ilgiyi topluyordu. O kadar çok kişi gördün ama hala bir yerlerde hepsinden istisna, dolayısıyla sana hepsinden güzel gelecek bir özellikte insanlar vardı. Sosyal medya hızla bunu tüketti, görülmemiş tek bir yüz çeşidi kalmadı.
Beynimiz her çeşit gene defalarca maruz kaldı. Zaten bu yüzden herkes yeni ve istisna olmaktansa ortalama çoğunluğa hitap edecek özelliklerin peşine düştü. İstisna yönlerini törpülediler, herkes ortalama güzel oldu.
Yapay zeka bugün ne yapabilir? Görmek istediğimiz tek bir yeni yüz ihtimali yok. Görüp hayran olunacak hiçbir şey üretemez. Çan eğrisinin iki ucuna doğru gitmiyor, internet bunu çoktan doyurdu. Yapay zeka tamamen ortalama, sıradan milyonlarca yüzden birini üretiyor. Fantasia içgüdülerimizi değil gerçekçilik içgüdülerimize hitap etmeye çalışıyor. Ama çağımızda gerçekçilik bile anlamasız.
Tamamı aynı yüz ifadesine, hayat beklentisine, yaşam şekline sahip milyonlarca selfie’nin birini diğerinden özel yapan hiçbir şey zaten yoktu, hala yok. Yapay zekanın bile boşluk bulamayacağı kadar insan yüzü içeriğine boğulmuşuz. Talep edebileceğimiz tek şey gerçeğinden ayırt edilemez fotoğraflardı. O da bitti. Geriye bir şey kalmadı.
İsfahan'da işlemeleriyle büyüleyici İmam Humeyni Camii'ni gezerken tüyler ürpetici bir şey yaşadık. Biz camiiyi gezdiğimiz sırada ünlü İranlı sanatçı Ghazel Shakeri de oradaydı. Camiinin tam ortasında, o ambiyansın ve akustiğin ortasında Man O To'yu söyledi.