5875 GÜN PRİMİ OLAN EMEKLİ OLUYOR,
9945 GÜN PRİMİ OLANA "20 YIL DAHA BEKLE" DENİYOR
Bu ne vicdana ne de adalete sığar
Bu haksızlığa ARTIK SON VERİLMESİNİ İSTİYORUZ
Hayırlı Cumalar @Hayati_Yazici@AhmetAYDIN_02@kilicdarogluk#KademeİçinLoading
“Sıranız gelince emekli olacaksınız” demiştiniz. ⏳
Sıramız ÇOKTAN GELDİ!
Ama tam 42 aydır bekliyoruz. ❗
⚖️ Adalet için
��� Hak için
📢 43 yaştan başlayan adil KADEMELİ EMEKLİLİK
ACİLEN YASALAŞMALIDIR!
#KademeİçinLoading
#KademeHaktır
@Akparti
@csgbakanligi
@sgksosyalmedya
@adilemeklilik EYT lileri 38 ve 43 yaşında 5975 günle emekli ettiler.
2000 sonrası SSK lılara
60 ve 65 yaşında
7000 günle emeklilik dediler.
Bizler adalet istiyoruz
Devlet vatandaşları arasında ayrımcılık yapmaz..!
Kademeli emeklilik
Anayasal bir haktır..
#GündemimizKademe
25 yıldır binlerce çocukla yol yürüdüm.
Okul seçimi konusunda vardığım en sade sonuç şu:
🌱 Anaokulu:
Keşfetsin, toprağa dokunsun, oyun oynasın, kendini yuvasında hissetsin.
📚 İlkokul:
İyi bir öğretmen, bir çocuğun hayatını değiştirebilir.
Çünkü bazen bir öğretmen, ömür boyu yol gösteren bir ışıktır.
🧭 Ortaokul:
Bu dönemin en büyük ihtiyacı güçlü bir rehberliktir.
Fırtınalı yıllarda en güvenli liman, doğru rehberliktir.
🤝 Lise:
Bu yaşlarda en önemli etken, sınıf arkadaşlarıdır.
Arkadaşlarıyla sağlıklı bağ kurabilen genç, kendi yolunu daha kolay bulur.
İşte benim okul seçimi için en sade formülüm.
— Ali Ko��
Rusya'nın ücra bir köyünde, rayların vidalarını sökerken yakalanan bir köylü sorgu odasındaydı.
Müfettiş sordu:
— Binlerce insanın canına kastettiğinin farkında mısın? Neden söküyorsun o vidaları?
Köylü cevap verdi:
— Sadece bir vida beyim... Oltama ağırlık yapması için lazım. Ben kimseye zarar vermem. Hem tüm köy böyle yapar; bir vidayı söker, birini bırakırız. Fizik dersinde öğrendik, yük dağılır, tren devrilmez.
Müfettiş öfkeyle:
— Delilik bu! Muhtar görmüyor mu bunu?
Köylü gülümsedi:
— Görmez olur mu? Karakolun ve kendi evinin kilitlerini bile bu vidalardan yaptırdı. Bedava sonuçta...
Müfettiş bir süre sustuktan sonra yeniden sordu:
— Peki ya maaşınızı artırsak? Vazgeçer misiniz bu hırsızlıktan?
Köylü başını salladı:
— Mesele para değil beyim, mesele alışkanlık. Adaleti ve ahlakı çocukken öğretmezseniz; büyüdüğümüzde cebimiz para görse de biz o vidaları sökmeye devam ederiz.
Bu sözler karşısında dehşete düşen müfettiş, raporunu yazmak üzere başkente giden trene bindi.
Camdan dışarıyı izlerken kendi kendine mırıldandı:
— Bu sefalet bir gün felakete yol açacak...
Tam o sırada ray kenarında, elinde iki vida tutan küçük bir çocuk gördü. Çocuk gülümseyerek el sallıyordu.
Müfettiş dehşet içinde bağırdı:
— Treni durdurun!
Ama çok geçti...
Kulakları sağır eden metal çatırtısı duyuldu.
Çocuk ne fizik biliyordu ne de "bir söküp bir bırakma" kuralını. O sadece büyüklerinden gördüğünü yapmıştı. Fakat bu kez yan yana duran iki vidayı birden sökmüştü.
Tren devrildi.
Cehaletin ektiği tohum, adaletsizliğin suladığı toprakta dev bir felaket olarak biçildi.
Suçlu kimdi?
Çocuk mu?
Köylü mü?
Muhtar mı?
Yoksa yıllarca yanlışı görüp susanlar mı?
Asıl suçlu;
Cehaleti normalleştiren toplum,
Çıkarı ahlakın önüne koyan düzen,
"Bir şey olmaz" kültürü,
Ve yanlışa sessiz kalan herkesti.
Çünkü bazı toplumlar bir anda çökmez.
Önce vidaları gevşer.
Not: Bu metin yaygın olarak Anton Çehov'a atfedilse de, Çehov'a ait olduğuna dair güvenilir bir kaynak bulunmamaktadır.
Adam, 48 yıl sonra bir parkta ilkokul öğretmenini gördü. Heyecanla yanına yaklaştı ve mahcup bir şekilde sordu:
— Hocam, beni tanıdınız mı?
Yaşlı öğretmen gülümsedi:
— Hayır evladım, çıkaramadım.
Adam derin bir nefes aldı:
— Ben sizin öğrenciniz Mehmet'im hocam. Bir gün sınıfta bir arkadaşımızın saati kaybolmuştu. O saati alan bendim. Siz herkesi ayağa kaldırıp ellerini tahtaya dayamalarını istemiştiniz. Çok korkmuştum. Yakalanırsam arkadaşlarımın ve sizin yüzünüze nasıl bakacağımı düşünüyordum.
Sonra siz şöyle dediniz:
— Herkes gözlerini kapatsın.
Arama sırasında saate benim cebimde rastladınız. Ama hiçbir şey söylemediniz. Saati sessizce alıp sahibine verdiniz. Ne beni suçladınız ne de arkadaşlarıma mahcup ettiniz.
Yıllar geçti hocam... O günkü davranışınızı hiç unutamadım. Belki de hayatımdaki en önemli dersi o gün sizden aldım. Bana dürüstlüğü öğreten şey, yaptığım hata değil; sizin o hataya gösterdiğiniz zarafetti.
Edip Cansever'in dediği gibi:
"Utancı bilerek yaşamak korkunçtur. Daha da korkuncu, bilerek yaşatmaktır."
Siz bana o utancı yaşatmadınız hocam. Bunun için size minnettarım.
Bir süre sustuktan sonra tekrar sordu:
— Şimdi hatırladınız mı beni?
Yaşlı öğretmen öğrencisinin omzuna dokundu ve şöyle dedi:
— O olayı şimdi sen anlatınca hatırladım evladım. Çünkü çocuklara gözlerinizi kapatın dediğimde, ben de gözlerimi kapatmıştım. O yaşta hata yapan bir öğrencime karşı zihnimde bir yargı oluşmasını istememiştim.
Sonra tebessüm ederek ekledi:
— Demek o çocuk sendin... Bilmiyordum. Nasılsın evladım?
İşte gerçek öğretmenlik budur...
Hataları görmek ama insanı hatasıyla tanımlamamak.
Yanlışı düzeltmek ama onuru incitmemek.
Çünkü bazı öğretmenler ders anlatır, bazıları ise hayat boyu unutulmayacak değerler öğretir.
KAYMAKAMIN OĞLU OKULA GELMEDİ…
ÖĞRETMENE SAYGI
Bayburt’ta yaşanmış gerçek bir hikâye…
1965 yılında Bayburt Kaymakamı olan Sebahattin Çakmakoğlu’nun oğlu Deniz, ilkokul 4. sınıf öğrencisiydi. Bir gün sınıfta bir yaramazlık yapınca öğretmeni Enver Özkan tarafından kulağından hafifçe tutulup uyarıldı.
Ertesi gün Deniz okula gelmeyince öğretmen büyük bir endişeye kapıldı.
“Acaba kaymakama bir şey mi anlattı?” diye düşünmeye başladı.
Ders devam ederken kaymakamın cipi okul bahçesine girdi.
Kaymakam Sebahattin Bey, kızı Alev ve oğlu Deniz ile birlikte sınıfa yöneldi.
Öğretmenin heyecanı daha da arttı…
Kaymakam sınıfa girip öğretmene günaydın dedikten sonra şöyle dedi:
“Hocam, Deniz dün sınıfta bir kabahat işlemiş. Bu yüzden sizden özür dilemeye geldi.”
Ardından oğluna dönüp öğretmeninden özür dilemesini istedi.
Sonra da öğretmene dönüp şu unutulmaz sözü söyledi:
“Hocam, eskilerin dediği gibi; eti senin, kemiği benim…”
İşte büyüklük buydu…
İşte idarecilik buydu…
İşte öğretmene verilen gerçek değer buydu…
— Emekli Öğretmen Tahir Kayseri
@Kamubiz_com Bizlerden yaşça küçükler daha az prim günü ile emekli oldular, yıllardır sgk ya primlerimizi fazlasıyla ödedik, emekli olmak bizlerinde hakkı, mağduriyetimiz çok büyük
@Kamubiz_com@EmadDernegi#KademeHakkımızdır
Binlerce öğrenciye dokunan önlüklerimize kan bulaştı! Okullarda öğretmene şiddet gösteren veliler ve öğrenci demeye dilimizin varmadığı suça sürüklenen bireyler istemiyoruz!
OKULLARIMIZ ISLAHEVİ DEĞİLDİR! Caydırıcı cezalar ve okul güvenliği hakkımızdır
#ÖğretmenSahipsizDeğildir
#ÖğretmenSahipsizDeğildir
"Öğrenciyi kazanalım" anlayışı ile öğretmen kaybettik. Eğitimin çerçevesi, disiplini, adaleti, saygısı olur ama bekçiliği olmaz.
Mekanın cennet olsun öğretmenim..
Bugün Çekmeköy Taşdelen’de, 17 yaşındaki bir öğrenci elindeki bıçakla dehşet saçıp 2 öğretmen + 1 öğrenciyi bıçaklamış.
Ağır yaralı Fatma Nur Çelik (44) öğretmenimiz hastanede şehit oldu!
Tek çocuğuyla hayata tutunmaya çalışan, sabah evden “çocuklarımı yetiştireyim” diye çıkan bir anne daha aramızdan alındı…
Yeter artık!
Okullar artık cepheye döndü.
Öğrenci bıçak taşıyor, veli öğretmene ayar veriyor, kapıdan herkes elini kolunu sallaya sallaya giriyor.
Güvenlik? Sıfır!
İtibar? Yerlerde!
Fatma Nur Öğretmenimiz için ağlamaktan başka bir şey kalmadı ama bir nesil için daha yapacak çok şey var.
Lütfen gençler arasındaki şiddet sorununa artık adamakıllı eğilelim.
Cambaz biri eşeği yularından çekip gelmiş pazara, bir başka cambaz yanaşmış:
“Kaça bu eşek?” diye sormuş.
“Bin lira!” demiş.
“Aldım gitti, ver elini helalleşelim!”
Birkaç kişi alıcının kulağına fısıldamış:
“Yahu görmüyor musun, bu eşek topal, onun için ucuza verdi!”
“O eşek topal değil, tırnağının arasına taş kaçmış; bu nedenle topal sanıp ucuza elden çıkarmaya bakıyor!”
Eşeği satana koşmuşlar:
“Yahu bu eşek topal değilmiş, tırnağına taş kaçmış!”
Satıcı gülmüş:
“Eşek topal olmasına topal da öyle sansınlar diye taşı tırnağına ben koydum!”
Alıcıya koşmuşlar:
“Yahu bu eşek gerçekten topalmış, taşı o koymuş, seni de kandırdı, parayı aldı!”
Alıcı dövünmeye başlamış:
“Vay anam vay! Eğer verdiğim para sahte olmasaydı, beni kazıklayacaktı.”
Muhteşem bir hikâye.
Günümüz insanının ahlâk yapısının özeti bu…
Yalan söylediklerini biliyoruz.
Yalan söylediklerini biliyorlar.
Yalan söylediklerini bildiğimizi biliyorlar.
Yalan söylediklerini bildiğimizi bildiklerini biliyoruz.
Ama hâlâ yalan söylüyorlar…
Arkadaşlar, oysa yalan söylemek büyük günahtır.
Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
Yalan söyleyenler, iftira edenler, ancak Allahü Teâlâ'nın âyetlerine inanmayanlardır. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir.
Yalan, günahların en çirkini, ayıpların en fenası, kalpleri karartan bütün kötülüklerin başıdır.
Hadis-i şeriflerde buyurulur ki:
Yalan, nifak kapılarından biridir.
Mümin her hataya düşebilir ama hainlik yapamaz, yalan söyleyemez arkadaşlar.
Doğru olun; doğruluk iyiliğe, iyilik ise cennete çeker. Evet, hani kolunuzdan tutup çekerler ya, aynen öyle çeker sizi.
Yalandan sakının; yalan fücura, yani ahlâk kurallarına aykırı bir yaşama götürür; fücur ise cehenneme götürür.
Arkadaşlar, sözle çıkarılan fitne, kılıçla çıkarılan fitne gibidir. Yalan söylemek, iftira etmek ile çıkarılan fitne, kılıçla çıkarılan fitneden de kötüdür.
Bir genç, Peygamber Efendimize üç büyük günaha yakalandığını bildirmiş. Bunlardan biri yalanmış. Peygamber Efendimiz:
“Yalanı benim için terk et!” buyurmuş.
Genç, “Peki,” diyerek gitmiş.
Bir günahı işleyeceği zaman:
“Eğer bu günahı yaparsam Resulullah sorduğunda ‘evet’ dersem suçum meydana çıkar; ‘hayır’ dersem yalan söylemiş, verdiğim sözü tutmamış olurum,” diye düşünmüş.
Diğer iki günahı da bırakmış.
Lokman Hekim der ki:
“Oğlum, yalandan sakın; o serçe eti gibi tatlıdır. Ondan az kimse kurtulur.”
Müslümanın kalbinde yalandan daha kötü bir şey yoktur; çünkü yalanla iman bir arada bulunamaz.
Şimdi bu kadar şeyi anlatınca Gaziantep’te yaşayan ve depremi yaşayan, deprem bölgesinde başından beri çalışma yapan birisi olarak depremle ilgili üretilen yalanları düşündüm de bu kadar insanın vebalini nasıl ödeyecekler acaba diye düşünmeden edemedim.
Yazık, çok yazık…
En absürt vergi bana göre emlak değer artış vergisi olabilir. Vatandaş yıllarca birikim yapıp, %4 tapu harcı ödeyip, örnek veriyorum 2+1 ev alıyor, 3-4 yıl sonra çocuğu oluyor ve bunu satıp 3+1 ev almak istiyor. Hooop %15 ile %40 arasında değişen değer artış vergisi.
Adam bir ev aldı ve aldığı evi sattı, yani bu ev aynı ev. Değeri 5 mi oldu 100 mü oldu hiç bir önemi yok. Evin değeri arttıysa tüm emlak piyasasının değeri de arttı. Bu bir hisse değil, emtia değil, varant değil, opsiyon değil, vatandaşın sadece başını sokması gereken bir dört duvar. Aldığı da, sattığı da aynı ev. Yani evi alırken 2+1'ken zaman içerisinde çok mantıklı bir yatırım yapıldığı için 4+1'e dönüşmedi. Bu 2+1 evi temel barınma ihtiyacını karşılamak için girilen bir mağara gibi düşünmek lazım.
Ayrıca, alacağı yeni evin de değeri ve tapu harcı da oransal olarak arttı. 2+1 ile 3+1 arasındaki makas daha çok açıldı. Artık eskisine göre daha da zorlanarak alacak.
Özellikle ailenin sahip olduğu tek konut varsa, değer artış vergisi diye bir şey olmamalı.
Bir baba kızına şunları söylemiş:
“Onurunla mezun oldun. Bunca yıl garajımda sakladığım eski arabamı sana hediye ediyorum. Ama bunu sana vermeden önce yapmanı istediğim bazı şeyler var. Önce arabayı galeriye götür ve satmak istediğini söyle ve sana ne kadar teklif verdiklerini gör.”
Kızı arabayı galeriye götürmüş ve babasına,
"60.000 TL teklif verdiler çünkü çok eski görünüyormuş.”
Babası kızına, “Şimdi onu hurdacıya götür.” demiş.
Yine gitmiş ve babasını aramış,
“Baba hurdacı bu arabaya 20.000 TL teklif verdi ve o da çok eski olduğunu söyledi. " demiş.
Babası bu sefer kızına, arabayı araba fuarına götürmesini söylemiş.
Kız arabasıyla fuara gitmiş ve babasını armış şöyle demiş: “Baba inanamıyorum herkes arabama bakıyor
ve bir adam 15.000.000 TL teklif verdi.” demiş.
Çünkü bu araba sınırlı sayıda üretilmiş ikonik 66 model
ford mustang'miş."
Babası bunun üzerine kızına şunları söylemiş,
“Her zaman değerlisindir önemli olan doğru yerde bulunmandır. Eğer değersiz hissediyorsan üzülme sadece yanlış yerde bulunduğunu anla. Asla sana değer verilmeyen yerlerde bulunmamalısın sana değer verilecek saygı duyulacak yerlerde bulunmalısın."
Zekeriya EFİLOĞLU
Eğitimci-Yazar