Galatasaray Lisesi hakkında zaman zaman ortaya atılan; “Batı özentisi insan yetiştiriyor”, “milli değerlere uzak”, “Atatürk Nutuk’ta Galatasaray’a küskündü”, “elitist yapı oluşturuyor” gibi iddialar; tarihsel gerçeklikten uzak, bağlamı çarpıtılmış, çoğu zaman da ideolojik ön kabullerle üretilmiş sığ propagandalardır.
Her şeyden önce şu gerçeği hatırlatmak gerekir:
Galatasaray Lisesi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde Türkiye’nin modernleşme hamlesinin en önemli eğitim kurumlarından biridir. Bu okuldan çıkan insanlar yalnızca diplomatik kariyerler değil; bilim, hukuk, sanat, siyaset, edebiyat, mühendislik, spor ve akademi alanlarında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ve taşıyıcı kadrolarını oluşturmuştur.
Bir okulun değerini sloganlarla değil, yetiştirdiği insanlarla ölçersiniz.
Galatasaray Lisesi’nin tarihine baktığınızda; ülkesine hizmet etmiş devlet adamlarını, bilim insanlarını, hukukçuları, sanatçıları, öğretmenleri, askerleri, doktorları, mühendisleri görürsünüz. Bu okuldan “hain” çıkarmaya çalışan zihniyet ise çoğu zaman tarihi slogan seviyesinde bilen, belge yerine dedikodu kullanan, komplekslerini kurumsal nefret üzerinden tatmin etmeye çalışan bir anlayıştır.
“Atatürk Galatasaray’a küskündü” tarzı söylemler ise tam anlamıyla tarih okuma cehaletidir.
Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’ta işgal yıllarındaki bazı öğrenci hareketleri ve belirli sosyal atmosferler üzerinden dönemin genel İstanbul yapısını eleştirirken; bunu bugün sosyal medyada yapıldığı gibi bir “kurumsal düşmanlık” seviyesine indirgeyenler ya bilinçli manipülasyon yapmakta ya da tarih metinlerini bağlamından koparmaktadır.
Atatürk’ün Cumhuriyet döneminde Galatasaray Lisesi’ni kapatmak yerine yaşatmış olması, defalarca ziyarete gelmesi bile bu iddiaların ne kadar temelsiz olduğunu göstermeye yeterlidir. Cumhuriyet; Galatasaray Lisesi’ni tasfiye etmemiş, aksine Türkiye’nin seçkin eğitim kurumlarından biri olarak sistem içinde yaşatmıştır. Çünkü Cumhuriyet aklı sloganla değil liyakatle hareket eder.
Asıl mesele şudur:
Bazı insanlar “nitelikli eğitim”, “entelektüel birikim”, “çok dilli kültür”, “uluslararası vizyon”, “özgüvenli birey” gibi kavramlardan rahatsız olmaktadır. Çünkü vasatlık; her zaman kaliteye düşmandır.
Galatasaray Lisesi’ni hedef alanların önemli bir kısmının ortak özelliği de budur:
Başarıya düşmanlık, kurumsal kompleks ve kültürel özgüvensizlik.
“Batı dili bilen insan yetiştiriyor” diye suçlanan bir okulun mezunları; yıllarca Türkiye Cumhuriyeti’ni uluslararası platformlarda temsil etmiş, diplomasi yürütmüş, bilim üretmiş, ülkesinin çıkarlarını savunmuştur.
Bir insanın yabancı dil bilmesi, dünya kültürünü tanıması ya da evrensel düşünceye açık olması; onu “milli değerlerden kopmuş” yapmaz. Aksine güçlü milletler; içine kapanan değil, dünyayı okuyabilen toplumlar tarafından inşa edilir.
Kaldı ki Galatasaray Lisesi’nin kültürü yalnızca akademik başarı değil; aynı zamanda aidiyet, etik duruş, dayanışma, sorumluluk ve Cumhuriyet değerleri üzerine kuruludur.
Bu okulun koridorlarında yalnızca Fransızca öğretilmez; karakter, disiplin, kültür ve tarih bilinci de öğretilir.
Bugün sosyal medyada birkaç sloganla Galatasaray Lisesi’ni itibarsızlaştırmaya çalışanlar gelip geçicidir.
Fakat Galatasaray Lisesi; Osmanlı’yı, işgali, Cumhuriyet’in kuruluşunu, darbeleri, krizleri, siyasi kutuplaşmaları görmüş; buna rağmen ayakta kalmış köklü bir eğitim çınarıdır.
Çünkü kurumların büyüklüğü, haklarında söylenen dedikodularla değil; zamana karşı gösterdikleri direnç ve ülkeye kattıkları değerle ölçülür.
Galatasaray Lisesi de bu ülkenin hafızasında sıradan bir okul değil; tarihsel bir müessesedir.
Ve unutulmamalıdır ki;
Köklü kurumları yıpratmak kolaydır, fakat onların yetiştirdiği birikimi inşa etmek yüzyıllar ister.
@TeomanKadioglu Çapa'nın öyle bir cazibesi var herhalde. Abim de iki seneye yakın oldu emekli olalı... "Neredeyse her karo taşını ezbere biliyorum bu hastanenin" diyordu...
07.06.2026
Galatasaray'ın en büyük buluşma şölenindeyiz: Galatasaray Pilavı'ndayız. Gelenekle geleceğin, hatıralarla dostluğun buluştuğu yerdeyiz.
Yaşasın Galatasaray 💛❤️🦁
Son yıllarda tatil yerlerine ayıracak bütçem olmadığı için kıyaslama yapacak durumda değim. Bu bağlamda Türkiye'nin turizimcilerini savunacak da değilim. Ama bana göre mesele biraz daha karmaşık.
Öncelikle Türkiye'deki birçok büyük tatil tesisi ve her şey dahil sistemle çalışan oteller gelirlerinin önemli kısmını Alman, İngiliz, Rus ve Doğu Avrupalı turistlerden sağlıyor. Bu nedenle bazı işletmeler yerli turistten çok döviz getiren yabancı müşteriye odaklanabiliyor.
Bunun yanında Türkiye'de son yıllarda ilginç bir fiyatlama sorunu ortaya çıktı:
Yerli turist oteli Türk lirasıyla ve çoğu zaman son dakika satın alıyor. Yabancı turist ise aylar öncesinden paket turla rezervasyon yapıyor.
Kur farkları ve erken rezervasyon anlaşmaları nedeniyle bazen yabancı turist aynı hizmeti Türk vatandaşından daha ucuza alabiliyor.
Bu durum birçok kişinin "kendi ülkemde turist oldum" hissine kapılmasına yol açtı.
Öte yandan son yıllarda birçok Türk vatandaşının Yunan adalarına yönelmesinin tek nedeni otel fiyatları değil:
Yeme-içme maliyetlerinin bazı bölgelerde daha öngörülebilir olması, küçük aile işletmelerinin yaygınlığı, gizli veya ek ücretlerin daha az olması, daha sade ve rahat bir tatil anlayışının bulunması, Türkiye'nin bazı popüler sahil bölgelerinde fiyatların çok yükselmesi.
Ancak "Yunanistan her zaman daha ucuz" demek de doğru olmaz. Özellikle Santorini ve Mikonos gibi dünyaca ünlü adalar birçok Türk tatil bölgesinden daha pahalı olabilir.
Benim gözlemim şu: Asıl sorun Yunanistan'ın çok ucuz olması değil, Türkiye'de özellikle son birkaç yılda tatil maliyetlerinin yerli vatandaşın gelirine göre çok hızlı yükselmiş olmasıdır. Bu nedenle orta gelirli bir Türk için bugün Bodrum, Çeşme veya bazı Antalya tesislerinde yapılacak bir tatilin maliyeti zaman zaman Yunan adalarındaki bir tatilden çok daha maliyetli bir hale gelmiştir.
Bu durumda da ne yazık ki Yunanistan bir tercih haline geliyor ve yine bizim paralar Yunanistan'a akıyor... Tabii benim için ikisi de maddi anlamda bir alternatif oluşturmuyor... 😄😄
@PesindeyizApp Bu aşağılık kompleksi ve acziyetin yansımasıdır... Bu ifadeleri saf eden bir adam peşinen rakibinin büyüklüğünü de kabul ediyordur. (Zaten öyle de...)
Bizim açımızdan bir sıkıntı yok...
Aynen devam...
Vallahi aşağalık kompleksinden ne anladığını bilmiyorum kardeşim, ama bence tam da böyle bir şey... Beşiktaş gibi bir kulübün futbol takımının başına geçen bir teknik direktörün açıklaması böyle olmamalıdır... Adını söylemeden rakibini kastederek onun şampiyonluğuna öncelikle engel olunacak demek yerine, şampiyon olmak için ne gibi projeleri, planları olduğu, neler yapacağına yönelik öz güvenli ve ayakları yere sağlam basan bir projeksiyon sunması gerekirdi. Yaptığı rakibine saygı göstermek değil, daha iyisini yaparak rakibin nasıl önüne geçerim demeyip, rakibi nasıl zayıflatır da önüne geçerim demektir....
Yıllar önce Fenerbahçeli Selim Soydan, dört sene üst üste şampiyon olup UEFA Kupası alan Galatasaray için bir televizyon programında; "ben Fenerbahçeli yöneticilerin yerinde olsam, Hakan Şükür, Okan, Suat ve Emre Belözoğlu'yla teknik direktör Fatih Terim 'i Fenerbahçe'ye transfer ederim, böylece rakibim zayıflarken, ben de onun silahlarıyla güçlenirim" diyordu... Yani kendi değerlerini yetiştirecek bir vizyon ortaya koymayıp, rakibi nasıl engellerim kolaycılığı sergilemek, tam da aşağılık kompleksinin tezahürüdür kanımca...
Spor Külübüne üye olmayan bir Galatasaray taraftarı olarak, yanlış anlaşılmayacağımı umarak söylüyorum: Galatasaray Spor Kulübü üye yapısı ve üyelik kriterlerinin diğer tüm kulüplerden farklı olmasının ne kadar kıymetli olduğu daha iyi anlaşılıyor değil mi?
"There is a Turkish proverb: 'Never climb down a well using someone else's rope.' You made that mistake a century ago. Encouraged by others, you set foot in Anatolia; when confronted with reality, you found yourselves heading back across the Aegean.
A hundred years have passed. Technology has changed, weapons have changed, alliances have changed; yet some people's reading of history seems not to have changed at all.
It is nothing new for those who miscalculate their own weight to make regional ambitions based on the strength of others. What is new is that the same old mistakes are still being mistaken for strategy.
History can be a ruthless teacher. It gives the same test again and again, yet some insist on giving the same wrong answers every time.
It would therefore be wiser to respect good neighbourly relations than to indulge in grandiose rhetoric. Many have dreamed of imposing their will on Turkey; those remembered by history were not the ones who fulfilled those dreams, but the ones who eventually had to wake up from them."
Onlara artık takılmıyorum inanın. "Maddi hata" deyip geçiyorum... Aslında muhatap alınacak kimseler olmadığının da farkındayım.
Ama zihniyeti kirli, kalbi kararmış, kişisel kinlerini cehaletlerine bakmaksızın böyle büyük bir öz güven ile kusanlara dayanamıyorum... Ben bu şahsa değil, onun nezdinde bu kafa yapısındaki cehalete cevap veriyorum...
Onları da paylaş; tek tek cevaplayalım.
Koskoca bir imparatorluğa yaklaşık bir buçuk asır boyunca devlet adamı, diplomat, bilim insanı, asker, hukukçu ve aydın yetiştiren; imparatorluğun dört bir yanından öğrenci kabul eden bir kurumun tarihini, içinden çıkmış birkaç kişi üzerinden mahkûm etmeye kalkmak ciddi bir tarih bilgisizliğidir.
Osmanlı Devleti'nin son döneminde Balkanlar'dan, Arap vilayetlerinden, Anadolu'dan ve imparatorluğun diğer bölgelerinden gelen binlerce öğrenci arasında farklı siyasi görüşlere sahip insanlar bulunmuştur. Böylesine geniş bir insan havuzunda zaman zaman yanlış yollara sapanların çıkması şaşırtıcı değildir. Bugün de dünyanın en saygın üniversiteleri ve okullarından mezun olup suç işleyen, terör örgütlerine katılan veya devlete zarar veren kişiler çıkabilmektedir. Hiç kimse bu kişilerden dolayı eğitim gördükleri kurumları suçlamaz.
Çünkü sorumluluk kuruma değil, bireye aittir.
Galatasaray'ın eğitim anlayışı da, kurumsal kültürü de, verdiği tedrisat da hiçbir zaman ayrılıkçılığı, bölücülüğü veya devlete karşı faaliyetleri teşvik etmemiştir. Tam tersine, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan süreçte devlet hizmetinde bulunmuş sayısız devlet adamı, komutan, bilim insanı ve aydın yetiştirmiştir.
Asıl dikkat çekici olan ise bazı çevrelerin Galatasaray Lisesi'ni, Cumhuriyet döneminde faaliyetleri nedeniyle kapatılan veya sınırlandırılan bazı azınlık ve misyoner okullarıyla aynı kefeye koymaya çalışmasıdır. Bu benzetme tarihî gerçeklerle bağdaşmadığı gibi, konu hakkında ciddi bir kavram karmaşasına işaret etmektedir.
Bir eğitim kurumunu, yüzlerce hatta binlerce mezunu arasından seçilmiş birkaç isim üzerinden yargılamaya kalkarsanız dünyada aklanabilecek tek bir okul kalmaz. Aynı mantıkla hareket edildiğinde, en köklü üniversitelerden askerî akademilere kadar bütün kurumları mahkûm etmek gerekir.
Galatasaray'ın tarihine birkaç istisnanın gölgesinden değil, yetiştirdiği nesillerin bıraktığı izden bakılır. Devlete sadakatle hizmet etmiş binlerce insanın mirasını görmezden gelip birkaç münferit örnek üzerinden hüküm vermek tarih yapmak değil, peşin hükme tarih süsü vermektir.
Galatasaray'ın sicili, ona iftira atanların seçip ayıkladığı birkaç isimle değil; Osmanlı'dan Cumhuriyet'e kadar yetiştirdiği devlet adamlarıyla, bilim insanlarıyla, komutanlarıyla, sanatçılarıyla ve bu ülkeye yaptığı hizmetlerle yazılmıştır. O sicil de son derece açıktır.
Özellikle Balkanlardaki ayaklanmaların öncülüğünü yapanların da Galatasaray lisesi mezunu olduğunu,ve bu fikirleri bu okulda aldıklarını da yazmanız gerek. Size isim isim sayarım. Hangi gazeteci,yazar, aydının hangi bölgede öncülük yaptığını.
Galatasaray Lisesi hakkında zaman zaman ortaya atılan; “Batı özentisi insan yetiştiriyor”, “milli değerlere uzak”, “Atatürk Nutuk’ta Galatasaray’a küskündü”, “elitist yapı oluşturuyor” gibi iddialar; tarihsel gerçeklikten uzak, bağlamı çarpıtılmış, çoğu zaman da ideolojik ön kabullerle üretilmiş sığ propagandalardır.
Her şeyden önce şu gerçeği hatırlatmak gerekir:
Galatasaray Lisesi, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş sürecinde Türkiye’nin modernleşme hamlesinin en önemli eğitim kurumlarından biridir. Bu okuldan çıkan insanlar yalnızca diplomatik kariyerler değil; bilim, hukuk, sanat, siyaset, edebiyat, mühendislik, spor ve akademi alanlarında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ve taşıyıcı kadrolarını oluşturmuştur.
Bir okulun değerini sloganlarla değil, yetiştirdiği insanlarla ölçersiniz.
Galatasaray Lisesi’nin tarihine baktığınızda; ülkesine hizmet etmiş devlet adamlarını, bilim insanlarını, hukukçuları, sanatçıları, öğretmenleri, askerleri, doktorları, mühendisleri görürsünüz. Bu okuldan “hain” çıkarmaya çalışan zihniyet ise çoğu zaman tarihi slogan seviyesinde bilen, belge yerine dedikodu kullanan, komplekslerini kurumsal nefret üzerinden tatmin etmeye çalışan bir anlayıştır.
“Atatürk Galatasaray’a küskündü” tarzı söylemler ise tam anlamıyla tarih okuma cehaletidir.
Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’ta işgal yıllarındaki bazı öğrenci hareketleri ve belirli sosyal atmosferler üzerinden dönemin genel İstanbul yapısını eleştirirken; bunu bugün sosyal medyada yapıldığı gibi bir “kurumsal düşmanlık” seviyesine indirgeyenler ya bilinçli manipülasyon yapmakta ya da tarih metinlerini bağlamından koparmaktadır.
Atatürk’ün Cumhuriyet döneminde Galatasaray Lisesi’ni kapatmak yerine yaşatmış olması, defalarca ziyarete gelmesi bile bu iddiaların ne kadar temelsiz olduğunu göstermeye yeterlidir. Cumhuriyet; Galatasaray Lisesi’ni tasfiye etmemiş, aksine Türkiye’nin seçkin eğitim kurumlarından biri olarak sistem içinde yaşatmıştır. Çünkü Cumhuriyet aklı sloganla değil liyakatle hareket eder.
Asıl mesele şudur:
Bazı insanlar “nitelikli eğitim”, “entelektüel birikim”, “çok dilli kültür”, “uluslararası vizyon”, “özgüvenli birey” gibi kavramlardan rahatsız olmaktadır. Çünkü vasatlık; her zaman kaliteye düşmandır.
Galatasaray Lisesi’ni hedef alanların önemli bir kısmının ortak özelliği de budur:
Başarıya düşmanlık, kurumsal kompleks ve kültürel özgüvensizlik.
“Batı dili bilen insan yetiştiriyor” diye suçlanan bir okulun mezunları; yıllarca Türkiye Cumhuriyeti’ni uluslararası platformlarda temsil etmiş, diplomasi yürütmüş, bilim üretmiş, ülkesinin çıkarlarını savunmuştur.
Bir insanın yabancı dil bilmesi, dünya kültürünü tanıması ya da evrensel düşünceye açık olması; onu “milli değerlerden kopmuş” yapmaz. Aksine güçlü milletler; içine kapanan değil, dünyayı okuyabilen toplumlar tarafından inşa edilir.
Kaldı ki Galatasaray Lisesi’nin kültürü yalnızca akademik başarı değil; aynı zamanda aidiyet, etik duruş, dayanışma, sorumluluk ve Cumhuriyet değerleri üzerine kuruludur.
Bu okulun koridorlarında yalnızca Fransızca öğretilmez; karakter, disiplin, kültür ve tarih bilinci de öğretilir.
Bugün sosyal medyada birkaç sloganla Galatasaray Lisesi’ni itibarsızlaştırmaya çalışanlar gelip geçicidir.
Fakat Galatasaray Lisesi; Osmanlı’yı, işgali, Cumhuriyet’in kuruluşunu, darbeleri, krizleri, siyasi kutuplaşmaları görmüş; buna rağmen ayakta kalmış köklü bir eğitim çınarıdır.
Çünkü kurumların büyüklüğü, haklarında söylenen dedikodularla değil; zamana karşı gösterdikleri direnç ve ülkeye kattıkları değerle ölçülür.
Galatasaray Lisesi de bu ülkenin hafızasında sıradan bir okul değil; tarihsel bir müessesedir.
Ve unutulmamalıdır ki;
Köklü kurumları yıpratmak kolaydır, fakat onların yetiştirdiği birikimi inşa etmek yüzyıllar ister.
Marka değerinin artması için evvela Türk futbolunun başına liyakat sahibi yöneticilerin gelmesi gerekir...
Siz önce İngiltere'de futbolu yönetenlerin profillerine bir bakın sonra sıra gelirse TV'leri de kıyaslarsınız...
TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu: "İngiltere'de TV'leri maçlardan sonra izleyin. 5-10 dakika pozisyonu değerlendiriyorlar. Bizim 2 saat. Bizim ortağımız olan yayıncı kuruluşta bile; zemin ıslak hakemin ayağı kayıyor 'Baksana bundan hakem olur mu ayakta duramıyor' diyor. Bak bak; nasıl marka değerini koruyacaksın?"
Buna artık kızmıyorum bile.. İhtiyarlığına da vermiyorum, çünkü bu gençken de böyleydi... Bu, ahlâk dersi verecek, bu konulardan bahsedecek, sadece Türkiye'de değil dünyadaki son şahıs bile değildir...
Söyledikleri geri zekâlıların bile itibar edemeyeceği cinsten zırvalar...
Aynı puanla son haftaya girmiş iki takımdan hangisinin maçı daha erken bitmiş? Bu durumda şampiyonluğu belirlemek için top artık kimde? Avantajlı olan maçı erken bitirenler mi yoksa 16 dakika içinde gol atması durumunda şampiyon olacakken o golü atamayıp sağa sola çamur atanlar mı? Rakibinin maçı bitirmiş, senin alacağın sonucu bekliyor, sen golü atsan şampiyon olacaksın, yani her şey senin elinde ama sen koca 16 dakikada o golü atamıyorsun...
Aziz Yıldırım: "2006'da Denizli'de maçın iptal olması lazımdı. Sürekli konfeti atıp maçı durdular. Kurala göre tatil etmeleri lazımdı, etmediler.
Orada şike yok muydu? Şikeyi biz mi yaptık? Niye konuşulmuyor bunlar?" (Sözcü)