Kemal Kılıçdaroğlu ben bu koltuğa mahkeme kararı sonucu oturdum, mahkemeden karar çıkmadan kurultaya gidemem diyor.
Kılıçdaroğlu Gürsel Tekin'i İl Başkanlığı görevinden almak istiyor. Cevaben Gürsel Tekin, ben buraya mahkeme kararı ile geldim, Genel Merkez beni görevden alamaz diyor.
Kayyum kayyumu söker misali.
🔴 #SONDAKİKA | BirGün muhabiri Ebru Çelik, kendisine gelen bir mesaj üzerine figüran olarak kayıt yaptırıp Kemal Kılıçdaroğlu’nun rozet törenine katıldığını aktardı.
Çelik’in haberine göre, Kemal Kılıçdaroğlu’nun İstanbul’da katıldığı CHP üye katılım törenine, üç farklı cast ajansı aracılığıyla kişi başı 950 TL karşılığında yüzlerce figüran getirilmiş.
Haberde, figüranların sabah Trump AVM önünde toplanarak yaklaşık 20 servisle Rauf Denktaş Kültür Merkezi’ne götürüldüğü, aralarında işsizler, emekliler, atanamayan öğretmenler ile İran, Özbekistan ve Mısır uyruklu kişilerin de bulunduğu iddia edildi.
Ayrıca etkinlik öncesinde figüranlara hangi sloganları atacakları ve ne zaman alkışlayacakları konusunda prova yaptırıldığı, bazı kişilere CHP Gençlik Kolları yelekleri giydirildiği ve konuşmalar sırasında alkış ile sloganların cast direktörleri tarafından yönlendirildiği öne sürüldü.
Haberde, bazı figüranların siyasi amaçla değil ücret karşılığında geldiklerini söylediği, etkinlik boyunca salondan çıkışlara izin verilmediği ve konuşmaların ardından figüranların ücretlerini almak üzere ajans ofisine götürüldüğü iddia edildi.
Timur Soykan: "AKP'li vekilin eşine 3,7 milyar TL'lik ihale.
İhaleye çıksalar yine iyi; dersin ki ihaleye girmiş, almış, canım Timur sana ne, dersiniz değil mi?
21/B ile veriyorlar 3,7 milyar TL'lik ihaleyi, başka şirket giremiyor.
21/B ihaleler, bir afet durumunda milli güvenlik meselesinde, çok acil durumlarda olur; o zaman pazarlık usulü ihale yapılır ve herkes çağrılmaz ihaleye.
Sanki bir afet varmış, çok acil bir durum varmış gibi ihaleye gidiyorlar, ballı ihaleyi milletvekilinin eşine veriyorlar.”
Yusuf Tekin öğrencilik yıllarını anlatıyor, kitapları kırtasiyeye sipariş ederdik, üç beş ay sonra gelirdi, şimdi okulun ilk günü öğrencinin sırasında kitap var diyor.
İyi de Sayın Bakan, bahsettiğiniz dönem 1970’lerin sonu, 1980’lerin başı. Aradan neredeyse yarım asır geçmiş. Takvim 2026 olmuş. Teknoloji değişmiş, ulaşım değişmiş, matbaacılık değişmiş, devletin bütçesi ve imkânları büyümüş. Biz hâlâ çocuğun kitabının zamanında verilmesini olağanüstü bir başarı gibi mi dinleyeceğiz?
Elbette ücretsiz kitap dağıtılması önemlidir. Fakat sosyal devlet zaten bunu yapmakla yükümlüdür. Devlet çocuğa kitap verdiğinde bağış yapmış olmaz, vatandaşının vergisiyle vatandaşın çocuğuna eğitim hizmeti sunar. Üstelik Türkiye’de ücretsiz ders kitabı uygulaması 2003’ten beri devam ediyor. Yani bugün hâlâ aynı hizmeti yeni bulunmuş bir başarı gibi anlatmak, yirmi yılı aşkın süredir yapılan bir işi her defasında yeniden lütuf gibi sunmaktır.
Asıl konuşulması gereken, kitabın sıraya bırakılması değil o kitabın öğrenciye ne öğrettiğidir. Çocuk okuduğunu anlayabiliyor mu? Öğretmen geçinebiliyor mu? Okullar arasında neden bu kadar büyük fark var? Veliler neden kaynak kitap, servis, yemek, kırtasiye ve kurs yükünün altında kalıyor? Bir çocuk ailesinin parası olmadığı için eğitim yarışına geriden mi başlıyor? Üniversiteyi bitiren genç neden geleceğini yurt dışında arıyor?
Kitabı dağıtıp eğitimin bütün sorunlarını çözmüş gibi davranamazsınız. Çünkü kitabın ücretsiz olması eğitimin ücretsiz olduğu anlamına gelmiyor. Bugün bir ailenin okul masrafı yalnızca ders kitabından ibaret değil.
Kaldı ki geçmişin yokluğunu bugünün ölçüsü yapmak da doğru değildir. Biz 1980’den daha kötü durumda değiliz diye sevinmek zorunda değiliz. 2026’nın imkânlarıyla 1980’i geçmek başarı değil, zaten olması gerekendir.
Devlet vatandaşına siz eskiden fakirdiniz, bakın şimdi size kitap veriyoruz diye konuşmaz. Sosyal devlet yaptığı işi başa kakmaz, eksik kalan işi tamamlar.
Çünkü devletin görevi halkı minnettar bırakmak değil, hiçbir çocuğu başkasına muhtaç bırakmamaktır.
Sen ne karışıyorsun etliye sütlüye diyorlar, iyi de ben veganım. :)
Programda yaşam biçimimle ilgili sorulara kendi deneyimlerim doğrultusunda cevaplar verdim. Bilimsel olarak tartışmaya açık; tavuğun yumurtlama sürecinin biyolojik açıdan regl döngüsüne benzer yönlerini ve balıkların taşıdığı ağır metaller ile mikroplastiklerin insan sağlığı üzerindeki olası etkilerini anlamaya çalıştım.
Ayrıca endüstriyel yönlendirmeler ve sağlık kurumlarının görüşlerinin yanında, kendi deneyimlerimizin de önemli olduğunu ve hiçbir şeye körü körüne inanılmaması gerektiğini anlatmaya çalıştım. Çünkü bilim de tek pencereden ibaret değildir; farklı görüşler, yeni veriler ve eleştirilerle sürekli gelişir. Bu yüzden sorgulamak, bilimsel düşüncenin en temel parçalarından biridir.
Ben veganlığı seçtiğimde yalnız kalacağımı ve zorbalanacağımı bilerek bu yola çıktım. Cımbızla seçilen birkaç cümle üzerinden hakaretlere maruz kaldım, eyvallah.
Yine de yıllardır bir farkındalığa katkı sağlayabildiğimi düşündüğüm için gönlüm rahat. Kimsenin yeme içme alışkanlığını yargılamadım, asla yaşam biçimimi de dayatmadım. Sadece takip ettiğim kadarıyla bilimsel tartışmaları ve farklı bakış açılarını merak edenlerle paylaşmaya çalıştım.
Şimdi de bunu bir profesörün anlatımıyla paylaşıyorum. Bilimle beni aşağılamaya çalışanlara farklı bir bakış açısı sunuyorum.
İsteyen izleyebilir.
@TvdOrgTr
Bir toplum bir gecede çökmez… Önce fark edilmesi zor çatlaklar oluşur. Sonra o çatlaklar büyür ve bir gün herkes Ne oldu da bu hale geldik? diye birbirine bakar.
İbn Haldun bundan yaklaşık altı yüz yıl önce bunun cevabını vermişti. Ona göre bir toplumun çöküşü dışarıdan başlamaz, içeriden başlar.
Adalet herkese eşit uygulanmıyorsa… Liyakatin yerini torpil almışsa… Üreten değil, fırsatını bulan kazanıyorsa… Çalışmak yerine kısa yoldan zengin olma hayalleri çoğalmışsa… Devlet israfa alışmış, halk geçim derdine düşmüşse… Dürüst insanlar geri planda kalırken menfaat peşinde koşanlar öne çıkıyorsa… İnsanlar artık birbirine güvenmiyorsa… Ahlak ve vicdan zayıflamışsa… Birlik duygusu parçalanmış, herkes sadece kendi çıkarını düşünmeye başlamışsa… Ve en önemlisi, yapılan yanlışlar normalleşmiş, kimse hatadan ders çıkarmıyorsa…
İşte İbn Haldun der ki bir medeniyetin asıl çöküşü o gün başlamıştır.
Tarih bize şunu öğretiyor Hiçbir devlet önce duvarlarını kaybetmez. Önce adaletini kaybeder. Hiçbir millet önce toprağını kaybetmez. Önce birbirine olan güvenini kaybeder. Bir binayı ayakta tutan sadece taşı değildir, harcıdır. Toplumun harcı da adalet, emek, ahlak ve vicdandır. Harç dağıldığında, en sağlam görünen duvarlar bile bir gün sessizce çöker. Medeniyetleri yıkan fırtınalar değil, görmezden gelinen küçük çatlaklardır.
Murat Ağırel: “Bu Türk milleti kime umut bağladıysa umudu ne yazık ki çalınıyor. Her seferinde yine aldanıyoruz. İnsanız çünkü. Umut etmek istiyoruz, inanmak istiyoruz.
Geleceğimizi değiştireceğimizi düşünerek siyasetçilere inanıyoruz. Siyasetçiler bizim umudumuzu çalıyorlar. Ahbaba güveniyoruz, Haluk bizim umudumuzu çalıyor.
Umut etmekten vazgeçmeyeceğiz. Çünkü umut bizi ayakta tutan yegane olgulardan bir tanesi. Direneceğiz, umutla yaşayacağız.”