Bir 30 Ağustos Zafer Bayramı, Terörsüz Türkiye ve Vicdan Yazısı:
APOCU TERÖR DOKTRİNİNDE YÖNTEM DEĞİŞİYOR, EMEL DEĞİŞMİYOR!
Apocu terör doktrininin 4. safhası siyasallaşmaydı.
Terörle, silahla:
1. Safha: Stratejik savunma
2. Safha: Stratejik denge
3. Safha: Stratejik taarruz
4. Safha: Siyasallaşma
Terör örgütü, terörle ve silahla 1. safhayı hiçbir zaman aşamadı.
Stratejik dengeyi kuramadı.
Stratejik taarruza geçemedi.
Aksine; çözülmenin, dağılmanın ve etkisizleşmenin eşiğine geldi.
Sonra sihirli bir değnek devreye girdi.
Ve terör, çok daha tehlikeli bir alana pupa yelken açtı: Terörsüz Türkiye süreci üzerinden siyasi derinleşme.
Ya da şimdiye kadar silahla ulaşamadığı hedeflere “Terörsüz Türkiye Süreci” ile ulaşma emeli.
Artık terör örgütü; yeni gelişen jeopolitik ortam, arkasındaki dizayn akılları, Türkiye’deki ana siyasi akımları manipüle edebilme kapasitesi, kendisinden medet umanlar ve işbirliği yapanlar üzerinden, silahla ulaşamadığı hedeflere siyaset yoluyla ulaşmaya çalışıyor.
İşte tehlike tam da burada.
Çünkü mesele burada artık sadece sınırın ötesinde; Irak, İran ve Suriye’de kapasitesini koruyan terörist değil.
Mesele; terör örgütünün düşüncesinin, hedeflerinin ve stratejisinin algı, umut, siyaset, toplum ve jeopolitik üzerinden yeniden üretilmesi tehdididir.
Terör örgütü elebaşları ve siyasi türevleri bunu gizlemiyor zaten.
Belli ki arkalarına çok güveniyorlar.
Açık açık söylüyor, kör gözlere parmak siyasi gözdağı, ayar ve mesaj veriyor, zafer çığlıkları atıyor, gösteriler yapıyor, algıları yönetmeye soyunuyor, tahrik ediyorlar.
//
Terör örgütü, Terörsüz Türkiye Süreci üzerinden emellerine ulaşırsa;
Türk’ü de Kürt’ü de çok daha büyük ve çok daha tehlikeli bir ateşin içinde göreceğiz.
Sosyolojik, ontolojik, siyasi ve idari bir kopuşun; hiç düşman olmamış iki kardeşin birbirine düşmanlaşmasının zeminine acı acı tanık olacağız.
Belki de aradıkları, istedikleri, umdukları tam olarak budur.
Tarih bize Kürtlerin, Kürt etnik kimliğinin hangi koşullarda, hangi jeopolitik ortam şekillenirken, kimler tarafından nasıl ve hangi maksatlarla kullanıldığını çok iyi anlatıyor.
//
Kopuşların zemini de bir günde oluşmuyor.
Önce zihinler ayrıştırılıyor.
Sonra toplumlar ayrıştırılıyor.
En sonunda coğrafyalar ayrıştırılıyor.
//
Farkında mısınız, süreç neye ve nereye evrildi?
Birileri ise hâlâ Suriye’de YPG/SDG/PKK’nın tasfiye olduğunu sanıyor, oluşturulan algı üzerinden kendini avutuyor.
YPG/PKK Suriye’de Şam oluyor Şam!
Peki Irak’ta? İran’da?
Silah bırakacağını zannettiğiniz PKK silah mı bırakıyor, tasfiye mi oluyor?
Yoksa yeni alanlara, yeni pozisyonlara ve yeni etkilere mi açılıyor?
Hani bırakın Irak’ı, Suriye’yi, İran’ı…
Hani Terör Örgütü Türkiye’de kayıtsız şartsız silah bırakacak ve kendini kayıtsız şartsız tasfiye edecekti.
Verilen söz buydu.
Sözü verenler bile verdikleri sözü unuttu.
Söze inananlar, umut bağlayanlar, güvenenler ise sinsice gelişen ortama alıştı, kanıksadı, kabullendi; hatta savunur oldu.
Peki verdiği sözü, verdiği sözün değerini, sözün namusunu; temel hedefi unutan, unutturmaya çalışana ne denir?
//
Bu söz, bu yemin; sadece kayıtsız şartsız silah bırakma, tasfiye değil; terör örgütünün emellerinden de vazgeçiyor, vazgeçiriliyor olması demekti.
Mücadelenin ruhu, geldiği nokta, başarıdan faydalanma zaten bunu gerektiriyordu.
Ama öyle olmadı.
Bugün geldiğimiz noktada, içinizde PKK’nın emellerinden vazgeçtiğini görebilen, bunu söyleyebilecek olanınız var mı?
//
“Bakın, 2 senedir kan akmıyor.” diyorlar.
Sürece temkinli yaklaşanları, şüpheyle bakanları, inanmayanları, eleştirenleri “kandan beslenmekle” suçluyor, baskılıyor, görünmez kılmaya çalışıyor, hatta tehdit ediyorlar.
Kan akmasını isteyen, akan kandan medet uman namussuzdur; vatan haini ve insanlık düşmanıdır.
Peki ama “kan akmıyor” diye PKK’nın ve ardıllarının ekmeğine yağ sürmek; alan açmak, statü-meşruiyet kazandırmak, Kürtleri temsil eden otoriteye dönüştürmek, zafer kazanmışçasına arsızlaştırmak, emellerine hizmet etmek; Türkiye Cumhuriyetin varlığını ve iradesini tartışmaya açmak, anayasasını değiştirmeye kalkmak, Türk milletini bir güven-moral ve gelecek bunalımına sokmak nedir?
//
Bugün “kan akmaması” terörün sinsi stratejisinin bir sonucudur.
Peki bu sonucu, terör örgütünün emellerinden vazgeçtiğinin kanıtı saymak nedir?
Samimilerse “kan akıtan kapasiteyi” ortadan kaldırsınlar, görelim.
Samimilerse, bırakmadıkları silahları, bıraktık algısının arkasına saklamasınlar görelim.
//
Peki ya; kırk yıldır kanımızı akıtan, arkamızdan vuran bir terör örgütüyle masaya oturmanın siyasi, ahlaki, dini, ontolojik ve stratejik gerekçesi nedir?
//
Sürecin İsrail’e karşı yapıldığını iddia edenler var.
Öyleyse İsrail, ABD, İngiltere filan bu işten rahatsızsa neden maniple etmiyorlar?
Yapmazlar, yapamazlar mı zannediyorsunuz?
O zaman geçmişte yaptıklarına bir bakın.
Adamlar kendi projesini ya da işine yarayanı maniple eder mi?
Yoksa viskilerini yudumlayarak izlemeyi mi tercih ederler?
Üniter iradesini tartışmaya açmış, terk eder görüntüsü veren, Türkiye’yi kim izlemek istemez?
Trump, Beyaz Saray’da kendisine ağlaşan Netanyahu’ya ne diyordu?
“Makul ol Netanyahu. Plan işliyor!”
Evet, plan işliyor!
Peki planın nasıl işlediğini gören, görebilen, görmek isteyen var mı?
//
Kurt’a sormuşlar; “Ensen neden kalın?”
Demiş ki; “Kendi işimi kendim yaparım.”
Terör silah bırakmaz, silah bıraktırılır.
Has kaşımıza, has gözümüze hayran (!) terör örgütünün silah bırakacağı hayaline, yalanına kim inanır?
//
Bugün kan akmıyor, silahlar konuşmuyor umudunu silahlaştıran, Türkiye’deki ana siyasi akımları ve ikbal arayışlarını manipüle edebilen terör örgütü, Türkiye’de çok daha büyük, çok daha tehlikeli, çok daha sinsi bir süreç işletiyor.
Şunu unutmayın:
Terörün metotları değişebilir.
Silahlar susabilir.
Siyaset devreye girebilir.
Aktörler değişebilir.
Ama terörün stratejik emelleri değişmiyorsa, sadece yöntemin değişmiş olması terör tehdidinin ortadan kalktığı anlamına gelmez.
Aksine daha tehlikeli bir hal alır.
Asıl mesele şudur:
Terör bitiyor mu, yoksa terörün yöntemi mi değişiyor?
Bunu acaba kaç kişi görebiliyor?
/////////
Peki bize düşen sadece ağlaşmak mı? Sadece karşı durmak mı? Yoksa çözüm arayışına bir katk�� sağlamak mı?
Zaten soruyorsunuz: Peki o zaman senin çözümün ne?
Benim çözümüm şu:
1. Silah bırakma söylemden çıkarılıp doğrulanabilir fiili şart haline getirilmeli.
Silahların teslimi, kadro ve silahlı kapasitenin tasfiyesi, finansman ve lojistik ağların kesilmesi bağımsız biçimde doğrulanmalı.
2. “Terörsüz Türkiye” ile “PKK’nın siyasallaşması” birbirinden kesin biçimde ayrılmalı.
Silah bırakmak başka, terör örgütünün siyasi statü ve meşruiyet kazanması, temsil makamına ve otoriteye dönüşmesi başka.
3. Örgütün emellerinden vazgeçtiği açıkça ortaya konulmalı.
Üniter devlet yapısı, anayasal düzen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği pazarlık konusu yapılmamalı.
4. Suriye, Irak ve İran boyutu Türkiye denkleminden koparılmamalı.
Türkiye’de silah bırakıp dışarıda örgütsel/silahlı kapasiteyi muhafaza eden bir yapı gerçekten tasfiye edilmiş sayılır mı?.
5. Kürt vatandaşlarımız ile PKK arasındaki ayrım çok daha güçlü kurulmalı.
PKK’nın Kürtleri temsil ettiği asla kabul edilmemeli. Kürt vatandaşlarımızın yıkıcı-bölücü-ayrılıkçı emel ve niyet taşımayan demokratik, ekonomik, kültürel ve siyasi talepleri terör örgütünden bağımsız biçimde ele alınmalı.
6. Sürecin kırmızı çizgileri kamuoyuna açık ilan edilmeli.
Gizli pazarlık, muğlak taahhüt ve “zamanla göreceğiz” yaklaşımı yerine ölçülebilir kriterler konulmalı.
7. Asıl stratejik hedef “PKK’nın dönüşmesi” değil, PKK’ya ihtiyaç bırakmayacak bir Türkiye oluşturmak olmalı.
Çünkü terör örgütünün toplumsal, siyasi, narkoterör başka ekonomik istismar alanları kurutulmadan sadece silahı susturmak kalıcı çözüm üretmez.
8. Terör zaten kendi ayakları üzerinden ayakta duran bir yapı değil. Bölgesel ve küresel bazı devlet ve güç odaklarının aparatı.
Sorunun jeopolitik katmandaki failleri onlardır. Türkiye’nin jeopolitik vazgeçilmezliği, gücü, üreteceği belirsizlik, caydırıcılık ve/veya işbirliği üzerinden terör örgütünü kullanma, destekleme, yönetme, himaye etme irade ve istekleri ortadan kaldırılmalı veya minimize edilmelidir.
Çözüm, terör örgütüne mücadele etmeden teslim olmak da değildir; mücadeleyi yeniden başlatmak da.
Çözüm, terörün silahını sustururken stratejik emellerinin de önünü kesmek; Kürt vatandaşlarımızın hak ve hukukunu PKK’nın vesayetinden kurtarmak; Türkiye’nin üniter devlet yapısını, egemenliğini ve siyasi iradesini tartışma konusu olmaktan çıkarmaktır.
//
Bu terörle mücadelede kanını dökmüş bir insanın vicdan, sorumluluk, tarihi ve mahşeri şahitlik etme yazısıdır:
30 Ağustos’un bize bıraktığı en büyük miras da budur:
Milletin iradesi, vatanın bütünlüğü ve devletin egemenliği pazarlık konusu yapılamaz.
//
“Rabbim!
Ben senin emanet ettiğin vatana ihanet edenlerle, askerin Mehmetçik’e kurşun sıkıp kanını dökenlerle, Türklerin ve Kürtlerin ortak devleti Türkiye Cumhuriyeti’ni parçalamaya, anayasasını ve üniter yapısını değiştirmeye kalkanlarla iş tutmadım.
Sana, yeminime ve emanetlerine sadık kaldım.”
//
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere, bu vatan için can veren bütün şehitlerimizi rahmetle, gazilerimizi minnetle anıyorum.
Zafer; sadece kazanılan bir savaşın adı değil, egemenliğine ve istikbaline sahip çıkan bir milletin iradesidir.
Abdullah Ağar
30 Ağustos 2026
Cihat Yaycı ;
Bir de benim için “Dedikleri çıkmayan” diyorsunuz.
Peki, söylediklerimin hangisi çıkmamıştır?
SDG/PKK silah bırakmamıştır.
Kadroları dağıtılmamıştır.
Komuta yapısı korunmuştur.
Tugaylar halinde Suriye ordusuna yerleştirilmiştir.
YPJ dağıtılmamış, özel bir güç olarak korunmuştur.
Terörist elebaşlarına devlet makamları verilmiştir.
PKK, Suriye ordusu üniformasıyla karşımıza çıkarılmıştır.
Benim aylar önce söylediklerimin tamamı bugün gerçekleşmiştir.
Çıkmayan benim sözlerim değil; sizin “PKK tasfiye edildi” diye savunduğunuz masaldır!
Üstelik 26 Ağustos’ta da benim öyle bir demecim de Yeni Şafak’ta yayımlanmamıştır. Yapay zekaya yaptırdığınız haber ile sallamak nasıl bir gazeteci geçmişiniz olduğunu da göstermektedir.
@yenisafak
🇹🇷 Cihat Yaycı:
İŞTE MEHMET METINER GİBİLERİN “DEMOKRASİ” VE “ÖZGÜRLÜK” ANLAYIŞLARININ GERÇEK YÜZÜ!
Bir taraftan “demokrasi”, “özgürlük”, “çoğulculuk” ve “basın özgürlüğü” diyeceksiniz; diğer taraftan hoşunuza gitmeyen bir görüşü yayımladığı için bir gazeteyi hedef gösterecek ve gereğinin yapılmasını isteyeceksiniz!
Bu nasıl demokrasi anlayışıdır?
Basın özgürlüğü yalnızca sizin düşünceleriniz yayımlandığında mı vardır?
Sizinle aynı fikirde olanlar konuşacak, farklı düşünenler susturulacak mıdır?
Bir görüşe katılmıyorsanız cevabınızı verir, delillerinizi ortaya koyarsınız. Gazeteye baskı yapılmasını, haberin kaldırılmasını veya o görüşe yer verilmemesini talep etmek ise tartışma değil, sansür arayışıdır.
Demokrasi, yalnızca size tanınan konuşma hakkı değildir. Sizin hoşunuza gitmeyen görüşlerin de özgürce ifade edilebilmesidir.
Hem “özgürlük” diyeceksiniz hem de karşınıza gerçekler konulduğunda susturma talebinde bulunacaksınız!
Demek ki istenen basın özgürlüğü değil; yalnızca sizin görüşlerinizi yayımlayan, itiraz etmeyen ve sorgulamayan bir basındır.
İşte bunların gerçek yüzü budur:
Kendilerine özgürlük, karşılarındakilere suskunluk!
Kendilerine sınırsız söz hakkı, itiraz edenlere sansür!
ŞUNA BAKIN YA, BU TİPLERDEKİ ŞU PERVASIZLIK DAHİ GELECEKTE NE YAPABİLECEKLERİNİN GARANTİSİDİR.
BU TİPLERİN BİZE SALDIRMASI ASLINDA TEKERLERİNE BAYAĞI BÜYÜK ÇOMAK SOKTUĞUMUZUN DA GÖSTERGESİDİR!
@tcbestepe@Akparti@MHP_Bilgi@iyiparti@zaferpartisi@rprefahpartisi@SaadetPartisi@ApGenelMerkez@yenisafak@iletisim@gztcom@gazetesozcu@szctelevizyonu@cumhuriyetgzt1@yeniakit
🇹🇷 Cihat Yaycı:
HADEP, DEHAP VE DTP ESKİ GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ORHAN MİROĞLU’NA CEVABIMDIR!
Orhan Miroğlu, benim ve Sayın Naim Babüroğlu’nun süreci “provoke ettiğimizi” ve halkı “kin ve öfkeye sevk ettiğimizi” ileri sürerek medya programlarına davet edilmemizi “kabul edilemez” bulmuş.
“Süreci herkes eleştirebilir” deyip ardından eleştirenleri “provokatör” ilan etmek, demokrasi ve özgürlük değil; eleştirinin sınırını kendiniz çizip o sınırı aşanları susturmaktır. Kendilerine sınırsız söz hakkı, karşılarındakilere sansür istemektedirler.
Peki süreci gerçekten kim provoke ediyor?
Yıllar önce etkisiz hale getirilmiş teröristler için taziye çadırları kuranlar mı? Sözde “Kürdistan” paçavraları açanlar mı? Asker ve polis katillerini “şehit” ilan edenler mi? Terör örgütü mensuplarını kahramanlaştıranlar mı? Yoksa bütün bunları gösterip “Bu nasıl tasfiyedir?” diye soran bizler mi?
Terör örgütünün propagandası yapılırken, teröristlere taziye çadırları kurulurken ve katiller “şehit” ilan edilirken susacak; bunlara itiraz edenleri ise halkı kışkırtmakla suçlayacaksınız. Asıl provokasyon, terör örgütünü meşrulaştıran bu gösterilere göz yummaktır. Bizim yaptığımız ise Türk Milletine gerçeği anlatmak ve kamu adına soru sormaktır.
Orhan Miroğlu’nun siyasi geçmişi de bilinmektedir. 1999’dan itibaren HADEP, DEHAP ve DTP’de Genel Başkan Yardımcılığı yapmış, DTP’nin desteğiyle bağımsız milletvekili adayı olmuş ve bu siyasi çizgiyle bağlantılı yayınlarda yazmıştır. Bugün DEM Parti’de resmi bir görevinin bulunmaması bu geçmişi değiştirmez.
Miroğlu, 2014’te “PKK terör örgütü müdür?” sorusuna “Değildir” cevabını vermiş, yıllar sonra ise bu sözlerinden pişmanlık duyduğunu ve PKK’yı terör örgütü olarak gördüğünü açıklamıştır. Kendi sözleri için bağlamın dikkate alınmasını isteyenlerin, başkalarının sözlerini bağlamından koparması kabul edilemez. Kendileri için bağlam, başkaları için sansür mü?
Öcalan’ın çağrısıyla şekillenen süreci dokunulmaz hale getirenler, şimdi medya programlarına kimlerin çıkarılıp çıkarılmayacağına da karar vermek istiyor. Öcalan’ın ve PKK yöneticilerinin açıklamaları yayımlanacak, terör örgütü mensupları için kurulan taziye çadırları görmezden gelinecek; ancak biz “Silahlar nerede, teröristlerin listesi nerede, örgütün komuta yapısı neden korunuyor?” diye soramayacağız!
Bunun adı demokrasi değil, sürece medya üzerinden dokunulmazlık kazandırmak ve eleştirenlere sansür uygulamaktır.
Üstelik Mehmet Metiner ile Orhan Miroğlu’nun aynı anda “Bunları ekranlara çıkarmayın” çizgisinde buluşması da dikkat çekicidir. Geçmişte HADEP ve devamındaki siyasi yapılarda görev alan bu isimler, bugün demokrasi ve özgürlükten söz ederken ekran yasağı istemektedir. Bugün “Ekrana çıkarmayın” diyenlerin yarın “Yazısını yayımlamayın”, “Konferans verdirmeyin” veya “Sesini tamamen kesin” demeyeceğinin garantisi var mıdır?
Terör örgütünün taziye çadırlarını, sözde bayrak gösterilerini, katillerin “şehit” ilan edilmesini ve PKK’nın tasfiye edilmeden siyasal ve kurumsal zırh kazanmasını sorgulamaya devam ederim.
Gerçeklerden rahatsız olanlar bizi susturmaya çalışmak yerine sorulara cevap vermelidir:
Sorulara cevap veremeyenlerin başvurduğu yol bellidir:
Eleştireni susturmak!
Süreci provoke eden biz değiliz; teröristleri kahramanlaştıranlar ve buna itiraz edenlere sansür isteyenlerdir!
@tcbestepe@iletisim@Akparti@MHP_Bilgi@iyiparti@SaadetPartisi@rprefahpartisi@zaferpartisi@ApGenelMerkez@anahtarparti@gazetesozcu@szctelevizyonu@cumhuriyetgzt1@yenisafak@yeniakit@gztcom
🇹🇷 Cihat Yaycı:
METİNER EFENDİ, SANSÜR İSTEDİĞİNİZ KİŞİNİN ADINI BİLE DOĞRU YAZAMAMIŞSINIZ!
Mehmet Metiner, benim medya programlarına çıkarılmamamı istiyor. Ancak bunu yazarken benim yerime Sayın Naim Babüroğlu’nun adını yazmış!
Kimi susturmak istediğini bile doğru yazamayan bir gazeteci, sözlerimin içeriğini ne kadar doğru anlamış olabilir?
Önce yapay zeka ürünü bir görseli gerçek haber sanarak paylaştınız.
Sonra sözlerimi bağlamından koparıp Türkiye’nin terörle mücadele stratejisine “İsrail projesi” dediğimi ileri sürdünüz.
Şimdi de benim ekranlara çıkarılmamamı isterken başka bir kişinin adını yazdınız.
Ortaya çıkan tablo şudur:
Teyitsiz görsel, çarpıtılmış söz, yanlış isim ve sansür talebi!
Bu mudur gazetecilik?
Bir gazeteci önce kaynağını teyit eder, sonra ne söylendiğini doğru anlar, en azından hedef aldığı kişinin adını doğru yazar. En önemlisi de katılmadığı görüşe delilleriyle cevap verir; “Bu kişiyi ekranlara çıkarmayın” diyerek sansür istemez.
Hem demokrasi, çoğulculuk ve basın özgürlüğünden söz edeceksiniz hem de hoşunuza gitmeyen görüşlerin sahibine ekran yasağı isteyeceksiniz.
Üstelik kimi susturmak istediğinizi bile karıştıracaksınız!
Metiner Efendi, önce kimi hedef aldığınıza karar verin; sonra adını doğru yazın, sözlerini doğru okuyun ve varsa cevabınızı delilleriyle verin.
SDG’NİN FESHİ YALANI VE YIKICI TUZAKLAR
Bölgede yalancı bir bahar ve barış rüzgârı esiyor,
Güya SDG fesih olmuş ve Mazlum Kobani isimli PKK teröristi Al-Şara’nın danışmanı oluyormuş!
Bakın, belge ve isimlerle kurulan tuzakları ve bölücü yalanları anlatalım:
- 10 Mart 2025 Mutabakatı ile “Suriye PKK’sı SDG” BİREYSEL olarak Suriye ordusuna entegre olacaktı.
- SDG bunu kabul etmedi ve PKK unsurlarını toplu olarak tutmaya devam etti.
- Uzlaşma çıkmayınca 6 Ocak 2026’da Halep Şeyh Maksut ve Eşrefiye’de SDG ve Şam kuvvetleri arasında silahlı çatışmalar başladı.
- Ay sonuna kadar aralıkla devam eden çatışmalarda SDG önce Halep���ten çekildi sonra Fırat doğusunda Haseke’ye kadar alanı boşaltmak zorunda kaldı.
- 18 Ocak mutabakatında SDG BİREYSEL entegrasyonu” kabul etmişti ama ABD ve İsrail müdahale edince durum değişti.
- 29 Ocak mutabakatında kazanan SDG oldu ve bireysel entegrasyon iptal edildi.
👉 Bu süreci Türkiye'de "ABD SDG'yi sattı" palavrasıyla topluma yedirmeye çalıştılar!
👉 Oysa, 29 Ocak 2026 mutabakatı 3’ncü madde ile 60’ncı Tümen kuruldu. Bu tümen Haseke, Kamışlı ve Malikiye’de konuşlu 3 tugaydan oluştu.
4’ncü maddeye göre Ayn-el Arab’da bir tugay kuruldu ve Halep’teki 72’nci Tümene bağlandı.
- Tugaylar 1300-1500 mevcutlu olarak tasarlandı.
👉 Bu tugayların açıklanan (sözde) komutanları şunlar:
- Fırat doğusu (sözde) bölge K ve Svn. Bakan Yrd: Sipan Hemo kod adlı PKK’lı terörist ( Kırmızı bülteni iptal ediliyormuş!!!)
- 60’ncı Tümen K.Yrd.: Ciya Kobani kod adlı PKK’lı terörist,
- Haseke terör tugayı: Serdar Afrin kod adlı PKK’lı terörist,
- Kamışlı terör tugayı: Lokman Halil kod adlı PKK’lı terörist,
- Malikiye terör tugayı: Sasun Derik kod adlı PKK’lı terörist
- Halep 72’nci Tümene bağlı Kobani tugayı: Mahmut Kobani (Berxvedan) kod adlı PKK’lı
Bu isimlerden örneğin sözde Kobani tugayı elebaşı Mahmut Kobani, Zeytindalı operasyonunda, Afrin’de TSK’ya karşı mücadele edip ardından bölgeden kaçan teröristtir.
👉 Gelelim Ferhat Abdi Şahin’e…
1990’da PKK’a katıldığı ve 1996’da PKK’nın Hakkari/Şemdinli sorumlusu olduğu biliniyor. O dönem kod adı Şahin Cilo.
- O süreçte örneğin 22 Ağustos 1996 — Şemdinli/Örencik veya 8 Kasım 1996 — Çukurca saldırılarını onun düzenlediği biliniyor.
- Daha sonra Avrupa ve Mahmur’da bulunuyor ve sonra tekrar bölgeye dönen Şahin Cilo 3 Ekim 2008 Aktütün saldırısını organize ediyor. (Aktütün’de 17 şehit verildi)
👉 Özetle, Suriye PKK’sı SDG, 29 Ocak 2026 mutabakat belgesi (3’ncü ve 4’ncü madde) ile bütüncül yapıda “4 PKK Terör tugayı” şeklinde tertiplenmiş ve sözüm ona Suriye ordusuna entegre(!) olmuş.
👉 Bu Suriye içinde PARALEL bir yapıdır ve entegrasyon sadece kağıt üstünde geçerlidir!
👉 Suriye’de Fırat doğusunda KCK ana çatısı altında bir “siyasi yapı” ve onun “sözde silahlı kuvveti” oluşmuş durumda.
- Suriye PKK’sı SDG bu amaçla Şam kuvvetleri ile Ocak 2026'da 25 gün silahlı çatışmaya girişti ve aslında çatışmayı kaybetti ama tekrar vurgulayalım, ABD müdahalesi ile 4 PKK terör tugayı kuruldu.
👉 Şimdi Ferhat Abdi (Şahin Cilo)’nun El-Şara’nın danışmanlığına atandığı ilan edildi.
- Bu girişim bir çatışmayı önleme ve iş birliğini arttırma önlemidir.
- Ancak ABD/İsrail kontrolü kalkar veya zayıflarsa, Suriye’de Şam merkezli HTŞ ile Haseke merkezli PKK (SDG) arasında yeniden çatışma başlayabilir çünkü Suriye PKK’sı Haseke ile yetinmez, Şam’ı hedefler ve Akdeniz’e ulaşmak ister.
👉 Suriye’de Kürtlerin 3 katı nüfusu olan Türkmenlerin adı bile geçmiyor ama SDG fesih oldu yalanına AKP Hükümeti memnuniyetini bildiriyor.
👉 👉Sonuç olarak; Suriye ve Türkiye’de birbirine PARALEL iki süreç ilerletilmeye çalışılıyor!
👉👉Yani 4 parçalı Teröristan’ın Suriye ve Türkiye ayağı önce hukukî değişiklikler ve ardından YENİ ANAYASA ile realize edilmeye çalışılıyor.
📌 Biz @zaferpartisi olarak bu yalan ve tuzaklarla dolu yıkıcı süreci milletimize anlatmaya ve Atatürk’ün kurduğu milli laik üniter devleti savunmaya devam ediyoruz.
@umitozdag
@tcsavunma
@TC_Disisleri
"Onlara 'Yeryüzünde bozgun çıkarmayın' dendiğinde, 'Tam tersine, bizler barış ve esenlik getirenleriz!' demişlerdir.
Dikkat edin, gerçekte onlar, bozgun getirenlerin ta kendileridir de bunun bilincinde olmuyorlar." (Bakara 11/12)
⚠️Milliyetçi Trabzonsporlular, Kocaelispor taraftarlarına gözaltı talimatı verilmesine tepki gösterdi:
•Amedspor tribünlerine sarı poşet sallanmasından neden rahatsızlık duyuluyor?
•Sarı poşetten rahatsız olan kim?
Teröristle mücadelede geberen bölücü terör örgütü mensuplarını hatırlatan bir sembol neden bazılarını bu kadar öfkelendiriyor?
•Eğer bu görüntüden rahatsız olanlar PKK mensuplarıysa, o zaman çok ciddi bir soru soruyoruz:
Amedspor'un tribünleri PKK'nın futbol ayağı mı?
•Kimse çıkıp ‘spor siyaset değildir’ masalını anlatmasın. Kendi tribününde siyasi ve örgütsel sembollere göz yumanların, rakip tribününün tepkisini ‘tahrik’ diye nitelendirmesi kabul edilemez.
•Buradan bir soru daha soruyoruz:
Eğer Amedspor bir ‘Kürt takımı’ ise, devletin çocuklarını okutmak için gönderdiği öğretmeni, hastasını tedavi etmek için gönderdiği doktoru, güvenliğini sağlamak için gönderdiği askerini ve polisini şehit eden; kadınlara yönelik ağır suçlar işleyen PKK'ya karşı yapılan bir protestodan neden rahatsız oluyorsunuz?
•Bu protesto Kürtlere değil, terör örgütüne ve terörizme karşıdır. Teröristliği savunmayan hiç kimsenin bundan rahatsız olması için bir sebep yoktur.
•Teröristlere karşı mücadeleyse bu, terörle mücadeledir.
•Kocaelispor taraftarı burada milli bir refleks göstermiştir.
•İşte o zaman hepimizin rengi kırmızı-beyazdır!
•Bizim sorumuz basit:
Sarı poşet sizi neden bu kadar rahatsız ediyor?
İstanbul’da PKK’lı teröristler tarafından kurulan taziye evine ait görüntü ortaya çıktı.
Sarı torbaya koyduklarımız, şehit diye İstanbul’un göbeğinde anılıyor.
Yazıklar olsun.