Kuvai Milliye dönemini doğru anlamak için çok çabaladım.
Size çıkarttığım en önemli sonucu belirtmek isterim:
Hayattaki başarı için de sanıyorum en kuvvetli formül bu.
Keşke kendi hayatlarımızda da uygulayabilsek ama çok zor. Müthiş bir zihinsel güç gerektiriyor. Ben beceremiyorum örneğin, insanların yüzde 99'u da beceremiyor.
Formül şu:
Tek bir an bile ümitsizliğe düşmemek ve amaçtan sapmamak.
Mustafa Kemal Paşa'da bunu görüyoruz.
Anadolu'ya ilk geçtiği günler örneğin; o ortamda kurtuluşa inanmak başlı başına çılgınlık.
Halk inanmıyor devlet inanmıyor çünkü.
İmparatorluğun en akıllı en zeki en eğitimli insanları "İngilizlerle anlaşalım onlar bizi yönetsinler" kafasında.
Anadolu'da halkı savaşa inandırmak zaten mümkün değil insanlar savaştan perişan olmuş. Savaş kelimesini duyunca ellerine kazmayı küreği alıp sizi köyden kovuyorlar.
Halife zaten savaş istemiyor "geri dön" diyor. Dönmeyince idam fermanı gönderiyor. Rütbesiz yetkisiz asi bir adam oluyorsun.
Anadolu'da size yardım eden sadece ittihatçılar var onlar da sizi sevdiklerinden değil başka alternatifleri olmadığından yardım ediyorlar. Ellerine fırsat geçse Enver'i getirip başa geçirecekler.
Adam böyle bir ortamda gitmiş kongreler toplayıp meclis açmış, silahlı çeteleri etrafında birleştirmiş, düzenli ordu kurmuş; sonra gitmiş o derme çatma orduyla çatışmalar kazanmış; Erzurum'da Kürt aşiretleri yanına çekmiş, Sovyetlere göz kırpmış onlardan silah almış; Afganlardan Hintlerden para toplamış; İtalya ve Fransa ile gizli gizli anlaşmalar yapmış, halkın elindeki son çoraba kadar almış, sonra gitmiş savaşı kazanıp yeni devlet kurmuş.
Sonra yetmemiş devrimler yapmış.
İnsan okurken bile "yok artık" diyor.
Tüm bunları başarmasının tek sebebi var aslında:
O da "inanmaktan vazgeçmemesi"
Yunanlar Ankara önlerine gelince Diyap Ağa'yı yanına çağırıp şöyle diyor:
"Ankara düşerse, daha doğuya çekilip dağlara çıkıp yeniden örgütleniriz bana yardım edersin di mi"
Adam o senaryoda bile yenilmeyi düşünmüyor.
Pelin Hanımın paylaştığı sözünde olduğu gibi hep "çözeriz" demiş "hallederiz" demiş "bir yolunu buluruz" demiş.
Nasıl bir metal güç nasıl bir beyin. Muazzam gerçekten.
Tarihçi Aydın Ayhan, Yunan işgali sırasında Yunanistan adına gizli tanıklık yaparak 132 Kuvâ-yi Milliyeciyi yargılayan Yunan askeri mahkemesine ait belgelere ulaştı.
Tarihçi Ayhan çarpıcı bir detay da verdi:
Yunan askeri mahkemesi, Bandırma’da 132 Kuvâ-yi Milliyeciyi yargılıyor; yani işgal yıllarında.
Bunlar yargılama tutanakları. Önü arkalı, hepsi Yunanca. Çok ilginç. Bu da savcının kararı. Tabii bunlar orijinal belgeler; ben bunları satın aldım.
Burada Yunanlılar gizli tanık kullanmış. Öyle ki mesela Ahmet oğlu Mehmet hakkında, “23 numaralı ve 45 numaralı tanıklar bunları söyledi.” deniliyor.
70 tane gizli tanık var. Bunların beşi gayrimüslim, 65’i Müslüman. Hainler. Bunların listesini eksiksiz şekilde aldım. Kaçarken bunu unutmuşlar, kimse de bulamamış.
Atina Ziraat Mektebinden mezun bir ziraat mühendisi bulduk, para verip bunları çevirttirdik. Ben de bunlarla ilgili bir kitap yazdım.
Sonra bir çocuk geldi, bakt�� ve, “Ben bu köydenim. Bunların çocuklarını, bu aileleri tanıyorum. Bu ailelerin çocukları hâlâ haindir hocam.” dedi.
Görüntü kaynağı: Rueya Mostafavi
ŞAŞIRDIM
Diploma sorana “akıl hastası” muamelesi
Hatırlayanlar olacaktır, Erdoğan’ın diploması ile ilgili en çetin mücadeleyi verenlerin başında Oğuz Tolga isimli bir vatandaş gelir.
Oğuz Tolga neredeyse 10 yıldır Erdoğan’ın diplomasının peşinde.
Hakkında sayısız davalar açıldı, evinin önünde vahşi bir saldırıya uğradı, sosyal medya linçine tabii tutuldu ama hiç yılmadı.
Tolga’nın davaları sürüyor ama sonuçlanamıyor.
Çünkü Oğuz Tolga savunmasında, “Madem bu konuda Erdoğan’a hakaretle yargılanıyorum o halde diplomanın aslını mahkemeye getirdin” diyor.
Mahkeme usulen yazı yazıyor tabii ama hem cevap alamıyor hem de peşine düşmüyor.
Anladığım kadarıyla bu konuda mahkemeler de tam olarak ne yapacaklarını bilemiyor. Sonunda ne yapmışlar biliyor musunuz?
Oğuz Tolga’nın “akli dengesinin yerinde olup olmadığının teşhisi için” psikiyatri servisine nakletmişler.
Oğuz Tolga Burhaniye Devlet hastanesine ve Balıkesir Şehir Hastanelerine giderek “akıl sağlığı yerindedir” raporu aldı.
Can Ataklı
Depremin ikinci günü Hatay'a girdiğimizde her yer yıkılmıştı..
Armutlu'da bir pazar tentesinin altında yüzlerce insan acı içinde, çaresizce birilerinin gelmesini bekliyordu..
Enkazdan çıkmış yaralı insanlar, enkaz altındaki sevdiklerini çıkarabilmek için çırpınıyordu..
Yardım için şehre her giren aracın peşinden koşuyordu insanlar.. babam şu apartmanda, annem şurada diyerek yalvardılar hiç unutmam..bir yetkili yoktu.. bir genç kız bana bir çekiç bulur musun dedi..ne yapacağını sordum..annem çekyatın altında olabilir hava açmam lazım dedi..
ilk gittiğimde tam 15 gün kaldım orada...ben bu adamı bir kez bile görmedim.
Ölüler battaniyelere sarılı yerlerde bekletildi.. Gece başında nöbet tutardık araçlar çarpmasın diye.. Bir tek kişi vardı Armutlu muhtarı o da çaresizce koşturuyordu... Araç yoktu.. dördüncü gün orman bakanlığının pikap aracı geldi..bir genç vardı hiç unutmam bacağı kırık enkazdan çıkartılmıştı...tüm ailesi yedi kişi battaniyeye sarılı yerde, araç bul kendine dediler..
hayatımda duyduğum en acı sözlerden biriydi..psikolog var demişlerdi bir çadırda koştum oraya gelin dedim tüm ailesini kaybetmiş bir gence böyle söylediler...sen yoktun. Bir abiye serum takmışlar.. serum yere bakıyor.. akmıyor.. fırça sapına tutturdum serumu sen yoktun.
Sol partiler vardı orada, aracına atlayıp yola koyulan yurttaşlar vardı, yurt dışından gelen arama kurtarma ekipleri vardı ben seni görmedim.. elinde bir kazma ile gelmiş inşaat işçisi vardı sen yoktun..
Üçüncü gün şehre jak geldi, dördüncü gün madenciler.. Armutlu, Defne, Antakya her enkazın başında umutla ve acıyla bekleyen ailer vardı sen yoktun.. Tüm şehir bağırdı "sesimi duyan var mı?" sen yoktun...
Karanlıktı tüm sokaklar günler sonra gelen vinçler vardı sen yoktun..
Bir kadın tam dokuz gün boyunca nişanlısının bulunduğu enkaz başında yalvardı herkese..
"sesini duydum konuştum yaşıyor" dedi..
apartman tam yıkılmadığı için kimse girmeye cesaret edemedi..
dokuz gün sonra her şeyi göze alan madenciler çıkardı bedenini...sıcaktı bedeni..sen yoktun.
Suriyeli bir ailenin bebekleri çıkarıldı enkazdan.. akrabaları yağmacı sanılıp sorgulanmıştı..
"gel" dedi bana "bak yeğenim hala sıcak" bakamadım..sen yoktun..
Pazar yerinin karşısında apartman yerle bir olmuştu..kendi kepçesi ile yakını çıkarmak isteyen bir yurttaş vardı..yolu kesmek istemiyordu çünkü yol boyunca her apartman yıkılmıştı..bir düdük bulmuştum trafiği kontrol etmek için..
bir enkazdan blok çıkarıyorduk, bir araç geçiyordu...sen yoktun.
Üçüncü gün öğlen saati jak komutanı bundan sonrası bizde dedi.. sen yoktun.
Çok acı biriktirdik..taş kesildiğimiz çok an oldu..sen yoktun. Köylerde insanlar seralarda yattı..çadır için günlerce bekledi sen yoktun.. Nereye baksam İstanbul'dan tanıdık bir yüz vardı ama sen yoktun.
Çok şey var unutmak istediğim..
Demek senin hassasiyetin var öylemi...
Kırklareli’deki bir festivalde oyuncak satarak harçlığını çıkaran çocuğun çarpıcı sözleri:
Muhabir: Kolay gelsin. Harçlık çıkarmaya mı çalışıyorsun?
Çocuk: Harçlık çıkarmaya çalışıyorum.
Muhabir: Satışlar nasıl gidiyor?
Çocuk: Çok iyi abi.
Muhabir: Okul nasıl gidiyor?
Çocuk: 99 ortalama falan yaptım.
Muhabir: Oğlum Türkiye ortalamasının üstündesin, farkında mısın? Rap dinliyor musun, rap?
Çocuk: Rap tabii, ceza dinlerim.
Muhabir: Ne dinliyorsun?
Çocuk: Ceza.
Muhabir: Lvbel C5?
Çocuk: Yok abi, terbiyesizliği sanat olarak insanlara sunuyor yani. Anlatabildim mi?
Muhabir: Rap'in C5 terbiyesizliği sanat olarak...
Çocuk: Tabii. 4 tane şarkı cümlesine baksan zaten, nasıl anlatayım ki? Üniversiteyi okuyanların %90'ı işsiz, okumayanların %90'ı işli yani. Nasıl anlatayım, öyle bir eğitim sistemi.
Havlasan bile rapçi yapıyorlar zaten.
Muhabir: Başka ne anlatmak istersin şampiyon? Memlekette ne hoşuna gitmiyor?
Çocuk: Memleket, yönetim sistemi, eğitim sistemi... Okula sürüklenerek giden çocukları görüyorum. Yani parçasından tutup götürülen. Gelişmiş ülkelere bakıyorum. Yani koşarak okula gidenler...
(Kaynak: Gece muhabiri)
200 yıllık biyoloji kitabı bir hafta sonunda öldü.
birisi oturmuş, hücreleri 3d gezdiğin bir app yapmış. video oyunu gibi. nöronu döndürüyorsun, aksonun içine giriyorsun, organeli tek tek ayıklıyorsun.
> arayüz: gpt image 2
> kod: gemini 3.5 flash
iki model. bir hafta sonu. matbaanın 1450'den beri yapamadığı şey.
birkaç yıla okullarda standart bu olacak. bizimkiler hala "tablet mi defter mi" tartışıyor.
oğlum çocuk hücreyi elinde çeviriyor artık. sen neredesin?
Vahdettin'in en büyük pişmanlığı Mustafa Kemal'in saltanata bağlı kalacağına olan inancıydı. Bu inancı nedeniyledir ki Mustafa Kemal henüz Samsun'a gitmeden birkaç ay önce onunla görüşmüş ve orduda yaşanabilecek bir isyana karşı kendi tarafında olacağına inandığını çıtlatmıştır.
Samsun görevinin Mustafa Kemal'e tevdi edilmesi ise, İngilizlerle yürütülen dostluk siyasetinin (aslında boyun eğme siyaseti) temini içindi. Neticede Samsun civarında çıkabilecek bir Türk isyanı, İngilizleri öfkelendirirdi ve barış koşulları daha da tehlikeye girerdi. Sultan, barış imzalan��ncaya kadar orduda bir İttihatçı-Komitacı çılgınlığı yahut Anadolu'da bir başıbozuk hareketi istemiyordu.
Madem ki Mustafa Kemal'in arası öteden beri Enver'le bozuktu ve o Almanlarla müttefikliği başından beri istemiyordu, ayrıca Vahdettin'in yaverliğini bile yapmış ve onunla samimiyet geliştirmişti, pekala Mustafa Kemal Paşa ordudaki bir isyanı önceden haber verebilir hatta Anadolu'daki başıbozuk tehlikesini bertaraf edebilirdi.
Vahdettin, Mustafa Kemal'le kuracağı bu siyasi-askeri yakınlığı bir saray evliliğiyle taçlandırmayı bile düşünmüştü. Sabiha Sultan'la evlilik konusu, bu düşüncenin eseriydi. Fakat her ne olduysa, Mustafa Kemal bu evliliğe yanaşmadı, saray da reddedilmenin lekesini Mustafa Kemal'e "içkici" sıfatını takmaya çalışmakla silmeyi denedi.
Vahdettin'in Mustafa Kemal'e olan inancı, Samsun'a çıkılmasından kısa süre sonra test edildi. General Milne, bu "müfettişlik" görevlendirmesini hatalı bulmuş ve dönülmesini istemişti. Haliyle Mustafa Kemal ayağının tozuyla geri gelmek zorundaydı. Vahdettin'e göre işler hala yolundaydı. Çünkü Mustafa Kemal'i kendi adamı biliyordu. İngilizler müfettişlik hamlesini önce sorun görmemişti ama başka bir general şimdi bunu sorunlu bulmuştu. Haliyle Sultan, Mustafa Kemal'i göndermişti ve şimdi geri çağırabilirdi.
Fakat Samsun'dan gelen bazı haberler Sultan dahil bazı kimseleri şaşkınlığa uğrattı. İngiliz subayı Hurst, Mustafa Kemal'in milli direnişi örgütlemek yolunda bazı adımlar tespit etmişti. Bu durum General Milne'i iyiden iyiye huylanmıştı. Artık bu rahatsızlık verici müfettişlik görevi kestirip atılmalıydı. Dikkatinizi çekerim tüm bunlar henüz Mayıs ayı bitmeden yahut yeni bittiğinde cereyan ediyordu. Görev henüz iki haftalıktı.
Saltanat Mustafa Kemal'i önce "bir şey hissettirmeden" geri çağırmak istedi. Böylece onun bir işler çevirip çevirmediğini anlayacaklardı. Mustafa Kemal de bunu biliyordu. Deşifre olmamak için bazı genel geçer bahaneler sundu. Cevap geciktirdi. Yakıt olmadığını ileri sürdü. Bu sırada mücadeleyi alttan alta örgütlemeye devam etti. İstanbul'da olan biteni Cevat Paşa'nın şifreli telgraflarıyla öğrendi. Çünkü yola çıkmadan bir gün önce onunla görüşmüş ve anlaşmıştı.
Vahdettin'in tahammülü 6 Haziran'a kadar sürdü. O tarihten sonra Mustafa Kemal alenen görevden el çektirilmek istendi. Ama ipler artık kopmuştu. Mustafa Kemal, yolunu mücadele olarak seçmişti ve Vahdettin hayal kırıklığına uğramıştı. Mustafa Kemal onu ona sadık olacağı konusunda aldatmıştı. Halbuki o İngilizlerle dostluk yani boyun eğme politikasına temelden karşıydı ve çatışmayı göze alıyordu. Bu ne demekti? İngilizler artık saltanatı, başkenti yani Vahdettin'in çıkar olarak gördüğü unsurları bile hedef alabilirdi. Mustafa Kemal o vakitler henüz Vahdettin'in İngilizlerle arasını bozacak işler yapan bir asiydi. Fakat mesele Vahdettin'in tahmin ettiğinden çok daha öteydi. Mustafa Kemal aslında saltanatı bile yıkıp atmanın peşindeydi. Vahdettin bunu Mustafa Kemal'in meclisi açtığı dönemlerde fark etti. Çünkü Ankara'da meclis açmak ve gücü milli iradeye dayandırmak saltanata alenen düşmanlıktı. Halk hükümetiydi. Ya sembolik bir saltanattı. Ya da kim bilir belki cumhuriyetti...
1920'nin Nisan ayından sonra Vahdettin'in pişmanlığı bir öfkeydi artık. Bu iş bittiğinde tahtta kalamayacağının bilincindeydi. İşte o an, Vahdettin'in gafletten ihanete geçişiydi. Saltanatını korumak için İngilizlerden başka sığınağı yoktu. Ancak İngilizlerin zafer kazandığı bir ihtimalde tahtını koruyabilirdi.
İşte, o Halife orduları, isyan tertipleri, Yunan uçağıyla bildiri dağıtmalar, idam fermanları, Kuvayi Milliye'ye kafirlik iftiraları vs. Hepsi bir oyunun parçasıydı. Saltanat sürmek zorundaydı ve bunun için Mustafa Kemal'in de yanında toplananların da ezilmesi şarttı.
Vahdettin bu kanlı oyunu 1922 yılının Ağustos ayına kadar sürdürdü. Son ana dek Mustafa Kemal'in ezilmesi için İngilizlerden yardım dilendi. Öyle ki Ankara'nın askeri ve siyasi sırlarını çaldırıp İngilizlere teslim etti. Çünkü kaybetmesi halinde yalnızca saltanatının değil hayatının da tehlikede olacağını biliyordu. Vahdettin'in ihanetinin sebebi iktidar oyununa kendini fazlasıyla kaptırması ve kaybetmeyi en kötü sonuç olarak kabul etmesiydi. Halbuki millet çok daha büyük kayıplar veriyordu. Fakat Vahdettin, kendi kayıplarının ötesini göremedi. Böylece, hainleşti.
Türkler İzmir'e girdiğinde Vahdettin için oyun bitmişti. Teslim olması ve mukadderatını Ankara'nın eline bırakması gerekirdi. Ama buna cüret edemedi. Onun yerine terk etmeyi seçti.
Devlet arşivlerinde gezinirken tesadüfen karşıma çıkan bir resmi diplomatik belge, Atatürk hakkında atılan iftiralara esaslı bir cevap veriyor... Ne demiş eskiler, yalan bin kapıdan kaçsa da gerçek bir gedik bulup çıkar...
Hatırlarsınız, Murat Bardakçı geçen yıl Atatürk'ün dinsiz olduğunu ileri sürmüş, delil olarak da yabancı gazeteci Grace Ellison'un kitabında geçen cümleyi kullanmıştı. (Görsel 1)
Bendeniz o vakitler bir kitap yazmakla meşguldüm. Atatürk'ün not defterlerini incelerken tesadüf eseri 1925'te alınan notları okumuş Bardakçı'nın meze olduğu iftiraya karşı delil bulmuştum. Atatürk bu notlarda şöyle yazmıştı:
Bir İngiliz gazetesi muhâbiri benimle konuşuyor. Söylemediğim şeyleri yazıyor ve söylediğim şeyleri aleyhimize tefsîr ediyor. Kendisini men’ etdim. Söz vermişdi. Anladım ki, İstanbul’daki muallem insanlarla beraber âdetâ câsûs. (Görsel 2)
Bendeniz paylaştıktan sonra bu belge epey yayıldı ve konuşuldu. Ellison üzerinden atılan iftiralara dayanak teşkil etti. Sonrasında Bardakçı bu konuyla ilgili bir şey yazmadı diye biliyorum. Yazdıysa da ben göremedim. Neyse...
Şimdilerde yine devlet arşivlerinde gizliliği kaldırılan belgeleri incelerken başka bir tesadüf daha gelip bendenize çarptı.
Efendim, gizliliği 2025 yılında kaldırılan 1934 tarihli bir diplomatik arşiv belgesinde, Mısırlı El Mukattam gazetesi muhabiri Kerim Sabit'in Türkiye'yi ziyaret ettiği ve ülkesine döndükten sonra da gazetede gözlemlerini yazdığı bilgisi mevcut. Bu belgede Atatürk hakkında yer alan izlenimlerini bugün paylaşmıştım. Fakat belgenin dördüncü sayfasında hayli ilginç bir bilgi var ki Atatürk hakkında çokça araştırma yapmış biri olarak bu bilgiyi ilk kez okudum.
Kerim Sabit, Atatürk'ün basınla olan ilişkisini izah ederken yabancı gazetecilere mühim bir şerh düşüyor. (Görsel 3)
Gazi'nin ecnebi gazetecilerle görüşmemelerinin sebebi şudur: Mazide kendileriyle mülakat şerefine nail olan gazetecilerin hepsi değilse de ekserisi söylediklerini tahrif etmiş, yazılarında kötü niyetlerini göstermişlerdir. Bunlardan bazıları da... yalan yanlış şeyler yazmış ve iftiralarda bulunmuşlardır.
Bu belgenin gizliliğ 2025 yılında kaldırılmış. Daha önce akademik bir yayında kullanıldığına rastlamadım. Atatürk'ün 1925 yılındaki notları ile 1934 tarihli belgeyi birlikte okuduğumuzda, son derece tutarlı şu görüşü elde ediyoruz:
Atatürk, yabancı gazeteciler tarafından sık sık iftiraya maruz kaldığı için kendilerine pek güvenmiyor. İki belge arasında 9 yıl olması, meselenin anlık ve dönemlik değil, istikrarlı bir tavır/tutum olduğunu da gösteriyor. Daha önce okuduğum eserlerde Atatürk'ün yabancı gazetecilere karşı genel bir güvensizliği olduğu yönünde bilgi okumadığım için aslında yeni bir şey öğrenmiş oluyoruz.
Sonuç olarak yabancı gazetecilerin Atatürk'e İslam düşmanlığı vb isnatlarda bulunduğu yayınlar, bizzat Atatürk tarafından ve dönemin tanığı tarafından güvenilmez, kötü niyet ve hatta casusluk faaliyeti olarak kabul görmüştür.
Yabancı gazetecilerin yayınları üzerinden Atatürk'e İslam düşmanı isnadında bulunanların, iftiralarını çürüten bu belgelerden bahsetmeleri de haysiyet ve şeref gereğidir.
York Düşesi Sarah Ferguson'un 2008'de Ankara ve İstanbul'daki çocuk esirgeme kurumlarına KILIK DEĞİŞTİREREK girip, gizli çekim yaptığı görüntülere ulaştım.
Sarah bu çekimden 5-6 ay sonra E*PS**IN ile Florida'da ÇOCUK VAKIFLARI kurmak için görüşmeye gitmiş.
Türkiye ise Sarah için soruşturma başlatmış ancak Türkiye'ye tekrar dönmemiş.
Twitter bu olayla ilgili ciddi bir sansür uyguluyor malum şahsın adını yazınca görüntülenmesi engelleniyor.
Bu paylaşımları görüyorsanız gündem olması için paylaşabilirsiniz.
Yaptığım çalışmanın tamamı: https://t.co/fi66I3ahQ7
ALMANYA'DA DA LAĞIM PATLADI!!!
Almanya'nın Baden-Württemberg Eyalet Mahkemesinde
Süleymancılar Tarikatının yurdunda görev yapan bir hocanın, yaşları 12 -17 arasındaki SEKİZ çocuğa, toplamda 26 ayrı AĞIR İSTİSMAR eyleminde bulunduğu gerekçesiyle 15 Nisan'da yargılanmaya başlandı. Yurt derhal kapatıldı! 1 Ay içinde karar verilecek!
Soru şu;
-Benzeri tecavüz olayları Türkiye'de defalarca oldu!
Oldu da tecavüzcüler cezalandırıldı mı? Hayır!
Ya, çocuklar için bu ülkenin eski Adalet Bakanlarından biri "Çocukların rızası vardır" (Herhalde kendisinin başına da böylesi gelmiş)
Ya, tecavüze uğrayan çocukların aileleri tehdit edilerek susturuldu.
Ya da böyle olayların yaşandığı bazı Dinci Vakıflar,
ABD'de, TÜRGEV'in ortağı yapıldı...
Allah belanızı verecek, hem de katmerli olarak...
Soruyorum: Mademki Kerkük sizindi, 2003'te ilk iş olarak niye tapu kayıtlarını yok etme ihtiyacı duydunuz?
Kerkük'ün Türk olduğunu en iyi Kürtler bilir. Çünkü Kerkük'e girdiklerinde ilk yaptıkları iş, Kerkük'ün Türk kimliğini kanıtlayan tapu kayıtlarını çalmak, yakmak ve yıkmaktı.
Tapu kayıtlarını yağmalarken poz veren peşmergeler:
Yer yerinden oynatacak bir keşif ama mevzu Konstantinapoliste (!) kaç bin yıllık Türk kurganı olunca âlem sus pus.
Yunan kahrından ölmesin ne yapsın.
Kızıl Elma'sı İstanbul olan Ruslar için de mide ekşitici bir haber tabi
İspanya, İtalya, Almanya vb. Avrupa ülkelerinin vize randevularını bot yazılımlarla kapatan sözde vize şirketleri:
Vatandaşın ücretsiz olan vize randevu hakkını 250 Euro’dan 400 Euro’ya kadar satıyor. Siz aylarca bekleyi, alamazken bunlar sizin hakkınızı pazarlıyorlar.
Kısaca: Bir karaborsa sistemi kurmuşlar.
Bu şirketlerden randevu almazsanız randevu bulmanız neredeyse imkânsız. Randevular saniyeler içinde tükeniyor.
Bu korsan vize şirketleri yılda milyonlarca dolar kazanıyor.
Avrupa Birliği yetkililerine bu hafta gönderdiğim delillerin ardından inceleme başlatıldığını söylediler.
Umarım bu video bir ihbar olarak kabul edilir ve Türkiye’de bu kişiler hakkında soruşturma başlatılır.
Yaptığım bu çalışmaların gündem olması ve devamı için beni takip edip, videolarımı paylaşabilirsiniz.
Islık.
Mete Han bir ok icat etti.
Uçarken ıslık sesi çıkaran bir ok.
Kuralı basitti: “Islık okum nereye giderse, herkes oraya ateş eder. Ateş etmeyen kafası kesilir.”
Önce okunu en sevdiği atına attı.
Ateş etmeyenler idam edildi.
Sonra okunu en sevdiği karısına attı.
Tereddüt edenler idam edildi.
Sonra bir av sırasında okunu babasına attı.
Kimse tereddüt etmedi.
Babası ok yağmuruyla öldü. MÖ 209.
Mete yirmili yaşlarında Büyük Hun İmparatorluğu’nun başına geçti.
Sonra o orduyu sıfırdan inşa etti.
10 kişi → bir onbaşı.
100 kişi → bir yüzbaşı.
1.000 kişi → bir binbaşı.
10.000 kişi → bir tümen.
Basit. Acımasız. Ve daha önce kimse yapmamıştı.
300.000 atlı okçu bu sistemle seferber edildi.
Çin İmparatoru Gaozu 320.000 askerle geldi. Mete onu Baideng’de kuşattı. 7 gün. İmparator canını zor kurtardı.
Sonuç?
Han Hanedanı barış istedi.
Prenses gönderdi.
İpek gönderdi.
Tahıl gönderdi.
Yıllık haraç ödedi.
Ve o onluk sistem?
Göktürkler aldı. Moğollar aldı.
Cengiz Han’ın ordusu birebir aynı yapıyı kullandı, arban (10), zuun (100), minghan (1.000), tümen (10.000).
Türk Kara Kuvvetleri bugün hâlâ “tümen” birimini kullanıyor. Ve kuruluş tarihi olarak MÖ 209’u kabul ediyor.
Bir ıslık okuyla başlayan hikaye, dünyanın en uzun ömürlü askeri organizasyon modeline dönüştü.
🚨SKANDAL | Gazze’de savaş ve soykırım suçu işlendiğine karar veren ve Netanyahu hakkında TUTUKLAMA kararı veren Fransız yargıç Nicolas Gouyou’nun başına gelenlere bakın!
“• Visa ve Mastercard tüm kartlarımı bloke etti.
• Hiçbir satın alma işlemi yapamıyorum.
• Ben bir hakimim, ama bana bir suçlu gibi davranılıyor.
• Hakimler, avukatlar ve politikacılar sindiriliyor.
• Bir meslektaşım, ismimin Trump'ın görev süresi sona erene kadar kara listeden çıkarılmayacağını söyledi.
• Fransa Cumhurbaşkanı'nın müdahalesine rağmen, ABD yetkilileri henüz bir yanıt vermedi!”
“Gavur” dediğiniz Fransız yargıç ağır bedeller öderken, “müslüman” dediğiniz Cübbeli tarafsız kalmalıyız diyor.
Şimdi soruyorum: Bu yargıç mı müslüman yoksa Cübbeli mi?
Amerikalı Oyuncu Meryl Streep'ten ibretlik konuşma:
"1971'te mezun olduğumda, İsviçre'de kadınlara oy kullanma hakkı verildi. O tarihte Afgan kadınlar 50 yıldır oy hakkına sahipti. Afganistan'da memurların çoğu kadındı.
Bugün Kabil'de bir dişi kedi, bir kadından daha özgür."