“Ben, sen, o yoktur, her şey tektir ve bu tek, derin mistik bir sarhoşluktur; ölüm, elindeki tırpanı kaybeder, ölüm yoktur, biz birer birer ve ayrı ayrı ölürüz ama hep birlikte ölümsüzüz; onca açlık, onca susuzluktan ve isyanlardan sonra, kurtulmuş evlatlar gibi bağırlarımızı açar, gökyüzünü ve yeryüzünü kucaklarız.”
Nikos KAZANCAKİS; El Greco’ya Mektuplar
Kazancakis’in bu sözleri, insanı kendi derisinin sın��rları içine kapatan kadim yanılsamaya karşı güçlü bir itirazdır. “Ben, sen, o yoktur” derken bireysel farklılıkları silmez; varoluşumuzun, birbirinden bağımsız ve kendi kendine yeterli parçalardan oluşmadığını sezdirir. Çünkü hiçbir canlı yalnızca kendisi değildir. Her birimiz genlerimizin, hücrelerimizin, ilişkilerimizin, dilimizin, belleğimizin ve içinde yaşadığımız doğanın oluşturduğu çok katmanlı bir ağın geçici fakat benzersiz bir düğümüyüz. Ben’i mümkün kılan, “ben olmayanlarla” kurduğum bağlantılardır.
Bağlantısallık bilimi açısından “her şey tektir” önermesini, bütün varlıkların maddi anlamda tek bir varlık olduğu biçiminde değil; hiçbir şeyin ilişkilerinden bağımsız tanımlanamayacağı biçiminde okumak gerekir. Bir nöron beyninden ayrıldığında düşünemez; bir insan toplumdan, kültürden ve ekosistemden koparıldığında kendi anlamını bütünüyle kuramaz. Bütün, parçaları yok etmez; onlara işlev, yön ve anlam kazandırır. Kazancakis’in “mistik sarhoşluğu”, belki de zihnin bu derin karşılıklı bağımlılığı bir an için yalnızca bilmesi değil, bütün varlığıyla ��sözsüz yaşamasıdır”.
Ancak bu birlik, bireyin kalabalık içinde erimesi ya da farklılıkların bastırılması değildir. Sağlıklı bir ağ, düğümlerini aynılaştırarak değil, çeşitliliklerini ilişkiye dönüştürerek güçlenir. Yaşamdaşlığın “biz”i, “ben”i iptal etmez; benliğin sınırlarını geçirgenleştirir. Özgürlük burada bağsızlık değil, hangi bağlara katıldığımızın ve bu bağlarda neyi çoğalttığımızın sorumluluğunu üstlenmektir. Çünkü her seçim, görünmez ağ boyunca başkalarının imkânlarını genişletir ya da daraltır. Ve böylece kişisel kader, ortak geleceğin dokusuna katılır.
Ölüm de bu bakışla tırpanını kaybeder; ama ortadan kalkmaz. Ölüm değil ama ölümlülük kutsanır. Biyolojik birey ölür, onun eşsiz yaşantısı sona erer. Buna karşılık oluşturduğu etkiler, aktardığı enformasyon, değiştirdiği insanlar ve dokunduğu yaşamlar yaşamveri ağında varlığını sürdürür. Ölümsüzlük, bedenin sonsuza kadar korunması değil; yaşamın kendisini ilişkiler yoluyla geleceğe aktarmasıdır. Biz birer birer ölürüz; fakat bizden geçen yaşam, hiçbirimize ait olmadan hepimizde devam eder.
Yaşamdaşlık kültürü tam da bu varoluş ilişkisinden doğan etik sorumluluktur. Madem varlığımızı ötekine borçluyuz, ötekinin iyiliği bize dışarıdan eklenmiş bir ahlak buyruğu değildir; kendi varlığımızın sürme koşuludur. Gökyüzünü ve yeryüzünü kucaklamak, doğaya romantik bir dönüşten fazlasıdır: insanın kendisini ağın efendisi değil, sorumlu bir katılımcısı olarak yeniden konumlandırmasıdır.
Kazancakis’in cümlesi sonunda bizi şu hakikate taşır: Ölüm tekil bedeni susturabilir, fakat ilişkilerden doğan anlamı bütünüyle silemez. Yaşam, sahip olduğumuz bir şey değil; birbirimize aktardığımız, birlikte çoğalttığımız ve geleceğe emanet ettiğimiz ortak bir oluş halidir. Tek başımıza sonluyuz; yaşamdaşlık içinde ise yaşamın sürekliliğine, akışına katılırız.
#BirBeyinCerrahıBilimİnsanınınYaşamSeyahatnamesi
Geçtiğimiz hayat bahçelerinden öğreniriz
Zamanın en acil sorusuyla başa çıkmak için:
"Yeterince ne kadardır?"
Neyin ne olduğunun ilk göz kırpışı olan dur~ak:
Nefs-i Mutmainne
Eminlik bulmuş
Tatmin olmuş
Yeterince kalmış
Kendilik Bilinci
Hak~tan kul~a hitap
BURADA
Fecr:27'den
The Odyssey: İyi İçerik Başlangıçtır. Doğru PR ve İletişim Onu Başarıya Taşır.
The Odyssey: Great Content Is Only the Beginning. The Right PR and Communication Make It Successful.
https://t.co/dW7eWdkK0f
Cem Karaca'nın bu şarkısı bir ayrılığı anlatmıyor. İnsanın kendisiyle yaptığı son konuşmayı anlatıyor. Çünkü insan herkesi terk edebilir, herkesten gidebilir. Ama kendi vicdanını terk ettiği gün, artık hiçbir yere dönemez. Asıl gurbet de budur. İnsanın kendine yabancılaşması.
Aşk, ruh için cinsiyete bağlı değildir. Yaşama ve tüm varlık ile yokluğa duyulan özlemdir.
Aşk, ruhumuz için temel gıdadır.
Yaşam enerjimizi aşk hali verir.
Aşkın bir de nefs ve beden için karşılığı vardır.
Yani sonsuz ruhumuz dışında bir de nefsimiz ve ayrıca bedenimiz de âşık olur.
Mevlana Mesnevi’sinde aşkı, ruhun ilahi sevgiliye doğru sonsuz bir yolculuğu olarak betimler.
Bu yolculukta her nefes, ayrılığın acısını ve kavuşmanın özlemini taşır.
Ruh, kamışın feryadı gibi inler ayrılıktan. Ve bu inleyiş, onu yavaş yavaş arındırır. Gerçek aşk, görünen biçimlerin ötesinde, görünmeze yönelir.
Mevlana’ya göre aşk, ego duvarlarını yıkar ve ruhu özgürleştirir.
Bu özgürlük, insanı hem kendine hem de tüm varlığa karşı daha şefkatli kılar.
Kalp, bu ateşle yandıkça dünyevi kaygılar erir. Ve geriye sadece saf bir var olma hali kalır.
Nefsin aşkı geçicidir; görüntüye takılır, alacağı hazzı tahmin eder.
Bedenin aşkı ise cinsel deneyimden aldığı tatminle doğru orantılıdır.
Tabii ki son dönemde mutant halde evrim geçirip sonsuz ruhu ele geçiren hayvani nefsin aşkı, taklit olarak ruha da tatmin veriyor, oyalıyor, görünürde kalıyor.
Leyla ile Mecnun efsanesinde Mecnun’un çöldeki çilesi, nefs aşkının ilahi aşka dönüşümünü en güzel şekilde gösterir.
👉
Kim olduğunu soracak sana
İçinden çıktığın dünya
Bilmiyorsan henüz, hiç merak etme
Söylecek sana bir bir
Kim olmadığını dünya
[C. Jung Zevkiyle]
Nedir herkes tarafindan sevilmenin bedeli?
"Kendi~ne yabancılaşmak" bu değil mi?
Hatırla ama o aşkın nefesi:
Bir 'acep sevdâya düşmüş tutuşur Şemsî müdâm
Hakk'a makbûl olmak ister, halka menfûr olmadan:
https://t.co/VWD52zPMp4
Şimdi ben buraya ne yazsam heyecanımı tarif etmeye yetmeyecek, bir şeyler eksik kalacak.
O yüzden kısa tutuyorum.
Buluşana kadar gün sayıyor olacağım.
Görüşmek üzere ♥️🥹♥️