12. Yargı paketinde IBAN kullandırmaya ilişkin düzenleme hatalıdır, bir süre sonra değişmeye mahkumdur; bu arada mağduriyetler devam edecektir ve ileride bu yanlış düzeltildiğinde uygulayıcılara gereksiz bir iş yükü oluşturacaktır.
Kanun koyucu, teorisyen ve uygulayıcıları dinlemek zorundadır
Bir kişinin yalnızca banka hesabını veya IBAN bilgisini üçüncü bir kişiye kullandırmış olmasından hareketle dolandırıcılık suçundan mahkûm edilmesi, ceza sorumluluğunun şahsiliği ve kusur ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Hesap sahibinin dolandırıcılık suçundan sorumlu tutulabilmesi için, hesabının somut dolandırıcılık fiilinde kullanılacağını bildiğinin ve bu suçun işlenmesine bilerek ve isteyerek katkı sunduğunun her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delillerle ortaya konulması gerekir. Suçun manevi unsuru belirlenmeden, yalnızca hesaba para giriş-çıkışının bulunması veya hesabın üçüncü kişilerin kullanımına bırakılması mahkûmiyet için yeterli kabul edilemez.
Suçun manevi unsuru ortaya konulmadan uygulamada verilen mahkumiyetle ir yerinde değildir, son yasa bu sorunu çözmeyecektir ve yanlışın devamı konusunda umarsız uygulayıcıları yanlışa devamda teşvik edecektir.
“Terörsüz Türkiye” kapsamında çıkarılması beklenen çerçeve yasa, mevcut resmî açıklamalara göre adi suç hükümlülerine genel af, ek denetimli serbestlik veya toplu infaz indirimi getirmiyor.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Adalet Bakanı Akın Gürlek ve AK Parti yetkilileri düzenlemenin; PKK’nın feshi ve silah bırakmasına özgü, geçici ve münhasır bir infaz düzenlemesi olacağını açıkladı.
Buna karşılık TBMM Komisyonu raporunda ve MHP’li Feti Yıldız’ın açıklamalarında, bütün hükümlüleri kapsayacak ayrı ve kapsamlı bir infaz reformu çağrısı bulunuyor.
Adli hükümlülere yönelik beklenti tamamen temelsiz değil; ancak bunun adresinin çerçeve yasa değil, ayrıca çıkarılacağı söylenilen genel ve eşitlikçi bir infaz kanunu olduğu söylenmektedir.
Makam Koltuğu Tartışması: Hukuk mu, Protokol mü?
Kaymakam, 5442 sayılı Kanun gereğince ilçede genel idarenin başı ve jandarmanın mülki amiridir. Ancak bu durum, ilçe jandarma komutanının makam koltuğuna oturmasının hukuken zorunlu veya kendiliğinden hak olduğu anlamına gelmez.
Mevzuatta böyle bir düzenleme yoktur. Makam koltuğu tartışması hukuktan çok protokol ve kamu nezaketi meselesidir.
Öte yandan, “kaymakam o koltuğa oturamaz” şeklinde bir yasak da bulunmamaktadır.
Nitekim Hilvan Kaymakamlığı tarafından yayımlanan protokol notlarında, üst yöneticiye makam koltuğunun teklif edilebileceği belirtilirken; Mersin Üniversitesi Protokol Eğitimi dokümanında ise çağdaş protokol anlayışı gereği, üst yönetici dahi olsa görüşmenin makam koltuğunda değil, misafir oturma bölümünde yapılmasının daha doğru olduğu ifade edilmektedir.
Sonuç olarak; bu konu bir yetki değil, protokol ve kurumsal nezaket tartışmasıdır. Hukuken ne oturmak zorunludur ne de oturmak yasaktır.
Hukuk, Demokrasi ve Refah (2002–2025):
Türkiye’nin 2000’li yılların başındaki ekonomik ve toplumsal ilerlemesi, yalnızca büyüme oranlarıyla değil, Avrupa Birliği üyelik hedefinin sağladığı hukuk devleti, demokratikleşme ve kurumsal öngörülebilirlik çıpasıyla birlikte değerlendirilmelidir. 1999’da adaylığın kabul edilmesi, 2004’te siyasi kriterlerin yeterince karşılandığının açıklanması ve 2005’te tam üyelik müzakerelerinin başlaması; yargı reformu, temel haklar, kamu yönetimi, bağımsız düzenleyici kurumlar ve piyasa kuralları alanında güçlü bir dönüşüm beklentisi yaratmıştır. Aynı dönemde 2001 krizi sonrasında gerçekleştirilen bankacılık reformları, mali disiplin ve elverişli küresel koşullar da ekonomik iyileşmeyi desteklemiştir.
Hukuki ve kurumsal yakınlaşma, yabancı sermayenin Türkiye’ye yönelik yatırım iştahını da belirgin biçimde artırmıştır. AB müktesebatına uyum beklentisi; mülkiyet hakkının korunacağı, sözleşmelerin uygulanacağı, düzenleyici kararların öngörülebilir olacağı ve Türkiye’nin Avrupa ekonomik alanıyla daha fazla bütünleşeceği yönünde güven oluşturmuştur. Bu dönemde doğrudan yabancı yatırımlar hızla yükselmiş, 2006 yılında net yatırım girişleri millî gelirin yaklaşık yüzde 3,6’sına ulaşmıştır. Yabancı sermayenin artışı yalnızca finansman sağlamamış; teknoloji, yönetim bilgisi, ihracat bağlantıları ve istihdam kapasitesi bakımından da ekonomik dönüşümü desteklemiştir.
Buna karşılık 2013 sonrasında, özellikle 2016 ve 2018 kırılmalarıyla birlikte kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, demokratik hesap verebilirlik ve düzenleyici kurumların özerkliği alanlarında belirgin bir gerileme yaşanmıştır. AB üyelik perspektifinin zayıflaması ve müzakerelerin fiilen durması, Türkiye’nin dış kurumsal çıpasını büyük ölçüde etkisizleştirmiştir. Hukuki belirsizlikler, ekonomi politikalarında sık ve öngörülmesi güç değişiklikler, kurumların bağımsızlığına ilişkin tereddütler ve yüksek enflasyon, uzun vadeli yabancı yatırım kararlarının riskini artırmıştır. Bunun sonucunda doğrudan yabancı yatırımların millî gelire oranı 2000’lerin ortasındaki seviyelerin belirgin biçimde altına gerilemiş; sermaye girişlerinin niteliği de uzun vadeli üretim yatırımlarından kısa vadeli ve daha ihtiyatlı işlemlere doğru kaymıştır.
Kurumsal gerilemeyle aynı dönemde enflasyonun yükselmesi, gelir eşitsizliğinin artması, yatırım ortamının öngörülebilirliğinin azalması ve büyümenin yoksulluğu azaltma kapasitesinin zayıflaması dikkat çekicidir. Buna karşılık kişi başına reel gelir, insani gelişme endeksi ve yaşam beklentisi uzun vadede artmaya devam etmiştir. Bu nedenle otoriterleşmenin bütün refah göstergelerini aniden düşürdüğünü ileri sürmek bilimsel olarak doğru değildir. Daha isabetli sonuç, ekonomik büyümenin tamamen ortadan kalkmadığı; ancak refahın daha enflasyonist, eşitsiz, kırılgan ve dış yatırımcı açısından daha riskli bir nitelik kazandığıdır.
Türkiye örneği, hukuk devleti ve demokrasinin yalnızca siyasal değerler olmadığını; ekonomik güvenin ve yatırım kararlarının temel kurumsal altyapısını oluşturduğunu göstermektedir. Yabancı sermaye açısından belirleyici olan yalnızca düşük maliyet, büyük pazar veya yüksek getiri değildir. Mülkiyet hakkının güvence altında bulunması, bağımsız ve etkin bir yargı, kuralların geriye yürütülmemesi, kamu otoritelerinin öngörülebilir davranması ve siyasi iktidarın hukuki sınırlar içinde kalması da yatırım kararının asli unsurlarıdır. Dolayısıyla hukuk ve demokrasi güçlendikçe sermaye uzun vadeli yatırıma yönelmekte; kurumsal güvensizlik arttıkça yatırımcı daha yüksek risk primi talep etmekte, kararlarını ertelemekte veya alternatif ülkelere yönelmektedir. Türkiye’nin deneyimi, sürdürülebilir refahın ancak hukuk güvenliği, demokratik denetim ve kurumsal öngörülebilirlikle birlikte mümkün olabileceğini ortaya koymaktadır.
Üstelik açıklanan kapasite aşım oranı, sorunun gerçek boyutunu tam olarak yansıtmamaktadır. Zira Türkiye’de önemli sayıda yüksek güvenlikli, Yüksek Güvenlikli ve S Tipi ceza infaz kurumu bulunmaktadır. Bu kurumlarda güvenlik gerekleri nedeniyle tek veya üç kişilik odaların önemli bir kısmı tam kapasiteyle kullanılamamakta, birçok odada tek hükümlü veya tutuklu barındırılmaktadır. Bu nedenle toplam kapasite hesabı içinde yer alan bu kurumlar dikkate alındığında ortaya çıkan %40 civarındaki doluluk oranı, gerçekte genel ceza infaz kurumlarındaki fiilî yoğunluğu olduğundan daha düşük göstermektedir. Başka bir ifadeyle, yüksek güvenlikli kurumlar dışındaki kapalı ceza infaz kurumlarında gerçek kapasite aşımı resmî verilerde görünen oranın da üzerinde gerçekleşmektedir.
CEZA İNFAZINDA KAPASİTE KRİZİ
1 Temmuz 2026 itibarıyla ceza infaz kurumlarında 427.525 tutuklu ve hükümlü bulunmaktadır. Avrupa Konseyi verilerine göre 31 Ocak 2025’te 299.880 kişilik kapasiteye karşı 392.456 kişi bulunmakta; her 100 kişilik yere 130,9 kişi düşmektedir. Cezaevi nüfusunun 17 ayda 35.069 kişi artması, sorunun geçici değil, giderek ağırlaşan yapısal bir infaz krizi olduğunu göstermektedir.
5275 sayılı Kanun’un 6/1-b ve f bentleri, cezanın insan onuruna uygun maddi ve manevi koşullarda infazını, hükümlülerin yaşam hakkı ile beden ve ruh bütünlüğünün korunmasını emretmektedir. Bu ölçekteki aşırı doluluk barınma, sağlık, hijyen, güvenlik ve iyileştirme hizmetlerini zorlamakta; Kanun’un emredici güvencelerinin fiilen yerine getirilmesinde ağır ve sistematik ihlal riski doğurmaktadır. Sorun artık yalnızca cezaevi kapasitesi değil, insan onuruna uygun infaz yükümlülüğünün sürdürülebilirliğidir.
Türkiye’de ceza ve infaz politikasına yönelik kapsamlı bir müdahale ihtiyacı doğmuştur. 2027 Anayasa değişikliği süreci, bu müdahalenin siyasi zamanlamasını belirleyebilir ve af, anayasa teklifine toplumsal destek üretme işlevi görebilir. Ancak affın meşruiyeti, anayasa değişikliğine sağlayacağı siyasi faydadan değil, cezanın artık adalet üretmediği alanlarda kuracağı yeni dengeden doğmalıdır.
Prof. Dr. İzzet Özgenç’in, banka hesabının veya IBAN bilgisinin üçüncü kişilere kullandırılması hâlinde suçun manevi unsurunun ayrıca ve titizlikle araştırılması gerektiğine ilişkin açıklamalarını son derece önemli ve isabetli buluyorum. Bölge Adliye Mahkemesindeki savcılık görevim sırasında da bu hususu ısrarla savunmama rağmen, söz konusu yaklaşımın uygulamada yeterli karşılık bulmadığını gözlemledim.
Bir kişinin yalnızca banka hesabını veya IBAN bilgisini üçüncü bir kişiye kullandırmış olmasından hareketle dolandırıcılık suçundan mahkûm edilmesi, ceza sorumluluğunun şahsiliği ve kusur ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Hesap sahibinin dolandırıcılık suçundan sorumlu tutulabilmesi için, hesabının somut dolandırıcılık fiilinde kullanılacağını bildiğinin ve bu suçun işlenmesine bilerek ve isteyerek katkı sunduğunun her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delillerle ortaya konulması gerekir. Suçun manevi unsuru belirlenmeden, yalnızca hesaba para giriş-çıkışının bulunması veya hesabın üçüncü kişilerin kullanımına bırakılması mahkûmiyet için yeterli kabul edilemez.
Zira başkasına ait banka hesabı, IBAN, kredi kartı veya sair ödeme aracı bilgileri yalnızca dolandırıcılık suçunun işlenmesinde kullanılmamaktadır. Bu hesap ve ödeme araçlarının vergi yükümlülüğünden kaçınmak, uyuşturucu veya uyarıcı madde satışından elde edilen bedeli tahsil etmek, rüşvet, irtikâp veya zimmet suçlarından kaynaklanan para hareketlerini gerçekleştirmek, yasa dışı bahis faaliyetlerinde para transferini sağlamak, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklamak veya bunlara meşru bir kaynaktan elde edilmiş görünümü vermek gibi farklı hukuka aykırı amaçlarla kullanılması mümkündür.
Bu nedenle hesabını veya kredi kartını bir başkasına kullandıran kişinin ceza sorumluluğu değerlendirilirken iki ayrı ihtimal üzerinde durulmalıdır.
Birinci ihtimalde hesap sahibi, hesabının ya da kredi kartının belirli ve somut bir suçun işlenmesinde kullanılacağını bilmektedir. Örneğin hesabına aktarılacak paranın dolandırıcılık mağdurundan elde edildiğini, uyuşturucu satış bedeli olduğunu veya yasa dışı bahis faaliyetinden kaynaklandığını bilerek hesabını kullandırmaktadır. Bu durumda hesap sahibinin ceza sorumluluğu, işlenen somut suç bakımından iştirak hükümleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Ancak bunun için kişinin yalnızca genel bir hukuka aykırılık ihtimalini öngörmesi yeterli olmayıp, iştirak ettiği somut suçun temel maddi unsurlarını bilmesi ve bu suçun işlenmesine katkı sağlama iradesiyle hareket etmesi gerekir.
İkinci ihtimalde ise hesap sahibi, hesabının hukuka aykırı veya suç teşkil edebilecek işlemlerde kullanılabileceğini öngörmekte, hatta bunu bilmekte; ancak hesabın hangi somut suçun işlenmesinde kullanılacağı konusunda bilgi sahibi bulunmamaktadır. Özellikle ki��ilerin hesaplarını veya kredi kartlarını belirli bir ücret ya da düzenli gelir karşılığında, kullanım amacı hakkında somut bilgi edinmeksizin başkalarına tahsis etmeleri hâlinde bu ihtimal gündeme gelmektedir.
Bu ikinci durumda hesap sahibi, hesabını kullanan kişinin işlediği her suçtan iştirak hükümleri uyarınca sorumlu tutulamaz. Çünkü suça iştirak sorumluluğu, soyut ve belirsiz bir suç ihtimalinin bilinmesine değil, belirli bir suçun işlenmekte olduğunun bilinmesine ve bu suçun icrasına bilerek katkıda bulunulmasına dayanır. Kişinin hesabının gayrimeşru amaçlarla kullanılabileceğini öngörmesi, hangi somut suçun işleneceğini bilmediği sürece dolandırıcılık, uyuşturucu ticareti, yasa dışı bahis veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçlarından herhangi birine iştirak ettiği sonucunu kendiliğinden doğurmaz. (Yazım Prof. Dr. İzzet Özgenç hocamızın yazısından alıntı içermektedir)
Sayın Cumhurbaşkanı’m,
16.7.2026 tarihli ve 7589 sayılı Kanunla Türk Ceza Kanunu’nun dolandırıcılık suçunun nitelikli hallerine ilişkin hükümlerin yer aldığı 158. maddesine aşağıdaki şekilde yeni bir fıkra eklenmiştir (çerçeve madde 13).
“(4) Bu madde ile 157 nci maddede yer alan suçlara iştirakin, kendisine veya başkasına haksız bir menfaat sağlamak amacıyla kendisine veya başkasına ait banka veya kredi kartı gibi ödeme araçlarını ya da banka, aracı kurum, ödeme hizmeti sağlayıcıları veya kripto varlık hizmet sağlayıcıları nezdinde bulunan hesabın kullanılmasını sağlayan zorunlu bilgileri veya araçları başkasına vermek fiiliyle sınırlı olması halinde verilecek ceza yarı oranında indirilir.”
Bu düzenlemeye göre, banka ve sair finans kuruluşu nezdindeki hesap veya kredi kartı bilgilerini kullandırarak dolandırıcılık suçunun işlenmesine müşterek fail veya yardım eden sıfatıyla iştirak eden kişinin cezasında indirim yapılacaktır.
Yapılan bu düzenleme teknik bakımdan sorunludur. TCK, m. 61 düzenlemesi karşısında bu indirimin cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesi sürecinde hangi aşamada yapılabileceği uygulamada bir sorun ortaya çıkaracaktır. Önemle belirtmek gerekir ki bu indirimin yapılmasının hukuki bakımdan gerekçelendirilmesi mümkün değildir.
Başkasına ait olan banka ve sair finans kuruluşu nezdindeki hesap veya kredi kartı bilgileri sadece dolandırıcılık suçunun işlenmesi sürecinde kullanılmaz.
Başkasına ait olan banka ve sair finans kuruluşu nezdindeki hesap veya kredi kartı, örneğin,
- vergi yükümlülüğünden kurtulmak amacıyla,
- uyuşturucu veya uyarıcı maddenin satışı karşılığı olan paranın tahsilinde,
- rüşvet, irtikâp veya zimmet suçunun işlenmesinde,
- bahis oyunu oynanmasında,
- suç gelirinin meşru yolla elde edilmiş izlenimi oluşturmak amacıyla,
kullanılabilir.
Bu gayrimeşru kullandırmalar bağlamında hesap sahibi bakımından iki ihtimal söz konusudur.
Birinci ihtimal olarak, hesap sahibi kişi, hesabının veya kredi kartının bir başkası tarafından somut bir suçun işlenmesi bağlamında kullanılmakta olduğunu bilir.
Bu durumda sorunu suça iştirake ilişkin hükümler çerçevesinde değerlendirmek gerekir.
İkinci ihtimalde ise, hesap sahibi kişi, hesabının veya kredi kartının bir başkası tarafından esasen hukuka aykırı ve hatta suç oluşturabilecek bir fiilin işlenmesi bağlamında kullanılmakta olduğunu öngörebilir ve hatta öngörür; ancak, hangi somut suçun işlenmesi bağlamında kullanılmakta olduğunu bilmez.
Kişinin hesabını veya kredi kartını bir başkasına kullandırtması karşılığında düzenli olarak gelir elde ettiği durumlarda bu ihtimal söz konusudur.
Bu ikinci ihtimalde, hesap sahibi, hesabını veya kredi kartını kullanan kişinin işlediği suçlara iştirakten dolayı sorumlu tutulamaz. Çünkü hesap sahibi, bu kullandırma bağlamında hangi somut suçun/suçların işlenmekte olduğu konusunda bilgi sahibi değildir.
Bu ikinci ihtimalle ilgili olarak müstakil bir suç tanımına ihtiyaç bulunmaktadır.
Malum “İBAN mağduru” kişilerle ilgili olarak 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun’a 15’inci maddeden sonra gelmek üzere aşağıdaki madde eklenmesini önermekteyim:
Bir başkasına ait hesap veya kredi kartı bilgilerinin suçun işlenmesinde kullanılması
MADDE 15/A- (1) Banka veya sair finans kuruluşları nezdinde bulunan, kendisine veya bir başka kişiye ait hesaba ya da kredi kartına ilişkin bilgileri hukuka aykırı bir amaç için kullanılmak üzere bir başkasına veren kişi, bu hesap veya kart bilgilerinin herhangi bir suçun işlenmesinde kullanılması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beş yüz günden az olmamak üzere adli para cezası ile cezalandırılır. Hesap veya kredi kartı bilgileri kullanılarak işlenen suçtan dolayı sorumlulukta suça iştirake ilişkin hükümler uygulanabildiği takdirde, hesap veya kredi kartı bilgilerini bir başkasına veren kişi hakkında bu madde hükmüne istinaden cezaya hükmolunmaz.
(2) Bir başkasına ait hesap veya kredi kartı bilgilerini bir suçun işlenmesinde kullanan kişiye işlediği suçtan dolayı verilecek temel ceza, bir kat artırılır.
(3) Hesap veya kredi kartı bilgilerini hukuka aykırı bir amaç için kullanılmak üzere bir başkasına veren kişi, bu hesap veya kredi kartı kullanılmadan önce Cumhuriyet başsavcılığına bildirimde bulunduğu takdirde, hakkında cezaya hükmolunmaz.
(4) Hesap veya kredi kartı bilgilerini hukuka aykırı bir amaç için kullanılmak üzere bir başkasına veren kişi, bu hesap veya kart bilgilerini kullanan kişilerin kimlikleriyle ilgili bilgileri vererek haklarında soruşturma yapılmasını sağladığı takdirde, gerek bu maddede düzenlenen gerek hesap veya kredi kartı bilgilerini kullandırtmak suretiyle iştirak ettiği suçtan dolayı hakkında cezaya hükmolunmaz.
Bu mülahazayla, 16.7.2026 tarihli ve 7589 sayılı Kanunla (çerçeve madde 13) Türk Ceza Kanunu’nun dolandırıcılık suçunun nitelikli hallerine ilişkin hükümlerin düzenlendiği 158. maddesine eklenen fıkra hükmünün yeniden görüşülmesini sağlamak için Anayasa, m. 89, f. 2’de tanımlanan yetkinin kullanılmasını takdirlerinize arz ederim.
Selam ve saygılarımla,
İ. Özgenç
Sayın Cumhurbaşkanı’m,
16.7.2026 tarihli ve 7589 sayılı Kanunla Türk Ceza Kanunu’nun dolandırıcılık suçunun nitelikli hallerine ilişkin hükümlerin yer aldığı 158. maddesine aşağıdaki şekilde yeni bir fıkra eklenmiştir (çerçeve madde 13).
“(4) Bu madde ile 157 nci maddede yer alan suçlara iştirakin, kendisine veya başkasına haksız bir menfaat sağlamak amacıyla kendisine veya başkasına ait banka veya kredi kartı gibi ödeme araçlarını ya da banka, aracı kurum, ödeme hizmeti sağlayıcıları veya kripto varlık hizmet sağlayıcıları nezdinde bulunan hesabın kullanılmasını sağlayan zorunlu bilgileri veya araçları başkasına vermek fiiliyle sınırlı olması halinde verilecek ceza yarı oranında indirilir.”
Bu düzenlemeye göre, banka ve sair finans kuruluşu nezdindeki hesap veya kredi kartı bilgilerini kullandırarak dolandırıcılık suçunun işlenmesine müşterek fail veya yardım eden sıfatıyla iştirak eden kişinin cezasında indirim yapılacaktır.
Yapılan bu düzenleme teknik bakımdan sorunludur. TCK, m. 61 düzenlemesi karşısında bu indirimin cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesi sürecinde hangi aşamada yapılabileceği uygulamada bir sorun ortaya çıkaracaktır. Önemle belirtmek gerekir ki bu indirimin yapılmasının hukuki bakımdan gerekçelendirilmesi mümkün değildir.
Başkasına ait olan banka ve sair finans kuruluşu nezdindeki hesap veya kredi kartı bilgileri sadece dolandırıcılık suçunun işlenmesi sürecinde kullanılmaz.
Başkasına ait olan banka ve sair finans kuruluşu nezdindeki hesap veya kredi kartı, örneğin,
- vergi yükümlülüğünden kurtulmak amacıyla,
- uyuşturucu veya uyarıcı maddenin satışı karşılığı olan paranın tahsilinde,
- rüşvet, irtikâp veya zimmet suçunun işlenmesinde,
- bahis oyunu oynanmasında,
- suç gelirinin meşru yolla elde edilmiş izlenimi oluşturmak amacıyla,
kullanılabilir.
Bu gayrimeşru kullandırmalar bağlamında hesap sahibi bakımından iki ihtimal söz konusudur.
Birinci ihtimal olarak, hesap sahibi kişi, hesabının veya kredi kartının bir başkası tarafından somut bir suçun işlenmesi bağlamında kullanılmakta olduğunu bilir.
Bu durumda sorunu suça iştirake ilişkin hükümler çerçevesinde değerlendirmek gerekir.
İkinci ihtimalde ise, hesap sahibi kişi, hesabının veya kredi kartının bir başkası tarafından esasen hukuka aykırı ve hatta suç oluşturabilecek bir fiilin işlenmesi bağlamında kullanılmakta olduğunu öngörebilir ve hatta öngörür; ancak, hangi somut suçun işlenmesi bağlamında kullanılmakta olduğunu bilmez.
Kişinin hesabını veya kredi kartını bir başkasına kullandırtması karşılığında düzenli olarak gelir elde ettiği durumlarda bu ihtimal söz konusudur.
Bu ikinci ihtimalde, hesap sahibi, hesabını veya kredi kartını kullanan kişinin işlediği suçlara iştirakten dolay�� sorumlu tutulamaz. Çünkü hesap sahibi, bu kullandırma bağlamında hangi somut suçun/suçların işlenmekte olduğu konusunda bilgi sahibi değildir.
Bu ikinci ihtimalle ilgili olarak müstakil bir suç tanımına ihtiyaç bulunmaktadır.
Malum “İBAN mağduru” kişilerle ilgili olarak 5549 sayılı Suç Gelirlerinin Aklanmasının Önlenmesi Hakkında Kanun’a 15’inci maddeden sonra gelmek üzere aşağıdaki madde eklenmesini önermekteyim:
Bir başkasına ait hesap veya kredi kartı bilgilerinin suçun işlenmesinde kullanılması
MADDE 15/A- (1) Banka veya sair finans kuruluşları nezdinde bulunan, kendisine veya bir başka kişiye ait hesaba ya da kredi kartına ilişkin bilgileri hukuka aykırı bir amaç için kullanılmak üzere bir başkasına veren kişi, bu hesap veya kart bilgilerinin herhangi bir suçun işlenmesinde kullanılması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beş yüz günden az olmamak üzere adli para cezası ile cezalandırılır. Hesap veya kredi kartı bilgileri kullanılarak işlenen suçtan dolayı sorumlulukta suça iştirake ilişkin hükümler uygulanabildiği takdirde, hesap veya kredi kartı bilgilerini bir başkasına veren kişi hakkında bu madde hükmüne istinaden cezaya hükmolunmaz.
(2) Bir başkasına ait hesap veya kredi kartı bilgilerini bir suçun işlenmesinde kullanan kişiye işlediği suçtan dolayı verilecek temel ceza, bir kat artırılır.
(3) Hesap veya kredi kartı bilgilerini hukuka aykırı bir amaç için kullanılmak üzere bir başkasına veren kişi, bu hesap veya kredi kartı kullanılmadan önce Cumhuriyet başsavcılığına bildirimde bulunduğu takdirde, hakkında cezaya hükmolunmaz.
(4) Hesap veya kredi kartı bilgilerini hukuka aykırı bir amaç için kullanılmak üzere bir başkasına veren kişi, bu hesap veya kart bilgilerini kullanan kişilerin kimlikleriyle ilgili bilgileri vererek haklarında soruşturma yapılmasını sağladığı takdirde, gerek bu maddede düzenlenen gerek hesap veya kredi kartı bilgilerini kullandırtmak suretiyle iştirak ettiği suçtan dolayı hakkında cezaya hükmolunmaz.
Bu mülahazayla, 16.7.2026 tarihli ve 7589 sayılı Kanunla (çerçeve madde 13) Türk Ceza Kanunu’nun dolandırıcılık suçunun nitelikli hallerine ilişkin hükümlerin düzenlendiği 158. maddesine eklenen fıkra hükmünün yeniden görüşülmesini sağlamak için Anayasa, m. 89, f. 2’de tanımlanan yetkinin kullanılmasını takdirlerinize arz ederim.
Selam ve saygılarımla,
İ. Özgenç
Bir Valinin Bisiklet Kıyafeti Değil, Kamu Yönetiminin Ölçüsü Tartışılmalıdır
Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli, bisiklet sürerken giydiği spor kıyafeti üzerinden TBMM’ye kadar taşınan tartışmanın ardından görevden alındı. Atama kararında gerekçe açıklanmadığı için kıyafet tartışmasının kesin ve tek sebep olduğu hukuken söylenemez; ancak olayların zamanlaması kamuoyunda bu bağın kurulmasına yol açmıştır.
Bu tartışmada öncelikle yapılması gereken, makamın temsil edildiği ortam ile faaliyetin niteliğini ayırmaktır.
Bir vali resmî kabulde, devlet töreninde veya makamında bisiklet kıyafetiyle bulunursa protokol ve temsil açısından eleştirilmesi anlaşılır. Ancak bisiklet etkinliğinde, sporun gerektirdiği kıyafeti giymesi makamın ağırlığını azaltmaz; aksine işe ciddiyetle yaklaşıldığını gösterir.
Bisikletçi şortu veya “tayt”, keyfî bir teşhir kıyafeti değil; vücuda oturan, sürtünmeyi azaltan, ped bölümünü sabit tutan ve konfor sağlayan teknik bir spor ekipmanıdır.
Dolayısıyla burada bağlama aykırı değil, faaliyete uygun bir kıyafet söz konusudur.
Asıl tartışılması gereken şudur: Devletin vakarını bir yöneticinin spor kıyafetindeki kumaş mı belirler, yoksa görevini dürüstlükle, liyakatle, adaletle ve halkla temas hâlinde yapıp yapmaması mı?
Makamın ağırlığı takım elbisenin kumaşında değil, o makamın nasıl kullanıldığındadır.
Devletin itibarını bisiklete binen vali değil, vatandaşa tepeden bakan, makamını ayrıcalık gibi kullanan, halktan kopuk veya görevini ihmal eden yönetici zedeler. Halkın arasında spor yapan, şehrin güzelliklerini tanıtan, gençlere ve çocuklara örnek olan bir yöneticinin davranışı eleştirilecek değil, teşvik edilecek bir tutumdur.
“Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” sözü yalnızca okul duvarlarında bir temenni değildir; kamu yöneticilerinin de yaşayarak gösterebileceği bir ilkedir. Düzenli fiziksel faaliyetin bedensel sağlığın yanı sıra ruh hâli, uyku kalitesi, enerji ve stres yönetimi üzerindeki olumlu etkileri bilimsel olarak kabul edilir.
Hareketsizliğin ve bağlı sağlık sorunlarının arttığı dönemde, ellili-altmışlı yaşlardaki bürokratların makam araçlarının arka koltuğunda değil, yürüyüş parkurlarında, bisiklet yollarında ve spor alanlarında görülmesi çok kıymetlidir. Bu görüntü, gençlere verilen birçok resmî nutuktan daha etkili olur.
Bir vali görev yaptığı yörenin kültürünü, geleneklerini ve hassasiyetlerini gözetmelidir. Ancak toplumsal hassasiyete saygı ile teknik spor kıyafetini ahlaki kusur gibi göstermek aynı şey değildir. Anadolu halkını sporu, modern hayatı ve işlevsel kıyafeti anlayamayacak kadar dar bir kalıba yerleştirmek saygı değildir.
“Halkın seviyesine inmek” yaklaşımı da yanlıştır. Vali halkın üzerinde değil, içinde görev yapan kamu görevlisidir. Bisiklete binerek vatandaşla aynı yolu paylaşması makamın itibarını düşürmez, devlet ile vatandaş arasındaki mesafeyi azaltır.
TBMM kürsüsünden kullanılan “asma yaprağı gönderin” ifadesi eleştiri sınırını aşarak kişinin bedeni ve kıyafeti üzerinden alaycı bir dil kurulmasına yol açmıştır. Bir kamu yöneticisinin icraatları, hukuka uygunluğu, kaynak kullanımı ve yönetim başarısı elbette sorgulanmalıdır. Fakat beden üzerinden küçük düşürme demokratik denetim değil, tartışmanın seviyesini düşüren kişiselleştirmedir.
Bir vali hakkında inceleme yapılacaksa şu sorular sorulmalıdır: Kamu kaynaklarını doğru kullandı mı? Vatandaşa adil davrandı mı? Şehrin sorunlarına çözüm üretti mi? Hukukun sınırları içinde kaldı mı? Makamını kişisel çıkarı için kullandı mı?
Bunların yerine bisiklet sürerken giydiği kıyafet temel değerlendirme ölçüsüne dönüşüyorsa, kamu yönetiminde biçim özü yenmiş demektir.
Şayet görevden alma kararında bu tartışma gerçekten etkili olmuşsa, verilen mesaj son derece sakıncalıdır: “Farklı bir şey yapma, halkın arasına karışma, görünür olma, inisiyatif alma; makam odanda ve protokol sınırları içinde kal.”
Oysa Türkiye’nin ihtiyacı risk almayan, görünmez ve hareketsiz bürokratlar değil; toplumla birlikte yürüyen, koşan, pedal çeviren, şehrini tanıtan ve davranışlarıyla örnek olan yöneticilerdir.
Bir valinin bisiklet kıyafeti devletin vakarına zarar vermez. Devletin vakarına asıl zarar veren, hizmetin ve liyakatin yerine şekli; ölçülülüğün yerine toplumsal linci; icraatın yerine kıyafet denetimini koymaktır.
Kamu yöneticileri takım elbiseleriyle değil, bıraktıkları eserlerle; bedenleriyle değil, hizmetleriyle değerlendirilmelidir.
Bir Valinin Bisiklet Kıyafeti Değil, Kamu Yönetiminin Ölçüsü Tartışılmalıdır
Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli, bisiklet sürerken giydiği spor kıyafeti üzerinden TBMM’ye kadar taşınan tartışmanın ardından görevden alındı. Atama kararında gerekçe açıklanmadığı için kıyafet tartışmasının kesin ve tek sebep olduğu hukuken söylenemez; ancak olayların zamanlaması kamuoyunda bu bağın kurulmasına yol açmıştır.
Bu tartışmada öncelikle yapılması gereken, makamın temsil edildiği ortam ile faaliyetin niteliğini ayırmaktır.
Bir vali resmî kabulde, devlet töreninde veya makamında bisiklet kıyafetiyle bulunursa protokol ve temsil açısından eleştirilmesi anlaşılır. Ancak bisiklet etkinliğinde, sporun gerektirdiği kıyafeti giymesi makamın ağırlığını azaltmaz; aksine işe ciddiyetle yaklaşıldığını gösterir.
Bisikletçi şortu veya “tayt”, keyfî bir teşhir kıyafeti değil; vücuda oturan, sürtünmeyi azaltan, ped bölümünü sabit tutan ve konfor sağlayan teknik bir spor ekipmanıdır.
Dolayısıyla burada bağlama aykırı değil, faaliyete uygun bir kıyafet söz konusudur.
Asıl tartışılması gereken şudur: Devletin vakarını bir yöneticinin spor kıyafetindeki kumaş mı belirler, yoksa görevini dürüstlükle, liyakatle, adaletle ve halkla temas hâlinde yapıp yapmaması mı?
Makamın ağırlığı takım elbisenin kumaşında değil, o makamın nasıl kullanıldığındadır.
Devletin itibarını bisiklete binen vali değil, vatandaşa tepeden bakan, makamını ayrıcalık gibi kullanan, halktan kopuk veya görevini ihmal eden yönetici zedeler. Halkın arasında spor yapan, şehrin güzelliklerini tanıtan, gençlere ve çocuklara örnek olan bir yöneticinin davranışı eleştirilecek değil, teşvik edilecek bir tutumdur.
“Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur” sözü yalnızca okul duvarlarında bir temenni değildir; kamu yöneticilerinin de ya��ayarak gösterebileceği bir ilkedir. Düzenli fiziksel faaliyetin bedensel sağlığın yanı sıra ruh hâli, uyku kalitesi, enerji ve stres yönetimi üzerindeki olumlu etkileri bilimsel olarak kabul edilir.
Hareketsizliğin ve bağlı sağlık sorunlarının arttığı dönemde, ellili-altmışlı yaşlardaki bürokratların makam araçlarının arka koltuğunda değil, yürüyüş parkurlarında, bisiklet yollarında ve spor alanlarında görülmesi çok kıymetlidir. Bu görüntü, gençlere verilen birçok resmî nutuktan daha etkili olur.
Bir vali görev yaptığı yörenin kültürünü, geleneklerini ve hassasiyetlerini gözetmelidir. Ancak toplumsal hassasiyete saygı ile teknik spor kıyafetini ahlaki kusur gibi göstermek aynı şey değildir. Anadolu halkını sporu, modern hayatı ve işlevsel kıyafeti anlayamayacak kadar dar bir kalıba yerleştirmek saygı değildir.
“Halkın seviyesine inmek” yaklaşımı da yanlıştır. Vali halkın üzerinde değil, içinde görev yapan kamu görevlisidir. Bisiklete binerek vatandaşla aynı yolu paylaşması makamın itibarını düşürmez, devlet ile vatandaş arasındaki mesafeyi azaltır.
TBMM kürsüsünden kullanılan “asma yaprağı gönderin” ifadesi eleştiri sınırını aşarak kişinin bedeni ve kıyafeti üzerinden alaycı bir dil kurulmasına yol açmıştır. Bir kamu yöneticisinin icraatları, hukuka uygunluğu, kaynak kullanımı ve yönetim başarısı elbette sorgulanmalıdır. Fakat beden üzerinden küçük düşürme demokratik denetim değil, tartışmanın seviyesini düşüren kişiselleştirmedir.
Çalışma İzni İhlalinden “Göçmen Kaçakçılığı”na: Ceza Adaletinin Tersine Dönmesi
Bir yabancıyı para karşılığında sınırdan geçiren, sahte belge temin eden, saklayan, taşıyan ve yasa dışı göçü kazanç kapısına dönüştüren örgütlü kaçakçı ile; Türkiye’de zaten bulunan bir yabancıyı, yerli işçi bulamadığı geçici veya mevsimlik işte ücret karşılığı çalıştıran kişi arasında fiil, amaç ve toplumsal zarar bakımından büyük fark vardır.
Bu iki kişiyi aynı suç başlığı altında toplamak ağır bir değerlendirmedir. Suç tipinin sınırlarını ortadan kaldırmak ve çalışma izni ihlalini göçmen kaçakçılığı gibi ağır, damgalayıcı bir suça dönüştürmektir.
Sorun münferit değildir. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının 2025 raporuna göre, belirli denetimlerde 1.776 işyerinde 3.308 yabancı uyruklu kişinin kayıt dışı çalıştığı tespit edilmiştir. Bu rakamlar, konunun yapısal bir sorun olduğunu; göç yönetimi, çalışma izni sistemi, işgücü piyasası ve kayıt dışı ekonomiyle bağlantılı olduğunu göstermektedir.
İki ayrı hukuki ihlal birbirine karıştırılmamalıdır.
TCK’nın 79. maddesinde düzenlenen göçmen kaçakçılığı suçunun oluşması için yabancının yasadışı yollardan ülkeye sokulması veya kalmasına imkân sağlanması tek başına yeterli değildir. Failin doğrudan veya dolaylı maddi menfaat elde etme amacı da aranır. Bu nedenle genel kast yeterli görülmemiş, özel amaç şartı getirilmiştir.
Suçun yaptırımı ağırdır: Beş yıldan sekiz yıla kadar hapis ve bin günden on bin güne kadar adli para cezası öngörülür. 2023 değişikliğiyle hapis cezasının alt sınırı üç yıldan beş yıla çıkarılmıştır.
Buna karşılık, çalışma izni olmayan yabancının istihdamı 6735 sayılı Uluslararası İşgücü Kanunu kapsamında idari ihlaldir. Bakanlık, izinsiz çalıştırmada işveren ve yabancıya idari para cezası uygulandığını belirtir. 2026 itibarıyla her yabancı için işverene 102.503 TL idari para cezası verilir; tekrarda ceza bir kat artırılır. Hukuk düzeni bu davranışı yaptırımsız bırakmamıştır.
Temel mesele “ceza verilsin mi, verilmesin mi” değil, hangi hukuka aykırılığa hangi yaptırımın uygulanacağıdır.
Çalışma izni alınmamasından dolayı idari para cezası başka; işverenin “göçmen kaçakçısı” ilan edilerek yıllarca hapis cezasına mahkûm edilmesi tamamen başkadır. Salt izinsiz istihdam TCK m.79 için yeterli sayılırsa, Uluslararası İşgücü Kanunu’ndaki özel idari yaptırımın anlamı ortadan kalkar.
Doğru yaklaşım şudur: İzinsiz çalıştırma kural olarak idari yaptırım konusudur. Ancak yasa dışı giriş veya kalışın bilinçli organize edilmesi ve özel maddi menfaat amacı somut delillerle ispatlanırsa TCK m.79 gündeme gelebilir.
“Ülkede kalmasına imkân sağlama” eyleminin ceza sorumluluğu doğurması için, sıradan ekonomik ilişkinin ötesinde, yabancının hukuka aykırı kalışını bilinçli, aktif ve amaca yönelik sürdüren davranış bulunmalıdır.
Aksi yorum, TCK m.79’u sınırları öngörülemeyen bir suç hâline getirir. Oysa TCK m.2, suç ve ceza hükümlerinin kıyasa yol açacak geniş yorumlanamayacağını emreder. Kanun, yaptırımın fiilin ağırlığıyla orantılı olmasını da temel ilke kabul eder.
Sonuç
Ceza adaleti, her hukuka aykırılığa en ağır cezayı vermek değildir. Ceza adaleti; fiili doğru nitelendirmek, idari ihlalle ağır suçu ayırmak ve yaptırımı gerçek kusurla orantılı uygulamaktır.
Çalışma izni alınmadan yabancı çalıştırılması yaptırımsız bırakılmamalıdır. Ancak bu yaptırım, ek suç unsurları yoksa Uluslararası İşgücü Kanunu kapsamında idari yaptırım olmalıdır. Göçmen kaçakçılığı suçu ise yasa dışı göçü organize eden, kolaylaştıran ve yabancının hukuka aykırı durumunu kazanç modeline dönüştüren kişiler için saklı tutulmalıdır.
Aksi uygulama, kaçakçılıkla mücadele değildir. Kamu politikasındaki ve izin sistemindeki sorunların cezasını, işgücü ihtiyacını karşılamaya çalışan bireysel vatandaşlara yüklemektir.
Sınırı geçirmeyen, yol göstermeyen, taşımayan, saklamayan, sahte belge sağlamayan ve yabancının yasa dışı statüsünü kazanç düzenine dönüştürmeyen kişi, sırf ücret karşılığı iş verdiği için “göçmen kaçakçısı” sayılamaz.
Bunun aksi, cezanın caydırıcılığını değil, hukuka ve adalete duyulan güveni ortadan kaldırır.
Bu nedenle ceza mahkemesi şu ayrımı yapmak zorundadır:
İşveren yalnızca bir iş ilişkisi mi kurmuştur? Yoksa yabancının hukuka aykırı kalışını devam ettirmek üzere kurulmuş bir düzenin parçası mı olmuştur?
Birincisi çalışma izni ve sosyal güvenlik mevzuatına ilişkin bir ihlal olabilir. İkincisi ise somut şartları varsa göçmen kaçakçılığı oluşturabilir. Bu iki alan arasındaki sınır kaldırıldığında, ceza hukukunun dar yorumlanması ilkesi de ortadan kalkar.
Devletin göç ve çalışma politikalarının sonucu bireysel işverene yüklenemez.
Sınırların korunması, yabancıların kayıt altına alınması, ikamet ve koruma statülerinin belirlenmesi, çalışma izinlerinin erişilebilir hâle getirilmesi, düzensiz göçün önlenmesi ve gerekli hâllerde geri gönderme işlemlerinin yürütülmesi devletin görev alanındadır.
Yıllar içinde oluşmuş geniş ölçekli göç, geçici koruma, kayıt, yerleşim ve kayıt dışı çalışma sorunlarının çözümünü tek tek vatandaşların ceza davalarına havale etmek adil değildir.
Özellikle ağır, geçici, kırsal veya mevsimlik işlerde yerli işgücüne erişemeyen küçük işletmeci, çiftçi, hayvancılıkla uğraşan kişi veya atölye sahibi; yabancının Türkiye’ye girişinde hiçbir rolü bulunmadığı, onu saklamadığı, taşımadığı ve yasa dışı kalışını organize etmediği hâlde yalnızca iş verdiği için ağır bir uluslararası suçun faili gibi değerlendirilemez.
Devlet elbette çalışma izni isteyebilir, denetim yapabilir, idari para cezası uygulayabilir, sigorta primlerini ve vergileri tahsil edebilir, işverene yabancının kayıt durumunu kontrol etme yükümlülüğü getirebilir ve gerekirse işyerini belirli süreyle faaliyetten men edebilir.
Fakat kamu yönetiminin yıllar içinde oluşmasına engel olamadığı veya yeterince düzenleyemediği yapısal bir sorunun bütün cezai bedelini, göçmenin ülkeye girişinde hiçbir etkisi olmayan tekil işverene yüklemek; göç politikasındaki sorumluluğu bireysel bir “günah keçisi” üzerinden görünmez hâle getirmektir.
Beş yıllık hapis tehdidi ile fiil arasındaki oran kopmaktadır.
Salt çalışma izni bulunmayan bir yabancıyı çalıştıran kişiye beş yıldan başlayan hapis ve ayrıca adli para cezası verilmesi; sanığın mesleğini, ailesini, ticari itibarını ve bütün yaşamını etkileyen ağır sonuçlar doğurur.
Üstelik kişi yalnızca hapis cezasıyla karşılaşmaz. “Göçmen kaçakçısı” olarak damgalanır, adli sicil kaydı oluşur, işini ve ekonomik düzenini kaybedebilir. Ailesi uzun yıllar sürecek bir ceza yargılamasının ve infazın sonuçlarına katlanır.
Böylesine ağır bir yaptırımın haklı olabilmesi için fiilin de gerçek anlamda göçmen kaçakçılığı niteliğinde olması gerekir.
Sınır aşan bir organizasyon kurmayan, yabancıyı ülkeye sokmayan, taşımayan, gizlemeyen, sahte belge sağlamayan, yabancıdan para almayan, ücretini eksiksiz ödeyen ve yalnızca geçici bir iş ilişkisi kuran kişiyle; insanların çaresizliğini kazanca çeviren organize kaçakçılık şebekesinin aynı suç adı altında değerlendirilmesi yaptırım adaletini ortadan kaldırır.
Bu, cezanın sertliğinden önce cezanın yanlış kişiye ve yanlış hukuki nitelendirmeyle uygulanması sorunudur.
TCK m. 79 hangi hâllerde uygulanmalıdır?
Burada savunulan düşünce, izinsiz yabancı istihdamının serbest bırakılması veya her durumda cezasız kalması değildir.
Yabancıların ülkeye yasa dışı sokulmasını veya ülkede gizlice tutulmasını organize eden; nakil, sahte belge, saklama ve barındırma sağlayan; yabancıdan para alan; ücretini gasp eden; savunmasız statüsünü sömüren; çalışma ve barınma ilişkisini yasa dışı kalışı devam ettiren planın parçası hâline getiren kişi hakkında ceza hukuku elbette uygulanmalıdır.
Ancak sıradan bir iş ilişkisinin göçmen kaçakçılığı sayılabilmesi için mahkemenin en az dört soruya somut delillerle cevap vermesi gerekir:
BAŞSAVCILIK KAVRAM SORUNU
24.01.1990 tarihli ve 3611 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesi ile 2802 sayılı Kanun ile diğer kanunlarda yer alan Cumhuriyet savcılığı unvanı, il ve ilçe Cumhuriyet başsavcılığı; Cumhuriyet savcı başyardımcılığı unvanı, Cumhuriyet başsavcı vekilliği; Cumhuriyet savcı yardımcılığı unvanı, Cumhuriyet savcılığı olarak değiştirilmiştir.
“Cumhuriyet başsavcılığı" kavramı 26/09/2004 tarih ve 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun (5235 sayılı Kanun) ile birlikte farklı bir içeriğe sahip olmuştur. Öncesinde "başsavcılık" makamı sadece ağır ceza merkezinde bulunmakta, mülhakat adliyelerde ise "savcılık" bulunmaktaydı. Ancak, adı geçen kanunla birlikte mahkeme teşkilatının yanında her il ve ilçede kurulmuş olan savcılıklar "başsavcılık" olarak adlandırılmış, böylelikle orada ağır ceza bulunup bulunmadığına bakılmaksızın, savcılık teşkilatı Cumhuriyet başsavcılığı olmuştur. Savcılık örgütlenmesinin asli süjesi, Cumhuriyet savcılığı/savcısıdır. Başsavcı ise, savcılık teşkilatının başında bulunan, bir takım adlî ve idarî yetkileri, savcılar üzerinde denetim ve gözetim hakkını kullanan -geçici unvanlı- bir savcıdır. [1]
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının aksine, adli savcılık teşkilatının fonksiyonunu yerine getirmesi başsavcının varlığına bağlı değildir. Yargıtay Cumhuriyet savcıları, başsavcı adına hareket ederler, bağımsız olarak bir fonksiyonları yoktur. Yargıtay’ın yapısı bunu gerekli kılmaktadır. Ancak adli savcılık teşkilatındaki savcılar başsavcı adına hareket etmezler, imzalarını kendi adlarına atarlar, işlemlerinin geçerliliği başsavcıya bağlı değildir. Adli savcılık teşkilatındaki başsavcının savcılar üzerindeki yetkisi denetim ve gözetimden, iş bölümünden, disiplini gerektiren eylemleri HSK’ya bildirmekten ibarettir.
Bu yüzden, adli savcılık teşkilatlarının adı "Cumhuriyet başsavcılığı" değil, "Cumhuriyet savcılığı" olmalı, bu teşkilatın da bir başsavcısı bulunmalıdır.
——-
[1] 2802 sayılı Kanun’un 3. maddesinde adli yargıda savcı; il ve ilçe Cumhuriyet başsavcılarını, Cumhuriyet başsavcı vekillerini, Cumhuriyet savcılarını, Yargıtay Cumhuriyet savcıları ile Adalet Bakanlığı merkez, bağlı ve ilgili kuruluşlarında idari görevlerde çalışan savcılar olarak sınıflandırılmıştır. Yani Cumhuriyet başsavcısı esasında Cumhuriyet savcısıdır.