Terör örgütü mensuplarına “siyaset yapma güvencesi” istemek, demokrasiyi değil, terörün siyaset üzerindeki vesayetinin devamını istemektir.
Binlerce insanın canına kastetmiş, katliamlar yapmış, silahı siyasetin aracı hâline getirmiş bir örgütün mensuplarına özel siyasi garanti talep etmek; hukuk devletini değil, silahın oluşturduğu fiilî baskıyı ödüllendirmek ve devamını sağlamaktır.
Demokrasi, namlunun gölgesinde inşa edilemez. Terör örgütünün mensupları için siyaset hakkını pazarlık konusu yapmak, millet iradesini silahın iradesine teslim etmektir.
Narko-terör örgütünün uyuşturucu ticaretine de karışmış mensuplarına özel siyaset güvencesi istemek; yalnızca teröristi değil, terörün suç ekonomisini ve kurduğu silahlı düzeni de siyasi dokunulmazlık zırhına almaktır.
Terör örgütünün taleplerine siyasi güvence arayan bir anlayış, demokratik siyaseti değil, terörün açtığı alanı korumaya çalışmaktadır.
Milleti temsil etmek; terör örgütünün geleceğini güvence altına almak değil, milletin hukukunu, devletin meşruiyetini ve demokrasiyi savunmaktır.
Farklı çetelerin Alaycı Kuşları vardır. Zaman zaman birbirlerini yerler. … sonra yeni alaycı kuşlar vatan millet mavrasıyla sosyal medyada ortata çıkar. Millete önce güven aşılar sonra manüple eder… izleyin
Sovyet-Rus aydınlarının bir kısmı Türk kimliğini, tarihi-kültürel-etnik bir birlik değil, bir dil birliği olarak tanımlıyordu. (S. Rudenko) Onun için "Türk dilli halklar" terimi uyduruldu. Son yıllarda terimi, Türk bilim ve siyaset çevreleri de kullanıyor. Çok yanlış bir terim.
Kıbrıs Barış Harekatı’nda Deniz Kuvvetleri Komutanı olan Kemal Kayacan’ı biliyor musunuz?
29 Temmuz 1992 akşamı, evinde çocukları ve torunlarının gözü önünde katledildiğini hatırlar mısınız?
34 yıl önce bugün; 29 Temmuz 1992 akşamı, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı ve emekli Oramiral Kemal Kayacan, İstanbul’un Kadıköy ilçesi Göztepe semtindeki evinde uğradığı silahlı saldırıda şehit oldu.
77 yaşındaki Kayacan, kapısının zili çalınınca dairesinin kapısını açtı. Kapıda bekleyen ikisi erkek, biri kadın üç saldırgan, Kayacan’a yakın mesafeden ateş açtı. Başına ve göğsüne isabet eden kurşunlarla ağır yaralanan Kayacan, kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.
KORUMASI EVDE YOKTU
Suikast sırasında Kayacan’ın koruma görevini yapan asker, yaklaşık bir saat önce yemek yemek için izin alarak evden ayrılmıştı.
Saldırganlar, korumanın bulunmadığı sırada apartmana girerek zili çaldı. Olay, dönemin güvenlik zafiyetleriyle ilgili tartışmaları da beraberinde getirdi. İçişleri Bakanı İsmet Sezgin, saldırının ardından yaptığı açıklamada olayı “tedbirsizlik” olarak değerlendirdi.
SUİKASTTAN DAKİKALAR ÖNCE GELEN TELEFON
Soruşturma sırasında dikkat çeken ayrıntılardan biri de, saldırıdan kısa süre önce Kayacan’ın evine gelen telefon oldu.
Gazete arşivlerine göre telefondaki kişi, “Karacan siz misiniz?” diye sordu. Kemal Kayacan ise, “Karacan değil, ben Kemal Kayacan.” yanıtını verdi.
Bu telefon görüşmesi, saldırganların hedef kişiyi doğrulamak amacıyla yapılmış olabileceği ihtimalini gündeme getirdi.
DEV-SOL SALDIRIYI ÜSTLENDİ
Suikasttan yaklaşık bir saat sonra bir gazeteyi arayan kişi, saldırıyı Dev-Sol Silahlı Devrim Birlikleri adına üstlendi.
Telefon görüşmesinde, “Son günlerde artan işkence ve baskılardan dolayı Oramiral Kayacan’ı cezalandırdık.” denildi.
1990-1992 arasında Dev-Sol, Hulusi Sayın, Memduh Ünlütürk, İsmail Selen, Adnan Ersöz ve Kemal Kayacan gibi emekli üst düzey komutanlara yönelik peş peşe suikastlar düzenledi.
Yıllar sonra görülen Dev-Sol davasında mahkeme, örgüt mensuplarını Kemal Kayacan suikastının da aralarında bulunduğu çok sayıda silahlı eylemden sorumlu tuttu.
Tetiği çeken örgüt mensuplarının isimleri hiçbir zaman öğrenilemedi.
KIBRIS BARIŞ HAREKÂTI’NIN DENİZ KUVVETLERİ KOMUTANIYDI
1915 yılında Sinop’ta doğan Kemal Kayacan, 1972-1974 yılları arasında Deniz Kuvvetleri Komutanlığı görevini yürüttü.
20 Temmuz 1974’te başlayan Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Deniz Kuvvetleri Komutanı olarak görev yaptı. Emekliliğinin ardından 1977 seçimlerinde CHP’den milletvekili seçildi.
KORUMA İSTEMEZ, MİSAFİRLERİNE ÇAYI KENDİSİ İKRAM EDERDİ
Astları tarafından “asker babası” olarak anılıyordu. Sert disiplin anlayışını insani yaklaşımıyla dengeleyen bir komutan olduğu, görev yaptığı birliklerde personeliyle yakından ilgilendiği anlatılıyor.
Oldukça mütevazı bir yaşam sürüyordu. Emekli olduktan sonra Göztepe’deki evinde sade bir hayat yaşamayı tercih etti. Yakınlarının aktardığına göre misafirlerine çay ve kahveyi çoğu zaman kendisi ikram ederdi.
Koruma istemiyordu. Kendisine tahsis edilen korumaların sürekli kapısında beklemesinden rahatsız oluyor, “Ben evde otururken aşağıda sıcakta, soğukta benim için birinin eziyet çekmesini istemem.” diyerek koruma uygulamasına sıcak bakmıyordu. Suikast günü de koruması kısa süreliğine yemek molasına çıkmıştı.
TORUNLARININ GÖZÜ ÖNÜNDE ŞEHİT DÜŞTÜ
Kızı Fatoş Kayacan Hataylı’nın anlattığına göre çocuklar yaşanan olaya doğrudan tanıklık etti. Aile, suikastın psikolojik etkisini uzun yıllar taşıdı.
Kemal Kayacan’ın kabri Edirnekapı Şehitliği’nde bulunuyor.
Çerçeve yasa önce Öcalan’ın denetiminden geçmiş diye, herkes pek sinirleniyor.
Ama partiler programlarına Öcalan'ın fikirlerini koyuyor, kimsenin kendi partisine gıkı çıkmıyor.
Kusura bakmayın kardeşim; yavşaklık da siyasetçilere seçmenlerinden yansıyor. Seçmen dik durmuyor ki siyasetçileri de hizaya getirsin.
Her seçimde git aynı partiye bas gel, sonra farklı bir sonuç bekle. Çok beklersin...
Bu yasa TBMM'ye geldiğinde;
Kim VATANSEVER,
Kim YERLİ VE MİLLİ,
Kim TÜRK MİLLİYETÇİSİ,
Kim ADALETTEN YANA,
Kim TÜRK MİLLETİNİN YANINDA,
Kim ATATÜRKÇÜ,
Kim SİZE YALAN SÖYLÜYOR,
✅Anlayacaksınız.
Sonra bu partilere oy verirseniz, başınıza geleceklere ağlamayın‼️
🇹🇷 Cihat Yaycı :
Atatürk’ü İstismar Etmeyin
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün devlet anlayışı son derece açıktır: Tek devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak ve tek resmî dil. Bunların ortak adı da Türk Milleti ve Türkiye Cumhuriyetidir.
Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı silah çekenlere, isyan edenlere veya devleti etnik temelde bölmeye çalışanlara hiçbir zaman müsamaha göstermemiştir. Terörü ve ayrılıkçılığı, hangi isim altında olursa olsun, devlet otoritesiyle bertaraf etmiştir.
Dolayısıyla bugün; terör örgütlerine veya onların siyasi hedeflerine meşruiyet sağlayabilecek adımları savunup, ardından da buna karşı çıkanları “Atatürk düşmanı” ilan etmek, tarihî gerçeklerle bağdaşmadığı gibi Atatürk’ün mirasını da istismar etmektir.
Daha da ilginci, dün Atatürk’e mesafeli duran, onun ilke ve inkılaplarını eleştiren, hatta Atatürk üzerinden siyaset yapan çevrelerin bugün birdenbire Atatürkçü kesilerek Atatürk adına hüküm vermeye kalkışmalarıdır. Bu değişim, samimiyetten çok siyasi konjonktürün bir sonucudur.
Atatürk’ün kimden yana olduğu bellidir. O; etnik ayrışmanın değil milli birliğin, çok hukukluluğun değil tek hukuk düzeninin, federasyonun değil üniter devletin, terörle pazarlığın değil devlet otoritesinin tarafındadır.
Atatürk’ü gerçekten anlamak isteyenler, onun sözlerine değil sadece; icraatına da bakmalıdır. Cumhuriyet’in temel niteliklerini ve Türk Milleti’nin birliğini tavizsiz şekilde koruyan bir liderin mirasını, bunun tam tersine hizmet eden anlayışlara dayanak yapmak mümkün değildir.
Atatürk’ü istismar etmeyi bırakın. Atatürk’ün hangi tarafta durduğu tarihin değişmez gerçeğidir. Bunun aksini savunanların Atatürkçü olma ihtimali yoktur.
Korkunç bir simülasyonun tam göbeğindeyiz!
Yaşanan tüm gelişmeler, iktidarı ve muhalefetiyle aslında yeni anayasa dayatmasının ayak sesleri... Ülke planlı bir şekilde muhalefetsiz bırakıldı, millet alternatifsizliğe mahkûm edildi.
Her viraj, her suni kriz her zamanki gibi yine iktidarın değirmenine su taşıyor. Olan biten hiçbir şey tesadüf değil. AKP'li Mehmet Metiner'in:
"Türkiye'de bir şey değişecek. O bir şeyle her şey değişecek. Ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Az kaldı." cümlesinin zamanlaması da bir tesadüf değil...
Tiyatro büyük, roller dağıtılmış, her şey tam da birilerinin planladığı gibi tıkır tıkır işliyor. Bizler ise kendi vatanımızda büyük bir oyunun figüranı yapılmak isteniyoruz!
Peki arkada ne mi hazırlanıyor?
Buyurun👇
#YeniAnayasa #YeniAnayasayaHayır
Maalesef muhalefette inanılmaz bir akıl tutulması ve gözü kör bir fanatizm yaşanıyor Dostlarım,
AKP'yi en sert şekilde eleştirdiğimizde AKP'li takipçilerimiz bile takipten çıkmıyor, bizimle tartışıyor ama takibe devam ediyor. CHP'deki Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu hayranlığı ise Erdoğan fanatizmiyle yarışır hale geldi. Politikalarına, ne vaat ettiklerine hiç bakmaksızın körü körüne bir bağlılık...
Oysa bu kadronun iktidardan farklı bir şey vaat ettiği yok. DEM ile kol kola yürümeler, "Kürt sorunu" söylemleri, anadilde eğitim ve yerel yönetim özerkliği imaları...
En acı absürtlük de burada başlıyor: Profiline Atatürk resmi koyup Atatürkçülük yapanlar; ne Atatürk'ü tanıyor ne de ilkelerinden haberdar... Tam bir slogan Atatürkçülüğü! Meydanlarda söylemlerle Atatürkçü kitlenin gazını alıp, arka planda Atatürk'ün ömrü boyunca mücadele ettiği zihniyete taviz veren bu anlayışı görmezden geliyorlar. Gerçekten Atatürkçü olan, bu içi boş sloganlara itibar eder mi?
Gidişat çok net: Bugün sırf mevcut iktidardan kurtulmak için alkışladığınız bu politikalar, bu ülkeyi 10 yıl sonra federasyona hazırlar. Bize bunu yapmayın, göz göre göre bu akıl tutulmasına ortak olmayın!
"Peki ne yapalım, muhalefeti de mi desteklemeyelim?" sorusu çaresizliğin kılıfı olamaz! Göremediğimiz şey şu: Biz körü körüne destek verdikçe, bu yapılar hiçbir bedel ödemeden tam da istedikleri gibi şekilleniyor. Yanlışa "bizimkiler" diyerek göz yumdukça alternatiflerin doğmasını bizzat biz engelliyoruz.
Kurtuluş artık partilerde, şahıslarda değil; Türk milletinin kendi öz iradesindedir. Biz bu yapılardan şartsız desteğimizi çekmedikçe kendilerine alan açmaya, milleti alternatifsiz bırakmaya devam edecekler. Seçmen çantada keklik olmadığını gösterdiği gün, milletin gerçek taleplerine dayanan yeni ve milli bir ittifak zaten doğmak zorunda kalacaktır.
Çözüm; yanlış seçeneğe mahkûm olmak değil, yanlış gidişata hep birlikte dur deyip o siyaset kurumunu hizaya getirmektir! Ancak o zaman iktidara gerçek manada muhalefet etmiş olursunuz. Çünkü tarih bize defalarca göstermiştir ki; bugün iktidardan kurtulmak için ipine sarıldıklarınız, yarın celladınız olur!
Bilal Erdoğan’ın, “FETÖ’yü doğuran, inanan insanlar üzerindeki baskı ve katı laiklik olmuştur” şeklindeki değerlendirmesine katılmak şöyle dursun; bu sözleri, tarihsel gerçekleri ters yüz eden, siyasi öngörüden yoksun ve sorumluluk tartışmasını bilinçli ya da bilinçsiz biçimde yanlış bir zemine taşıyan büyük bir skandal olarak görüyorum.
FETÖ’yü doğuran sosyolojiyi yalnızca “inançlı insanlar üzerindeki baskı” ve “katı laiklik” üzerinden açıklamak, bu örgütlü yapının ideolojik karakterini, uzun vadeli devlet kadrolaşmasını, kapalı hiyerarşisini, uluslararası bağlantılarını ve siyasi iktidarlarla kurduğu karşılıklı çıkar ilişkilerini görünmez kılmaktadır.
Toplumsal mağduriyetler FETÖ v PKK gibi terörist yapılanmaların taban bulmasını kolaylaştırmış olabilir; ancak hiçbir sosyolojik gerekçe, bir cemaatin devlet kurumlarını sistemli biçimde ele geçirmeye yönelmesini, liyakat düzenini tasfiye etmesini ve nihayet anayasal düzene karşı silahlı darbe teşebbüsünde bulunmasını açıklamak için kullanılamaz.
Bu yaklaşım, FETÖ’nün devlet içinde nasıl örgütlendiğine ilişkin siyasi, idari ve kurumsal sorumlulukları tartışmak yerine, Cumhuriyet’in kurucu ilkelerinden biri olan laikliği günah keçisi hâline getirmektedir.
1988’den itibaren Fethullah Gülen yapılanmasının niteliği, hedefleri ve devletin temel kurumları açısından oluşturduğu tehdit, çok sayıda vatansever aydın, gazeteci ve devlet insanı tarafından yıllarca dile getirildi.
Bu yapılanmanın devlet içindeki örgütlenmesine dikkat çeken Necip Hablemitoğlu gibi aydınların canına kastedilmesi dahi, meselenin ne kadar ciddi olduğunu daha o yıllarda ortaya koymuştu.
2010 yılında bir Belçika gurbetçi gazetesinde yayımlanan “Cumhuriyetin Fıtratı” başlıklı ilk makalemde, sınırlı bilgi ve gözlemlerimle bile bu yapının neye evrildiğini ve devlet açısından nasıl bir tehdit oluşturduğunu yazabilmişsem; kamu gücünü, istihbarat imkânlarını ve devlet aygıtını elinde bulunduran siyasi iktidarların bütün bunlardan tamamen habersiz olduklarını ileri sürmek inandırıcı değildir.
Gerçek şudur: Bu yapı yaklaşık kırk yıl boyunca farklı iktidar dönemlerinde güçlenmiş, devletin kılcal damarlarına kadar ilerlemiş ve nihayet 15 Temmuz darbe teşebbüsüyle Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzenine, devlet bütünlüğüne ve millet iradesine karşı açık bir saldırıya girişmiştir.
Bu ağır tahribatın sorumluluğunu laiklik ilkesine yüklemek; “Biz bilmiyorduk” ya da “O günün şartlarında hepimiz oradaydık ama…” diyerek gerçek bir siyasi ve kurumsal hesaplaşmadan kaçınmaktır.
Asıl sorgulanması gereken; bu yapılanmanın devlet kademelerinde örgütlenmesine göz yuman, yükselişini yeterince engellemeyen, onu çeşitli siyasi ve ideolojik hesaplarla araçsallaştıran, devlet içindeki nüfuzundan yararlanan ve bugün geçmişteki tercihlerinden mesafe almaya çalışan siyasi ve bürokratik çevrelerin sorumluluğudur.
Bu nedenle FETÖ’yü doğuran asıl zemini laiklikte değil; devletin hukuk, liyakat ve denetim mekanizmalarının aşındırılmasında, cemaat ve tarikat yapılanmalarının siyasi çıkarlar uğruna himaye edilmesinde, kamu kadrolarının sadakat ilişkileri üzerinden paylaşılmasında ve bu örgütlenmenin yıllarca görmezden gelinmesinde aramak gerekir.
Laiklik, FETÖ’yü doğuran sebep değil; devletin herhangi bir dinî cemaatin, tarikatın veya ideolojik yapılanmanın denetimine girmesini önlemeyi amaçlayan anayasal güvencedir. Sorun laiklikte değil, laikliğin ve hukuk devletinin gereklerinin uygulanmamasındadır.
Siyasi hataların ve ağır sonuçlar doğuran tercihlerin sorumluluğu, Cumhuriyet’in kurucu değerlerine yüklenerek ortadan kaldırılamaz.
Artık geçmişi inkâr etmekten, sorumluluğu başkalarına devretmekten ve Cumhuriyet’in kurucu ilkelerini günah keçisi hâline getirmekten vazgeçilmelidir.
Türkiye’nin çevresi küresel ve bölgesel çatışmalarla yeniden bir ateş çemberine dönüşürken yapılması gereken, Cumhuriyet’in kurucu normlarını aşındırmak değil; devlet aklını, laik hukuk düzenini ve millî bütünlüğümüzü yeniden tahkim etmektir.
İLK BAKIŞTA #YeniPARTİ nin Programından en çarpıcı kesitler!!!
1- Terörle Mücadele Kanunu, şiddetle doğrudan bağlantısı olmayan düşünce açıklamalarını cezalandırmayacak şekilde değiştirilecektir. (Yani, federasyon, özerklik, bağımsız Kürdistan istemek, Türkiye'den toprak talep etmek ve propagandasını yapmak, suç olmayacaktır)
2- Kürt sorununda kalıcı çözüm sağlanacaktır. Esas ilke herkesin
kendini ülkenin eşit yurttaşı olarak hissedebilmesidir. Ana dil haktır. Bu yaklaşımla tüm yurttaşların ana dilini öğrenme, kullanma ve geliştirme hakkı sağlanacaktır. (Yani EŞİT YURTTAŞLIK/Milli Egemenliğin Paylaşılması/Kürtlerin "Kurucu Unsur Olma" Talepleri ve ANADİLDE EĞİTİM talepleri kabul edilecek)
3- Yerel yönetimlerin idari ve mali özerkliği güçlendirilecektir. Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı tam olarak uygulanacaktır. Belediye meclisleri ve kent konseyleri güçlendirilecektir. Katılımcı bütçe, yurttaş jürileri, mahalle meclisleri ve yerel danışma mekanizmaları yaygınlaştırılacaktır.( Yani Bölgesel Yönetimlere, Bölgesel hukuk sistemine / Federatif bir yapıya geçilecektir.)
4- İklim krizi, bir çevre sorunu olmanın ötesinde, ekonomi, güvenlik, sağlık, tarım, göç, kentleşme ve toplumsal adalet meselesidir. Net sıfır emisyon hedefi için bilimsel ve uygulanabilir bir yol haritası oluşturulacaktır. (Yani Küreselci Sermayenin dayatması olan İklim Kanunu aynen AB'nin istediği biçimde uygulanacaktır)
Bizim bildiğimiz: Fetöbaşı, mezardakileri bile babasına oy vermeye çağırmış; o da, ne istedilerse vermişti.
Demek, bütün bunlar, ‘katı laiklik’in halt etmesiymiş.
Boynuzun azmi var; kulağı geçecek.
Ama bilmelidir ki; o, istismarında sınır tanımadıkları ‘Devlet Aklı’ kavramının temelindeki düşünce ‘Laiklik’tir.
Kurultay dönemi…
“Kılıçdaroğlu olmayacaksa Özgür Özel Genel Başkan olsun” diyen Bahçeli…
Özel Genel Başkan seçilir seçilmez…Özel ile “Kamuoyuna içeriği açıklanmayan” ama “Çok verimli bir başbaşa görüşme” yapan Bahçeli…
Yeni Parti kurulunca…
“Yeni Parti’ye Hazine yardımı verilsin” diyen Bahçeli…
Bahçeli Erdoğan’ın ortağı…
Erdoğan ile “Normalleşen” erken seçim istemeyen, adım adım kendi Cumhurbaşkanı adaylığını meşrulaştırıp tam da Erdoğan’ın istediğini yapan bu arada CHP’yi de karpuz gibi bölen Özgür Özel…
Güzel tesadüfler bunlar…
Şeyh Said’e hain diyemeyen Özgür Özel…
İHANET SÜRECİ’ne destek veren ve PKK ile elebaşı APO’yu meşrulaştırmada önemli rol oynayan Özgür Özel…
Yıllardır AB Özerklik Yasa Tasarısı’nı destekleyip federalizme yeşil ışık yakan dolayısı ile üniter devlet ve Misak-ı Milli sınırları ile ters düşen Özgür Özel…
Aynı Özgür Özel “Atatürk ile, Cumhuriyet ile, Misak-ı Milli sınırları ile sorunu olmayan herkesi Yeni Parti’ye davet ediyorum” diyor…
Bahsettiği her şey ile kendi derdi var ama milletin balık hafızalı olmasına ve AKP karşısında “Kim olursa olsun,ne olursa olsun” esen rüzgara kapılma eğilimine güveniyor…
Ha Y-CHP, ha YeniParti.
Bu yolları 2010'dan beri beraber yürüdüler. Hepsi KK'nun döneminde de sonrasında da ya MYK üyesiydi, ya Parti Meclisi üyesi, ya Gurup Başkan Vekili, ya da Genel Başkan.
Yani tabiri caiz ise, hepsi oradaydı.
-2018'de Prof.İbrahim Kaboğlu'na Federasyon Anayasası hazırlatmış,
-2023'de YüceDivan'da Yargılayacağız dedikleri adamlarla 6'lı masa kurup, CB. Yardımcılığı ile 3'er bakanlık vadetmiş,
-6'lı masanın mutabakat metnine 1921 Anayasasını ( Cumhuriyet Öncesi) koymuş,
-Yine 2023'de kendi MV. listelerine 77 tane siyasal islamcı aday koyup, Atatürkçülere 39 tanesini seçtirtmiş,
-2024'de HDP/DEM ile Kent Uzlaşısı adı altında ittifak yapıp, DEM'lileri CHP seçmenlerinin oyları ile Belediye Başkanı ve Belediye Meclis üyesi yapmış,
-2025'de TBMM'de (Terörsüz Türkiye = Federasyon Anayasası) Komisyon kurulmasını bizzat talep etmiş!! ve komisyona 11 üye vermiş,
-1 yıl boyunca Anayasamızın Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran KURUCU MADDELERİNİ tartışmaya açmış,
-İstanbul'da eski PKK hükümlüleri ile basına kapalı konferanslar düzenlemiş,
-"RTE Kürtlere verdiği sözleri tutmazsa, biz yerine getireceğiz" demiş,
-Yıllardır Türk Milleti veya Türk diyememiş bir partinin;
içinden çıkan kediyi bile okşayıp da şans vermem ben. Şans vereceklere hayırlı olsun...
İttihatçılık bir fiyasko değildir, devletin yıkılmaması için dönemin şartlarına göre verilebilecek mücadeleyi vermeye çalıştılar.
İttihat ve Terakki'nin bir katliam programı yok, Cihan Harbi'nde muhasım devlet olan Rus ordusuna katılıp Türk askerine kurşun sıkan teröristler tabii ki bedelini ödeyecekti.
Cihan Harbi'ne girmek Osmanlı'nın istediği bir şey değil ama tarafsız da kalamazdı. İngiltere ve Fransa'ya ittifak talepleri yanıt bulmuyor amaç zaten Osmanlı'yı paylaşmak; Almanya'ya mecbur olunuyor.
İttihatçılık, sadece videodaki kişinin dediği gibi "Turan hayalleri"nden ibaret değil, Anadolu'daki Millî Mücadele'de de İttihatçıların rolü büyük.
Yaş ortalaması 60 olan Sadrazamların, vezirlerin, nazırların döneminde Osmanlı İmparatorluğu zaten yarı sömürge idi. Yaş ortalaması 37 diye küçümsenen adamların çoğu Harbiye-Mülkiye mezunu aydın kişilerdi. Tecrübesiz olmaları eğitimsiz oldukları anlamına gelmez.
🇹🇷 Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası alanda meşru ve hukuki varlığını tüm dünyaya kabul ettiren, bağımsızlığımızın tapusu olan Lozan Barış Antlaşması’nın 103. yıl dönümünü kutluyoruz.
Lozan; aziz milletimizin verdiği İstiklal Mücadelesi’nin diplomasi masasında tescili, egemenliğimizin ve bağımsızlığımızın uluslararası hukuk nezdinde teyididir.
Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, İsmet İnönü’yü, Lozan heyetini, Millî Mücadele’nin tüm kahramanlarını, aziz şehitlerimizi ve kahraman gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyoruz.
Lozan’ın kazanımlarını korumak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğine kararlılıkla sahip çıkmak, hepimizin ortak sorumluluğudur.
Ne mutlu Türk’üm diyene!
Yeni Partinin kurucularından Özgür Özel 20 yıldır, diğerleri 16 yıldır milletvekili.
Özgür Özel 5. kez, diğerleri 4. kez milletvekili. Hepsi 13-17 yıl KK'nun MYK'nda ve Parti Meclisindeydi.
Terörsüz Türkiye = Federasyon Anayasası Komisyonundaki üyelerin, neredeyse hepsi YENİ PARTİ'nin kurucusu!!
Şimdi bu partinin politikalarının CHP'den farklı olacağına, inanmamızı bekliyorlar...
Biz nefes alabilelim diye nefes almaktan vazgeçmiş binlerce şehidimiz var.
Bir de mezar taşlarını sırtında taşıyan, nefesini değil de kolunu, bacağını, gözünü vatana hediye etmiş olanlar; gazilerimiz.
Tam 11 gündür Ankara Güvenpark'ta seslerini duyurmaya çalışıyor er gazilerimiz.
Haydi iktidar partisi, uyduları, vekilleri, bakanları kafasını çeviriyor, görmezden geliyor, şaşırmıyoruz.
Bazı muhalif siyasiler, sivil toplum kuruluşları gelip boy gösteriyor, mesaj veriyor, Allah hepsinden razı olsun. Türk ne balık hafızalıdır, ne de nankör.
Ama sen, sevgili vatandaş...
Onların en çok sana ihtiyacı var.
Ankara'daysan ne yap et, yolunu Güvenpark'a düşür.
Ziyaret et onları, yanlarında olduğunu hissettir.
Hatta yanında aileni, arkadaşlarını da götür.
Şu Adam'lar bu eylemi yaptığında kıyamet gibi bir şey kopmalıydı Türk yurdunda.
Şebnem Ferah'ın konseri kadar konuşulmadı bile.
Şimdi yalvara yakara destek için vatansever çağırıyoruz.
#GazileriminYanındayım