Yeni makalemiz,"ÜSDİK/Üniversite Sıralama ve Dergi İndeksleme Kapanı" üzerine. Türk Uluslararası İlişkilerinde akademik bağımlılığın kurumsal mekanizmalarına odaklandık. 70 devlet üniversitesinin atama-yükseltme kriterleri,stratejik planları,ÜAK Doçentlik kriterleri incelendi.👇
“ÜSDİK Kapanı: Türk Uluslararası İlişkilerinde Akademik Bağımlılığın Peçesini Kaldırmak / The URJIC Trap: Unveiling Academic Dependency in Turkish IR”
https://t.co/1qRxRe7qYw
@mustafa_tetik ile birlikte yürüttüğümüz araştırmanın sonuçlar çarpıcı. Akademik bağımlılık çoğunlukla, merkezdeki ülkelerin çevre akademilerine dayattığı bir ilişki olarak ele alınır. Türkiye örneği, merkezin dışındaki kurumların kendi bağımlılıklarını yerel düzenlemelerle nasıl ürettiklerine ve kalıcılaştırdıklarına güzel bir örnek teşkil ediyor.
Yani, kapılar yalnız dışarıdan tutulmuyor, içeriden de kilitleniyor.
ÜSDİK, üniversite sıralamaları ile dergi indekslerinin birbirini beslediği kapalı devreyi anlatıyor. Üniversiteler sıralamalarda yükselmek istiyor. Sıralamalar önemli ölçüde yayın ve atıf verilerine dayanıyor. Bu veriler ise uluslararası ilişkiler disiplini açısından Anglo-Amerikan akademik sisteminin ağırlıkta olduğu Web of Science ve Scopus gibi veri tabanlarından alınıyor. Örneğin; makalemizin verileri toplanırken yapılan taramada Scopus'ta Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler kategorisinde yer alan 651 derginin 251'i İngiltere, 101'i ABD merkezliydi. Aynı listede Türkiye'den 4 dergi yer alıyor, hiçbiri de Türkçe makale yayımlamıyordu.
Üniversiteler, bu indekslerdeki yayınları atama, yükseltme ve performans ölçütlerinin kalbine yerleştiriyor. Akademisyenler de meslekî gelecekleri için çalışmalarını bu mecraların önceliklerini de dikkate alarak biçimlendiriyor. Böylece sıralama arayışı indeks bağımlılığını, indeks bağımlılığı da sıralama arayışını güçlendiriyor.
Makalemizdeki veriler, bu mekanizmanın Türkiye’de ne kadar derin bir ve ektili bir şekilde kurumsallaştığını gösteriyor.
https://t.co/YcqyQFgakx
@GCPSjournal Çalışma @MehmetAkifOkur hocamın tarihsel kırılma diye tarif ettiği anın bir tezahürü olarak, barışın anlam dünyasındaki “küresizleşme” sarsıntısının kurumsal/siyasal tasarımların gölgesinde kalan maddi zemini nasıl görünür kıldığını ve alanın bunu nasıl okuyabileceğini tartışıyor
"Uluslararası Hukuk", bir Dünyanın (Hıristiyan Avrupa) iç ilişkilerini düzenleyen hukuk olarak doğdu, sonra bu Dünyaya âit "medeniyet standardı" çerçevesinde kapsama alanını gittikçe genişletti. BM Sistemi, bu hukukun evrenselliği iddiasının ilanıydı. Netanyahu-Trump ve benzerleri, söz ve eylemleriyle bu sisteme karşı "medeniyet standardı"na dönüş kapısını zorluyorlar. Küresizleşen yeryüzünde kendi Dünyalarından/medeni saydıkları arasında geçerli bir hukuk, diğerleri için başka bir hukuk... Evrensel dile ve hitaba sahip uluslararası hukuk metin ve mekanizmalarını fiilen işlevsiz kılarak itibarsızlaştırmaları sebepsiz değil.
Uluslararası Hukukun evrimini ve Türkiye'nin bu süreçteki yerini merak edenler için aşağıda kısa bir metin var. Bugün de sürekli güncellenerek yaygın biçimde kullanılan Oppenheim's International Law'ın 1912 baskısından iki sayfa. 👇
Makine tercümesi şöyle:
"Sayfa 32: Milletler Hukuku’nun Temelleri
Milletler Hukuku’nun Hakimiyet Alanının Mevcut Menzili
§ 28. Milletler Hukuku’nun hakimiyetinin mevcut kapsamı, çeşitli Devletlerin Milletler Ailesi’ne ardışık girişleriyle belirginleşen dönemlerin ayırt edilebildiği tarihsel bir gelişimin ürünüdür.
(1) Batı Avrupa’nın eski Hıristiyan Devletleri, Milletler Ailesi’nin asıl üyeleridir; çünkü Milletler Hukuku, teamül ve antlaşmalar yoluyla bu devletler arasında kademeli olarak gelişmiştir. Daha sonraları Avrupa’da ne zaman yeni bir Hıristiyan Devlet ortaya çıksa, Milletler Ailesi’nin eski üyeleri tarafından bu "büyülü halkaya" kabul edilmiştir. Bu sebeple, bu hukuk eski zamanlarda sıklıkla "Avrupa Milletler Hukuku" olarak adlandırılmıştır. Ancak günümüzde bu isim sadece tarihsel bir değere sahiptir; zira "Milletler Hukuku" veya yalın haliyle "Uluslararası Hukuk" olarak değişmiştir.
(2) Milletler Ailesi’ne giren bir sonraki grup, Avrupa dışında büyüyen Hıristiyan Devletler topluluğudur. Avrupa devletlerinin kolonilerinden doğan tüm Amerikan¹ devletleri bu gruba aittir. Ve vurgulanmalıdır ki, Amerika Birleşik Devletleri, Uluslararası Hukuk kurallarının gelişimine büyük katkı sağlamışt��r. Batı Afrika’daki iki Hıristiyan Zenci Cumhuriyeti olan Liberya ve San Domingo adasındaki Haiti de bu gruba dahildir.
(3) Türk İmparatorluğu’nun Milletler Ailesi’ne kabul edilmesiyle, Uluslararası Hukuk sadece Hıristiyan Devletler arasındaki bir hukuk olmaktan çıkmıştır. Bu kabul, beş Büyük Gücün; yani Fransa, Avusturya, İngiltere, Prusya ve Rusya’nın ve bunların yanı sıra gelecekteki Büyük Güç İtalya’nın çekirdeği olan Sardinya’nın, açıkça "Babıali’nin (Sublime Porte) Avrupa kamu hukuku ve uyumunun (Concert Européen) avantajlarından yararlanmaya kabul edildiğini beyan ettikleri" 1856 Paris Barış Antlaşması’nın 7. Maddesi ile gerçekleşmiştir. O zamandan beri Türkiye, barış ve savaş zamanlarında genel olarak Uluslararası Hukuk kurallarına uygun hareket etmeye gayret etmiş ve diğer yandan, Hıristiyan Devletler tarafından buna göre muamele görmüştür¹. 1856’dan bu yana Türkiye’nin delegelerini göndermek üzere davet edilmediği hiçbir genel kongre düzenlenmemiştir.
(4) Milletler Ailesi’nin Hıristiyan olmayan bir diğer üyesi Japonya’dır. Bir nesil önce Japonya’nın bu ailenin gerçek ve tam bir üyesi olup olmadığı konusunda şüphe duyulabilirdi, ancak on dokuzuncu yüzyılın sonundan itibaren artık hiçbir şüphe haklı görülemez. Olağanüstü çabalarla Japonya sadece modern bir Devlet değil, aynı zamanda nüfuzlu bir Güç haline gelmiştir. 1895’te Çin ile yaptığı savaştan bu yana, Milletler Ailesi’ne liderlik eden Büyük Güçlerden biri olarak kabul edilmelidir.
(5) İran, Siyam, Çin, Fas, Habeşistan ve benzeri Devletlerin konumu şüphelidir. Bu Devletler kuşkusuz medeni Devletlerdir ve Habeşistan bir Hıristiyan Devletidir bile. Ancak, medeniyetleri henüz hükümetlerinin ve halklarının Uluslararası Hukuk kurallarının emrini her bakımdan anlamalarını ve yerine getirmelerini sağlayacak seviyeye ulaşmamıştır. Öte yandan, bu Devletler ile sözde...
Alt Notlar (Sayfa 32-33):
¹ Türkiye’nin Milletler Ailesi’ne kabul edilmiş olmasına rağmen, medeniyetinin henüz Batılı Devletler seviyesine ulaşmamış olması nedeniyle, o ailenin bir üyesi olarak şimdiye kadar anormal bir konumda bulunduğu şüphesizdir. Sözde Kapitülasyonların hâlâ yürürlükte olmasının ve diğer anomalilerin hâlâ devam etmesinin nedeni budur, ancak bunların ortadan kalkması sadece bir zaman meselesidir."
Uluslararası arabuluculukta yerleşik kabullerin neden yeniden düşünülmesi gerektiğini, tarafsızlık–adalet gerilimi üzerinden tartışan çalışmam yayınlandı. Asıl temel sorun, eşit mesafe söyleminin yapısal güç eşitsizliklerini ve bağlamı görünmez kılmasıdır.
https://t.co/hbfCjsfA7m
Körfez’de Altyapı Diplomasisini incelediğim çalışmam yayınlandı:
https://t.co/ZcimApl11N
Jeo-ekonomi çağı, yerleşik bölge okumalarını elden geçirmek ve ilişkileri yeniden anlamlandırmak için güçlü bir bağlam sunuyor.
#InfrastructureDiplomacy#GeoEconomics#Connectivity
Alanın önemli dergilerinden, @unikent 'in çıkardığı @GloblSociety, @CE_Aytekin ile yayınladığımız, "Medeniyetsel Sapma/Civilizational Deviation" kavramını literatüre kazandıran makalemizi okuyucularına önerdi. Türk ve Müslüman toplulukların mağdur edildiği Girit ve Karabağ uluslararası arabuluculuklarını masaya yatırıyor ve geçen zamana rağmen değişmeyen adaletsizliğin kök sebebine odaklanıyoruz.
Son iki yüzyılda, ortak arabuluculukla sorumlu uluslararası aktörler/büyük güçler, önemli bir çelişki sergilediler. Bizzat kendilerinin vazettikleri barış ideolojileri ve kurallarına açıkça aykırı şekilde, medeniyet kimliği açısından kendilerine yakın saydıkları toplulukları haksız/saldırgan taraf olmalarına rağmen çatışma çözümü süreçlerinde desteklediler. Sonuçta mağdurlara, katliam ve sürgünlerin oluşturduğu fiili durumu kabullenmekten başka çare bırakmayan politikalar ve kararlar ürettiler. Birçok örnekte, kendi kurdukları sistemlerin ideolojik çerçeve ve kurallarından "medeniyet aidiyeti bağlantılı sebeplerle" saptılar.
Bugün de pek çok açıdan dünden farklı değil. Uzak Asya’dan Akdeniz Havzası’na uzanan Türk ve Müslüman nüfuslu coğrafyalar kıyım, etnik temizlik, soykırım ve diğer insanlığa karşı suçlarla yüz yüze. Buna karşı, BM çatısı altında barışı korumayı taahhüt etmiş, istediklerinde az zahmetle kıyımları durdurabilecek kudrete sahip büyük güçler çatışmaların taraflarına karşı kimlik eksenli çifte standart uygulamayı sürdürüyorlar.
Bu tavırlarının tarihi eski, sebepleri de köklü.
@GloblSociety'ye makaleyi ve "Medeniyet Sapması" kavramını tekrar gündeme getirdikleri için teşekkür ediyoruz:
https://t.co/xpR83eMUE8
Makalenin tam metni👇
https://t.co/UVhYa5iqfM
Bugün AZ TV’de, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Sayın İlham Aliyev’in Kahramanmaraş’a anlamlı ziyaretini ve kardeşlik temelindeki Azerbaycan-Türkiye dayanışmasını ele aldık
Nükleer tesislerin, nükleer yahut nükleere yakın etki doğuran konvansiyonel bombalarla vurulması geniş bir bölgede sivil nüfusu, bitki ve hayvanlarla birlikte doğal çevreyi etkileyecek ciddi radyoaktif serpinti, kirlilik riski barındırmıyor mu? Meselenin jeopolitik, siyasi vs yönlerinin dışında bu kısmının neredeyse hiç konuşulmayışı, ekolojik dengeyi, “sürdürülebilirliği” vurgulayan literatürü merkez bilim ekseni saymış akademi ve çevre hareketi açısından da anlamlı bir suskunluk örneği olarak tarihe geçiyor.
The fourth article in Global Society 38(4) is "Civilizational Deviation in Collective Mediation: A Comparative Analysis of the Cretan Question and the Nagorno-Karabakh Conflict" by @CE_Aytekin and @MehmetAkifOkur (both @kafkasedutr).
#Conflict#Mediation
https://t.co/y71RdCvdmH
Bölgesel bağlantı politikaları, ülkeler arasındaki altyapıyı ve etkileşimi geliştirerek barış, güvenlik, istikrar ve kalkınmayı teşvik edici bir araç olarak kullanılabilir. Bu bağlamda Zengezur Koridoru'nun önemi büyüktür.
Kafkas Üniversitesi’nin düzenlediği "Güney Kafkasya Jeopolitiği ve Zengezur Koridoru" panelinde "Bölgesel Barış ve Güvenlik Çerçevesinde Bağlantısallık" başlıklı çalışmamı sunma imkanım oldu. #Jeopolitik#Bağlantısallık#ZengezurKoridoru
@MehmetAkifOkur@GloblSociety Bunun sonucu ise örnekleri muhtelif zamanlarda farklı çatışma alanlarında görüldüğü gibi haksız, ayrımcı ve problemli çatışma çözümü süreçlerinin ortaya çıkmasıdır.
Uluslararası çatışmalar için yürütülen kolektif arabuluculuk süreçlerinde gelişen “Medeniyetsel Sapma/Medeniyet Sapması” eğilimi üzerine @MehmetAkifOkur hocam ile yaptığımız çalışma @GloblSociety'de yayınlandı.
https://t.co/gj5sJFRf1n
@MehmetAkifOkur@GloblSociety Kolektif arabulucular ve çatışma tarafları arasında medeniyetsel yakınlık veya düşmanlık algısı oluştuğunda uluslararası düzenin yerleşik normatif yapısında öngörülen barış yapma çözümlerinden uzaklaşılmaktadır.
Medeniyet kimliğine dayalı önyargılar, Girit ve Karabağ arabuluculuk süreçlerini nasıl başarısızlığa itti? Konuyu uluslararası bir yayında ele aldık @GloblSociety (Scopus/Q2). Türk ve müslüman toplulukların uluslararası sistem nezdinde maruz kaldıkları haksız ve ayrımcı muamelenin tarihi ve sebepleri hayli eski ve köklü. Benzer tutumlar bugün başka çatışma alanlarında da pervasızca tekrarlanıyor. @CE_Aytekin ile yürüttüğümüz Doktora tezi çalışmaları sürecinde bu meseleye de odaklanmıştık, uzun bir maratonun ardından "civilizational deviation/medeniyet sapması" kavramını literatüre kazandırarak yayına da dönüştü 👏. https://t.co/YKJQqUSjHo https://t.co/t2rZxpHiUo
Ankara’da diplomatlarımızın ve akademisyenlerimizin katılımıyla arabuluculuk çalıştayı düzenledik.
SAM’daki bu verimli buluşmanın değerli çıktılarından hareketle, önümüzdeki süreçte de arabuluculuk konusundaki çalışmalarımız devam edecek.
Toplantımızı katılımlarıyla onurlandıran ve görüşlerinden yararlandığımız kıymetli @talha_kose1, @ceragesra, @CE_Aytekin, @samikiraz, @gulerkalay ve @havvakok hocalarımıza şükranlarımızı sunuyoruz.