Atatürk'ün düşüncelerini ve ilkelerini benimsemiş gerçek bir Kemalist; ne AKP'ye ne de CHP'ye oy verir. Boşuna kendinizi kandırmayın. Ya Atatürk'ten tarafsınız ya da değilsiniz.
@clashreport They could start by stopping the practice of defecating in the Ganges and then swimming in it and drinking its water. Although I don't think they'll be very successful
@clashreport They didn't return out of concern for Europe. They came to claim their share of the pie, to keep Europe out of Soviet hands, and to assert themselves as the true hegemonic power. And they've been collecting the price ever since.
@clashreport If NATO had not existed, the two countries could have lived together in peace, sharing everything. Imperialism has profited for years by selling weapons to both sides, making a living off these peoples. To them, we are nothing more than cheap blood.
@HVodinali Sorun nefretin eksik olması değil; o nefreti bağımsız bir iradeye dönüştürememek. Düzen, halkın sevgisiyle değil, halkın çaresizliği ve örgütsüzlüğüyle ayakta kalıyor.
Türkiye'nin yüzde 90'ı ABD, İsrail ve diğer emperyalist batılı güçlerden nefret ediyor. NATO'dan da elbette. Ama geri kalan yüzde 10'u temsil eden siyaset tüm iktidar ve muhalefeti ve TBMM'yi kapsıyor. İşte size NATO düzeni, NATO vesayeti. İşbirlikçi Patronların düzenidir.
NATO Zirvesi’ne beş gün kala, Türkiye’de hâlâ içimizdeki mandacılar eliyle NATO güzellemeleri yapılıyor. Oysa aynı günlerde başta Netanyahu olmak üzere İsrailli devlet adamları ve siyasetçiler Türkiye’yi açıkça bir numaralı tehdit olarak ilan ediyor.
Bununla da kalmıyor. NATO’nun en büyük kurucu ortağı ABD, ordusunu İsrail ordusuyla daha ileri bir entegrasyona taşıyor. ABD Kongresi’nin, Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası (National Defense Authorization Act–NDAA) kapsamındaki 219. Maddeye itiraz etmeyerek bu entegrasyona onay vermesi bekleniyor.
Washington Examiner gazetesinin haberine göre 1 Temmuz oturumunda ABD Temsilciler Meclisi Kurallar Komitesi, Cumhuriyetçi Thomas Massie ve Demokrat Ro Khanna tarafından verilen Section 219’u NDAA’dan çıkarma önergesinin oylanmasına bile izin vermedi.
Bu, sıradan bir ABD-İsrail iş birliği değildir. NATO’nun stratejik önceliklerinin ve güvenlik mimarisinin hangi eksende şekillendiğini gösteren çok önemli bir gelişmedir.
Dahası, ABD ve İsrail’in İran karşısında bekledikleri sonucu alamadığı, küresel güç dengesinin hızla çok kutuplu bir yapıya evrildiği bir dönemde Türkiye’yi yeniden NATO eksenine ve Amerikan jeopolitiğinin kenar kuşak stratejisine mahkûm etmeye çalışanların bu tabloyu dikkatle okuması gerekir.
Türkiye’nin rotası bellidir. Türkiye, artık kendisi için güvenlikten çok risk üreten NATO’ya bağımlılığını azaltmalı; başta bölgesel güçler olmak üzere yeni savunma ve güvenlik iş birliklerini, milli çıkarları doğrultusunda, çok daha kararlı ve çok daha dikkatli bir şekilde geliştirmelidir.
NATO Zirvesi öncesinde Türkiye’ye yönelik emrivakiler peş peşe geliyor. Önce Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nun eylül ayında açılacağı haberi Yunan basınında yer aldı. Günlerce tartışıldı, büyük yankı uyandırdı ancak Ankara’dan tatmin edici bir açıklama gelmedi.
Şimdi ise Kıbrıs’ta yeni bir çözüm süreci hazırlığının işaretlerini yine Rum basınından öğreniyoruz. Güney Kıbrıs’ta yayımlanan Politis gazetesinde yer alan haberlere göre BM Genel Sekreteri Guterres ve temsilcisi Holguin, 2017 Crans Montana sonrasında üçüncü kez adayı federasyon eksenine sürükleyecek yeni bir formül üzerinde çalışıyor.
Asıl dikkat çekici olan ise zamanlamadır. ABD, İsrail, Yunanistan ve GKRY son yıllarda Doğu Akdeniz’de Türkiye aleyhine askeri, diplomatik ve enerji merkezli girişimlerini kesintisiz sürdürürken, tam da böyle bir dönemde yeni bir 5+1 formülünün gündeme gelmesi tesadüfle açıklanamaz. Daha da önemlisi, eğer doğruysa, Ankara’nın bu girişime kapalı olmadığı yönündeki haberlerin yine Rum ve Yunan medyasında yer almasıdır.
Ne yazık ki son dönemde Türkiye’yi ilgilendiren birçok kritik gelişmeyi kendi devlet kurumlarımızdan değil, Atina ve Lefkoşa basınından öğrenir hâle geldik. (2017 Crans Montana zirvesinde Ankara'nın adadan asker çekmeyi kabul ettiğini de Rum basınından öğrenmiştik.)
28 Şubat 2026’da başlayan İran-İsrail-ABD savaşında yaşananlardan ders almayanlar, 2004 Annan Planı ve 2017 Crans Montana süreçlerinde yapılan hataları tekrarlamaya çalışanlar, kısa vadeli çıkarlar uğruna geleceğimizi karanlığa gömmek isteyenlerdir. Bunun adı diplomasi veya müzakere değildir.
Bu süreç, Türkiye’nin son yıllarda AB, NATO ve ABD ile ilişkilerinde izlediği politikalardan bağımsız da değerlendirilemez. Ankara, jeopolitik açıdan son derece önemli bazı konularda karşı taraftan somut ve bağlayıcı kazanımlar elde etmeden sürekli yeni beklentiler üretmektedir.
SAFE, Gümrük Birliği, vize serbestisi, üyelik perspektifi ve savunma iş birliği başlıkları sürekli gündemde tutulurken Türkiye’den yeni tavizler talep edilmektedir. Bu arada 7 Haziran 2026 tarihinde Avrupa Parlamentosu tarafından kabul edilen küstah Türkiye Raporu’nda Mavi Vatan ve KKTC’nin ağır eleştirilerle hedef tahtasına oturtulduğunu; aynı günlerde Türkiye aleyhinde Amerikan Kongresinden de Doğu Akdeniz ve Kıbrıs'ı IMEC'in (Hindistan, Oratdoğu Avrupa Ekonomik Koridoru) deniz kapısı hâline getiren ABD-Yunanistan-GKRY-İsrail ortaklığını kalıcılaştıran Türkiye'nin deniz jeopolitiğini hedef alan Eastern Mediterranean Gateway yasa tasarısının da onaylandığını hatırlatalım.
Finansal baskı altında bulunan, her geçen gün büyüyen dış borç stokunu yeni borçlarla çevirmeye çalışan ve ekonomik kırılganlık yaşayan ülkemizin, masada vermeyeceği tavizleri vermeye zorlanabildiğine dair örnekler tarihimizde mevcuttur.
Rum basınına yansıyan bilgiler doğruysa masadaki teklif son derece tehlikelidir. Maraş, Güzelyurt ve Mesarya’nın bir bölümünün verilmesi, Türk askerinin zaman içinde çekilmesi, etkin ve fiilî garantörlüğün aşındırılması, adanın NATO şemsiyesi altında yeniden yapılandırılması ve Türkiye’nin limanlarını Rum gemi ve uçaklarına açması gibi başlıklar konuşulmaktadır. Buna karşılık siyasi eşitlik, etkin katılım, ortak devlet, doğrudan ticaret ve benzeri vaatler sunulmaktadır.
40 köyün, bir ilçenin ve üç belediyenin Rumlara verilerek en az 100 bin insanımızın yurdundan edilmesine, KKTC topraklarının beşte birinin ve daha da önemlisi sulu tarım yapılan en verimli arazilerin, ayrıca yer altı su kaynaklarının büyük bölümünün Rum yönetimine bırakılmasına kim evet diyebilir?
Daha da önemlisi mesele yalnızca KKTC’nin kendisi değildir. Türkiye’nin deniz jeopolitiğinin ileri kalesi KKTC’dir. Doğu Akdeniz Mavi Vatan’ın amiral gemisi ise onun amiral karargâhı da KKTC’dir. Adadaki varlığımız, donanmamızın yarattığı caydırıcılığa eşdeğer stratejik bir caydırıcılık üretmektedir. KKTC’nin bağımsız varlığına halel getirecek, adadaki Türk askerinin geri çekilmesine yol açacak girişimler müzakere konusu değil, gündem konusu dahi olmamalıdır. KKTC’nin yalnızca Türkiye tarafından tanınması, bu tür süreçleri savunanların gerekçesi olamaz. Zira bunun anlam��, Anadolu’nun güneyden çevrelenmesine kendi irademizle onay vermektir.
KKTC yalnızca bir ada parçası değil, Türk dünyasının tek ada devleti, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki ileri karakolu, güvenlik kuşağı ve stratejik derinliğidir. Kuzey Kıbrıs olmadan Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de kalıcı jeopolitik üstünlük kurması, deniz yetki alanlarını koruması, Kızıldeniz ve ötesine güç aktarımı yapması ve Mavi Vatan doktrinini sürdürülebilir kılması mümkün değildir.
KKTC’nin bağımsız egemen varlığı ve adadaki Türk askeri mevcudiyeti, Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığı ve deniz yetki alanlarımızın korunmasının yanı sıra bölgedeki ticaret yollarının güvenliği ve Anadolu’nun güneyden savunulması açısından da kritik önemdedir.
KKTC, Türkiye için yalnızca bir dış politika konusu değil, doğrudan ulusal güvenlik, deniz jeopolitiği ve stratejik derinlik önceliğidir.
Bu nedenle bir yandan Mavi Vatan tatbikatları ve Mavi Vatan Teknofest gösterileri yapıp diğer yandan Mavi Vatan’ın merkezindeki en kritik jeopolitik mevziyi yeniden müzakere masasına koymak ciddi bir çelişki yaratmaktadır. Annan Planı sürecinde de, 2017 Crans Montana görüşmelerinde de benzer tablolar yaşandı. Eğer bugün Rum basınında çıkan haberler doğruysa, üçüncü kez aynı tezgâha dönülmek istenmesi anlaşılır değildir.
Üstelik hem Türkiye hem de KKTC son yıllarda egemen eşitlik ve iki devletli çözüm konusunda son derece net açıklamalar yapmışken, federasyon eksenli yeni formüllerin yeniden gündeme taşınması ayrıca sorgulanmalıdır.
KKTC, Mavi Vatan’ın ayrılmaz bir parçasıdır. KKTC’nin zayıflatıldığı veya tasfiye edildiği bir senaryoda Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki jeopolitik konumunu koruması da mümkün olmayacaktır. Tekrar hatırlatalım, Beşparmak Dağları’ndan KKTC ve Türk bayrakları indiğinde Ankara’da kimse rahat uyuyamaz.
NATO’nun yaklaşan 7-8 Temmuz Ankara zirvesinde Trump’ın hükümetimize yönelteceği iltifat bombardımanlarının karşılığında tani taviz taleplerine karşı da şimdiden hazırlıklı olmak durumundayız.
Bu notumuzu merhum Rauf Denktaş'ın sözleri ile tamamlayalım.
TÜRKİYEM DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ? ÖZGÜRLÜK DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ? BAĞIMSIZLIK DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ? DEVLETİM DİYORUM, ANLIYOR MUSUNUZ?
7 Mayıs 2026'da Avrupa Parlamentosu Dışişleri Komitesi tarafından kabul edilen, Haziran ayında ise Parlamento sürecini tamamlayarak Avrupa Parlamentosu'nun resmî görüşü haline gelen Türkiye Raporu, AB'nin Türkiye'ye denizden bakışında değişen bir şey olmadığını bir kez daha ortaya koydu.
Raporda Mavi Vatan doktrini açıkça hedef alındı. Türkiye'nin Yunanistan'ın olası 12 mil karasuyu kararına yönelik casus belli (Savaş Sebebi) kararı kınandı. Türkiye-Libya Deniz Yetki Alanları Mutabakat Muhtırası'nın uluslararası hukukla bağdaşmadığı ileri sürüldü. Türk savaş gemilerinin korumasında yürütülen araştırma ve sondaj faaliyetleri, NAVTEX ilanları, Doğu Akdeniz'deki enerji aramaları ve Türkiye'nin Ege ile Doğu Akdeniz'deki hak ve menfaatlerini savunmaya yönelik faaliyetleri eleştiri konusu yapıldı.
2025 Raporu da aynı tondaydı ve Mavi Vatan kavramının Türk okul kitaplarında yer alması bile Avrupa Parlamentosu tarafından endişe verici bir gelişme olarak değerlendirilmişti.
Kısacası Avrupa Parlamentosu, Türkiye'nin denizlerdeki egemenlik ve egemen haklarını savunmasını değil, bunlardan vazgeçmesini talep ediyor.
Ancak bu ilk değil. Bugün Mavi Vatan'ı hedef alanlar, dün doğrudan Türk Deniz Kuvvetleri'ni hedef alıyordu.
2009 Türkiye İlerleme Raporu'nun 32'nci sayfasında Türk Deniz Kuvvetleri ismen şikâyet edilmişti. Raporda, Türk Donanması'nın Kıbrıs Cumhuriyeti adına hidrokarbon arayan gemilerin faaliyetlerini engellediği belirtiliyordu.
Dikkat edelim. O tarihte Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de bugün yürüttüğü deniz yetki alanları mücadelesi henüz başlamamıştı. Buna rağmen hedefte yine Türk Donanması vardı. Onlari için sorun Türkiye'nin denizlerde güç sahibi olmasıydı.
2009 yılında Türk Deniz Kuvvetleri'nin AB raporunda adeta Ankara'dan bağımsız bir aktörmüş gibi hedef gösterilmesinden kısa süre sonra Balyoz başta olmak üzere FETÖ kumpasları devreye sokuldu. Türk Donanması'nın amiralleri, komutanları ve kurmay kadroları tasfiye sürecine sokuldu. Kıbrıs, Ege, Doğu Akdeniz ve daha sonra Mavi Vatan olarak adlandırılacak deniz jeopolitiği alanlarında en birikimli ve en tecrübeli kadrolar cezaevlerine gönderildi.
Tarih bazen tesadüflerle açıklanamayacak kadar nettir. 2009 sonrasında Doğu Akdeniz'deki hidrokarbon rekabeti büyüdükçe AB raporlarındaki eleştiriler de sertleşti. Türk Deniz Kuvvetleri'nin caydırıcı varlığı, NAVTEX faaliyetleri, ara��tırma ve sondaj gemilerinin korunması, Ege ve Doğu Akdeniz'deki askeri faaliyetleri sistematik biçimde eleştiri konusu yapıldı. Özellikle 2018-2020 döneminde Türk savaş gemilerinin korumasında yürütülen sondaj faaliyetleri AB-Türkiye ilişkilerinin temel kriz başlıklarından biri haline geldi. Yani hedef değişmedi. Sadece kullanılan kavramlar değişti.
2009'da Türk Donanması eleştiriliyordu. 2026'da Mavi Vatan eleştiriliyor.
AB'nin ve ABD'nin stratejik hedefi değişmez. Türkiye'yi Anadolu'ya hapsetmek, Ege ve Doğu Akdeniz'deki hak ve menfaatlerinden vazgeçirmek, KKTC'yi yalnızlaştırmak ve ucuz kan olarak kullanacakları Yunanistan-GKRY ikilisi üzerinden Avrupa'nın deniz yetki alanlarını genişletmek.
Bu nedenle Türkiye'deki bazı AB muhiplerinin hâlâ üyelik vizyonunu anlatması düşündürücüdür. Çünkü AB'nin Türkiye'den beklediği şey jeopolitik geri çekilmedir. Ege'den vazgeçen, Doğu Akdeniz'den çekilen, KKTC'yi gözden çıkaran bir Türkiye'nin AB'ye daha kolay kabul edileceğini düşünenler vardır.
Oysa 2009 raporu ile 2026 raporu yan yana konulduğunda gerçek bütün açıklığıyla ortaya çıkmaktadır. AB'nin Türkiye ile sorunu denizlerdir.
Sorun Türk Deniz Kuvvetleri'dir. Sorun Mavi Vatan'dır.
ABD ve AB, çıkarlarını koruyacak işbirlikçileri bu topraklarda her zaman bulmuştur. Askerleri 1922'de geldikleri gibi gitti. Ancak tohumları burada kaldı. 1952 NATO üyeliği ile kılcal damarlarımıza kadar girdiler. Sorun bünyemizin bu mücadeleye dayanıp dayanmayacağı; Türkiye'nin kıtaya itilmeye izin verip vermeyeceği sorunudur.
Batılı namuslu bir bilim adamı Justin Mccarthy çıkıyor ve dile getiriyor ölüm ve sürgün kitabında, tarihin bu en büyük insanlık trajedisini...
Balkanlar'da Türkler insanlık tarihinin en ağır katliamına uğradı diyor!
Milyonlardan bahsediyor!
Biliyor musunuz?
Anılarına bıraktık anıtı bir taş diktik mi?
Bir zamanlar onlar da sizin gibi mutlu bir yaşam sürüyorlardı.
Ve Osmanlı'nın son döneminde, iyi yönetilemeyişin sonucu büyük bir soykırıma uğradılar!
Ve çoğumuz, bir asırdan biraz fazla süre önce yaşanan bu büyük acıları bilmiyoruz bile...
En azından şimdi izleyiniz ve PAYLAŞINIZ lütfen!
Ve dua ediniz o canlarımız için!
Özgür Özel, İngiliz istihbaratının yuvası King's College mezunu Dev Pragad'ın sahibi olduğu Newsweek dergisine verdiği röportajda, NATO ve AB'den duruma müdahale etmelerini istemiş. Canhıraş Anıtkabir'e giderken asıl medeti İngilizden bekliyor!
@sabahatinismail Ya bırakın havlasınlar. Üflesek uçacaklar, açlıktan ağızları kokuyor gelmiş burnumuzda uçak uçuruyorlar. Valla sallamıyor bu herifleri. Yüzerek çıkarız adaya.
@MMOZBEY "And there was the case of the Armenian Tehlirian, who, in 1921, in the middle of Berlin, shot to death Talaat Bey, the great killer in the Armenian pogroms of 1915, in which it is estimated that a third [six hundred thousand] of the Armenian population in Turkey was massacred."
@LinconOsiris2@ottomanenglish Put as many soldiers as you want. You can assemble a huge army; we don't care at all. We will get to that island by swimming, even if we have to. But you are far away from your homeland on that island. Don't forget that.
@ProfKUcuncu Bir kişi X üzerinden bu beyfendiye hakaret ediyor. Avukatıda rastgele beni seçiyor buluyor ve suç duyurusunda bulunuyor. Hakareti eden adamla benim hiçbir alakam yok ispatlıyorum. Boşu boşuna bir günüm stres içinde geçti. Savcıya git ifade ver havalimanında polisler tarafından ->