“İki yara bir insan etmez”derler, Kohut ise buna ikizleşme derdi. Aynı yara üzerinden birbirini anlamak... Biri sana inandığında o yaralar koca bir cesarete dönüşür.
Her bölümü ayrı bir psikoterapi sahnesi.İzlediğim en iyi kore dizilerinden.
We Are All Trying Here
We Are All Trying Here
Hayatımda bir dilek hakkım olsaydı yaşlanarak ölmeyi isterdim.Umarım kediler, ağaçlar,bütün canlılar yaşlanarak ölür.Hastalıktan değil, acıdan değil, umarım ağaçtan düşen yapraklar gibi her şey yaşı gelince ölür.
Agah Aydın’ın dediği gibi "Ceketimi vereyim de seni ısıtayım" kibri değil aşk; ikimizin de üşüdüğünü kabul edip aynı parkanın altına sığınabilme cesareti.
Tamamlanmaya değil, eksiklerimizle yan yana durmaya geldik.
L’eclisse (1962)
“Yalnızlığı sevdiğimden değil, ama benim insanlarım değil bunlar.”
Modern insanın en büyük çelişkisi: Kalabalıklar içinde gürültü var ama temas yok.Yalnızlığın bir tercih değil yabancılaşmış toplumda ruhu koruma çabası olduğunu gösteriyor.
Pessoa’nın sözünü anımsattı: "İnsan insanı ya iyileştirir ya da eksiltir; ben eksilmekten yoruldum." Artık insanlara harcayacak enerjisi kalmayan bizlerin, daha fazla eksilmemek için kendi kabuğuna çekilmesi hali.
Bir şey itiraf etmek istiyorum, benim kimseyle iletişim kuracak gücüm kalmadı. Ödüm kopuyor biriyle small talk yapmak zorunda kalacağım diye, mümkün olduğunca az cümle kurarak asgari düzeyde iletişmek istiyorum. Sırf bu sebeple dışarda kahve içmeyi bıraktım. Yumuşak içim ister misiniz, ekstra kafein olsun mu, kremada laktoz var yalnız??.. abi sus kahvemi ver gideyim… diyemiyorsun. Çözümü kahve içmemekte buldum ben de. Ondan da eksik kalayım, hiçbir şey ruh sağlığımdan önemli değil. Al bu örneği hayatın her alanına uygula, sıfır enerji ya. Korkunç bir kabulleniş içindeyim, insanlardan köşe bucak kaçıyorum.
O kadar çok mecburi ve yüzeysel iletişime maruz kalıyorum ki, yeni derin ve samimi bağlar kuracak mental sağlığım kalmadı. Bence kalp de bu kadar insanı hangi odacığına sığdırsın kardeşim? Zihnen zaten devamlı uyarılmaktan bitap düştük, kalp de öyle çok elastik değil yani, almıyor fazlasını.
Yürekten sevdiklerim hariç, hiç ama hiç kimseyle selamlaşasım dahi yok. Yorgunum, anlama ve anlatma yorgunuyum. Akşamları sesini duyayım selâmını alayım diye gözlediğim yârim, ailem ve dostlarım dışında 8 milyarınız da benden uzakta iyi ve mutlu olun istiyorum. Hepiniz böylesiniz bu arada. 10 yıl birbirimizi görmesek anca özleriz.
Neyse durum bu, bana da yine istifa edip köye yerleşme perileri geldi. İş hayatı yoruyor, sosyal medya daha da yoruyor; karşılıklı yazışıp/konuşmasak dahi devamlı ötekinin yargısını ve zihin dünyasını okumak feci yoruyor. Buna yemin edebilirim. Bunları da niye yazdım bilmiyorum, yalnız hissetmeyin diye galiba.
@coktayevski Güven kilidi ek bir kilit açardan kastınız duygusal hayal kırıklığı,güvensizlik,insanın kendi içinde ki çıkmazları ise haklısınız.Aynı şeyi farklı cümlelerle ifade etmişiz diyelim.
L'Avventura (1960)
"Seni sevmek beni mutlu etmiyor. Sadece içimdeki boşluğu daha belirgin hale getiriyor.
İnsan ilişkilerinin yalnızlığı derinleştiren bir sığınağa dönüştüğünü gösteren, kaybolan duyguların, iletişimsizliğin ve modern insanın içindeki devasa boşluğun filmi.
@kubragltnn Farkındalığın muazzam. Hayat insanı yumuşakça okşamıyor,yontuyor. Yontulurken de parçaların dökülüyor, canın acıyor ama günün sonunda ortaya gerçekten "sen" olan bir heykel çıkıyor. Buradan ne öğrenmem gerekiyor deyip kurban rolüne yatmadan yoluna devam edebilme becerisi biraz da
@gkhdemir İnsan kendisini tamamlanmış hissettiğinde neden kendisine yabancılaşsın ki?Dibi delik bir kovaya benziyorsa bu boşluk,kim olursa olsun orayı doldurmayacaktır.Senaryo aynı sadece kişiler değişir.
İnsan soyunun en büyük komedisi de budur: Canlı kalmaktan korkup taşa benzemeye çalışmak.Kalbin zırhını çıkarıp çorak dünyada göğsünü güneşe açmak, soğuk kabuğuna sığınmaktan çok daha büyük bir cesaret.Dediğiniz gibi avcılar bir belgeselde yaşasın, diğerleri de güneşin ikliminde.
Aldanmak, sanıldığı gibi bir zayıflık veya safderunluk değil aksine canlı olmanın, hala bu dünyaya bir ihtimal sunabilmenin bedelidir. İnsan, ancak kırılabileceği yeri açık bıraktığında "buradayım" diyebilir. Diğer türlüsü, henüz ölmeden kaskatı kesilip kendi büstünü dikmektir.
Hassas, duyarlı, iyi niyetli ve kırılgan insanların "çabuk inanabilirliğini, itimadını" zayıflık gibi gören ve bu duygunun üzerine çıkıp kendini muktedir hisseden insanlara üzülüyorum. Herkesin herkesi sahtekar sandığı, herkesin hamle ve taktik ile yaşadığı yeni ve bozguncu dünyada bir çiçek buluyorsun. Sulayıp besleyeceğin yerde "bu salak da iki güneş görünce nasıl da açıyor" diye dalga konusu yapıyorsun. Böyle insanlara dileğim kendileri gibi çorak topraklarla muhatap olsunlar hep. Güneş ülkelerine uğramasın. Ve bir gül, nasıl da mucizevi bir şey bir daha asla göremesinler.
Çiçeğin açısından bakınca şöyle diyebilirim. İsmet Özel diyor ya "ben sana aldanabilirim, sen beni aldattın sanma." Şöyle bir dünyada halen aldanabilmek inanabilme kapasitesi ile alakalı. Hayata, dünyaya ve insana inanabilmekle. Hayatı av ve avcı denkleminde görenler daima bir belgeselde yaşasın, diğerleri de güneşin ikliminde.
Gifted (2017)
Filmin en sevdiğim sahnesi batan güneşin kızıllığında iki siluetin evrenin en büyük sorusunu konuşması..
Bilmek zihnin işidir, ama inanmak tamamen hissetmekle ilgili.
@im_aetherion Bir illüzyon değilde olduğu şeffaflıktaysa gerçeği saklamaya gerek yoktur. Saklanması gereken bir gerçek varsa o da ilişkinin zaten baştan temelsiz veya bir "yanılsama" olduğudur.
Hermann Hesse "Nasıl oynamak istiyorsunuz bu oyunu?" diye sorarken ilişkilerde aslında tam bir samimiyet istemeyiz; çünkü sakladığımız tüm dürüst gerçekler ortaya döküldüğünde en çok ruhumuzun çılçıplak görünmesinden ve anlaşılmaktan korkarız.