"Hurma tozlaşması" hadisesi pek hikmetli bir hadise. "Ya hayır söyle ya da sus" diyen birisinin (S.A.V) söylediği söz hikmetli olacaktır. Bu meselenin bana hatırlattığı takvadır. Evet caiz şeyler vardır. Ama bazı cevaizin yapılmaması daha evladır.
“KAFTER” NE ANLATIYOR?
Ötüken Neşriyat’tan çıkan Korku Derlemesi, Türk kültürünün farklı dönem ve boyutlarının korku unsuru olarak kullanılmasına dair dikkat çekici ve yaratıcı bir ortak çalışma olarak tasarlandı. Her yazar ayrı bir korkunç/mitolojik varlığı işliyordu. Ben de “cadı” figürünü seçtim. Novellamızın adı olan “kafter” buradan geliyor. Kafter özellikle Erzurum-Kars hattında cadı yerine kullanılan bir tabir. Aile büyüklerimden duyduğum bu tabire novellada yer vermek istedim.
Türk kültüründe cadılar üzerine en meşhur anlatı Evliya Çelebi’nin Hatukay Çerkesleri’nin yaşadığı Pedsi köyünde karşılaştığını iddia ettiği Abhaz-Çerkes Cadıları kavgasıdır. Bu nedenle bir Evliya Çelebi anlatısının güzel bir başlangıç olacağında karar kıldım. Çünkü Evliya Çelebi, yalnız efsaneleri kaydetmez, aynı zamanda etnografik kayıtlar tutar. Onun kaydettiği de aslında Çerkes folklorunun bir tezahürüdür. Özellikle Şapsığ folklorunda Sober-Uaşkh/Sober Baş dağının Vudı [Cadı] anlatılarının merkezinde olduğu bilinen bir husustur. Buradan hareketle romandaki cadı figürünün buradan İstanbul’a gelmiş bir figür olması yerinde olacaktı.
Çerkes halkının tam da novellanın geçtiği 1900’lü yılların başlarına kadar yaşadıkları dram herkesin malumudur. Pek çok Çerkes, Karadeniz’de hayatını kaybederken, Osmanlı ülkesine erişebilenlerin ciddi bir kısmının köleleştirildiği, özellikle saray çevresinde son yüzyılda Çerkes asıllı cariyelerin sayısının hızla arttığı bilinmektedir. Bu noktada karakterimizin cadıya dönüşme hikayesi, aynı zamanda bir toplum eleştirisi; bir Çerkes kızının kendisinin ve halkının yaşadıklarına isyanının bir tezahürü de olabilirdi. Bu bakış, novellada şu şekilde ifade edilmekte:
“Annesinin hayatını karartanlardan, onu gemilere dolduranlardan, kıyılarda köle edenlerden, tüm bu olanlara sessiz kalanlardan, sessiz kalanları haklı görenlerden intikam almak istiyordu”.
Dolayısıyla Kafter, kölelik olgusuna hep hâkim sınıfların gözünden bakan yaklaşımın aksine içeriden bir bakış serdeden, bu yönüyle yenilikçi bir novella. Ayrıca 1901 senesinde geçen roman, Osmanlı İstanbul’unun renkli simalarını barındıran, özellikle Pera ve çevresinde konuşlanmış, Ermeni, Bulgar, Süryani, Arnavut gibi muhtelif milletlerin; meyhaneler, restoranlar, eğlence mekanlarının; günlük yaşama sirayet eden örf ve adetlerin; modernleşen Türk insanının yeni yaşam tarzının; simyacılık, havasçılık ve ispiritizma gibi okült ilgilerin arz-ı endâm ettiği ; bu anlamda da tarihi ve etnografik incelemeye dayanan bir kurgu metin.
Novellada yer yer “gore” korku sahnelerini, yer yer İstanbul’da cereyan eden sıradan insan yaşamına dair keyifli detaylar bulacaksınız. Bu nedenle bu kısa çalışmamızı, derlemedeki diğer arkadaşlarımızın eserleriyle birlikte bir çırpıda okumanızı ümit ediyorum.