Yeni Parti’ye geçenler arasında yıllarca omuz omuza mücadele ettiğimiz, iyi niyetini bildiğim, emeğine ve dostluğuna değer verdiğim çok insan var. Bugün siyasi tercihlerimizin ayrılmış olması, geçmişte birlikte verdiğimiz mücadeleyi ve birbirimize olan saygımızı ortadan kaldırmaz.
Benim itirazım Yeni Parti’nin üst yönetimine ve etrafında oluşturulan siyasi iklime.
Bir süredir sosyal medyada bazı hesaplar üzerinden CHP’de kalanların hedef gösterildiğini, ��hain”, “butlancı” gibi yaftalarla insanların üzerinde baskı oluşturulduğunu görüyoruz. Aynı söylemin onlarca hesaptan tekrar edilmesi, psikolojik olarak bir sürü psikolojisi yaratıyor; insanlara “herkes gidiyor, doğru olan bu” duygusu vererek sağlıklı muhakemenin önüne geçiyor.
Siyaset insanları hedef göstererek, sosyal medya baskısıyla taraf seçmeye zorlayarak yapılmamalı. Hele bunu yapanların bir kısmı dün CHP’de önemli görevlerde bulunmuş insanlarsa, daha fazla sorumluluk taşımaları gerekir.
Yeni Parti’ye giden dostlarımla meselem yok. Benim meselem, yıllarca birlikte mücadele etmiş insanları bugün birbirine düşüren, ayrışmayı körükleyen anlayışla.
Yollarımız ayrılmış olabilir; birbirimizi düşman ilan etmek zorunda değiliz.
Ben CHP’de kalmayı seçtim. Çünkü benim için CHP, dönemsel gelişmelere ya da kişilere göre vazgeçilecek bir yer değil. İyi gününde de zor gününde de sahip çıkılması gereken, yüz yıllık bir siyasi mirastır.
Türkiye’de yeni bir siyasal refleks oluştu:
Ben buna “karşıtlık siyaseti” diyorum.
Bir siyasetçiyi eleştiriyorsunuz:
“Ama sizinkiler de yaptı.”
Yolsuzluk diyorsunuz:
“Onlarda daha büyüğü var.”
Liyakatsizlik diyorsunuz:
“Önce karşı tarafa bak.”
Bunun adı tartışma değil. Bunun adı ahlaki ölçüyü faile göre değiştirmektir.
Literatürde buna yakın bir kavram var: whataboutism. Ama bizde mesele artık basit bir tartışma hilesini aşmış durumda. Bir tür siyasal bağımlılığa dönüşüyor.
İnsanlar fikirleri savunmuyor, tarafını koruyor.
Daha kötüsü, siyasetçiyi kendi ilkeleriyle yargılamak yerine, ilkelerini siyasetçisine göre değiştiriyor.
Dün karşı tarafta gördüğünde öfkelendi��i şeyi, bugün kendi mahallesinde görünce gerekçelendiriyor.
Çünkü artık soru şu değil:
“Bu doğru mu?”
Soru şu:
“Bizimki mi yaptı, onlarınki mi?”
İşte siyasetin çürümesi tam burada başlıyor.
Medya bu körlüğü besliyor, sosyal medya büyütüyor, siyasetçiler de bundan sonuna kadar faydalanıyor. Çünkü taraftarlaşmış seçmen hesap sormaz; kendi siyasetçisinin avukatlığını yapar.
Gerçek siyasal ahlak, rakibinin yanlışına bağırdığın kadar , kendi mahallendeki yanlışa da aynı sesle itiraz edebilmektir.
Yolsuzluk yapanın partisine bakılmaz.
Hukuksuzluk yapanın rozetine bakılmaz.
Liyakatsizliğin ideolojisi olmaz.
Bir yanlışı başka bir yanlışla aklamaya başladığımız gün yurttaş olmaktan çıkar, taraftar oluruz.
Ve taraftarın çok olduğu yerde siyasetçi güçlenir; demokrasi zayıflar.
Bu yüzden “Ama onlar da yaptı” bir savunma değildir.
Bir toplumun yanlışlarla yüzleşmekten kaçış cümlesidir.
Son günlerde "yeni" diye sunulan siyasi oluşumla ilgili duruşum nettir.
Ben Cumhuriyet Halk Partisi'nden ayrılmayacağım.
Öncelikle şu sorunun cevabını vermeleri gerekiyor: Gerçekten yeni olan nedir?
Yıllarca Cumhuriyet Halk Partisi'nin en üst yönetimlerinde görev yapan, partinin tüm kritik kararlarında sorumluluk üstlenen, 2023 seçimlerine giden süreçte Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'nun en yakın çalışma arkadaşları olan isimler bugün çıkıp kendilerini "yeni siyasetin temsilcisi" olarak tanıtıyor.
Dün alkışladıklarını bugün suçlayanların önce kendi siyasi sorumluluklarıyla yüzleşmesi gerekir. Çünkü bugün eleştirdikleri dönemin seyircisi değil, bizzat aktörleriydiler.
Eğer o dönem yanlışlarla doluysa, neden yıllarca itiraz etmediniz? Neden o koltuklarda oturmaya devam ettiniz? Neden her kritik süreçte aynı iradenin yanında yer aldınız?
2023 seçimlerinden sonra "değişim" adı altında yürütülen sürecin, geçmişle samimi bir hesaplaşmadan çok siyasi gelecek inşa etme çabası olduğu kanaatindeyim. Dün aynı yönetimin en g��çlü savunucuları olanların bugün hiçbir sorumluluk üstlenmeden kendilerini yepyeni bir hareket gibi sunmalarını milletimizin takdirine bırakıyorum.
Kurulacak böyle bir partinin iktidara değil, Cumhuriyet Halk Partisi'ne rakip olacağını düşünüyorum. İktidarın karşısında güçlü bir alternatif oluşturmak yerine, ana muhalefetin oylarını ve kadrolarını bölmek Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu değişime hizmet etmez.
Ben koltukların değil, ilkelerin tarafındayım. Kişisel siyasi hesapların değil, Cumhuriyet Halk Partisi'nin tarafındayım. Mücadelemi de dün olduğu gibi bugün de Cumhuriyet Halk Partisi çatısı altında sürdüreceğim.
Çünkü biliyorum ki asıl olan çınardır; yapraklar değişir. Rüzgâra kapılıp gidenler ise bir daha o gölgeyi asla bulamaz.
Cumhuriyet Halk Partisi, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün bizlere emanet ettiği, bir siyasi partidir öte yandan Cumhuriyet'in temel değerlerini taşıyan köklü bir çınardır. Bu emanete sahip çıkmaya, Atatürk ilke ve devrimlerinden, sosyal demokrat değerlerden ayrılmadan mücadele etmeye devam edeceğim.
"Benim iki büyük eserim vardır; biri Türkiye Cumhuriyeti, diğeri Cumhuriyet Halk Partisi'dir."
Gazi Mustafa Kemal Atatürk
Cumhuriyet Halk Partisi
Tepebaşı Belediyesi Meclis Üyesi
Devran Yıldırım
Tarihten ders almayanlar, aynı hataları farklı isimlerle tekrar eder. Osmanlı’nın boynuna geçirilen Düyun-u Umumiye nasıl ki halkın alın terine doğrudan el koyan bir düzen kurduysa, bugün uygulanan ekonomi politikaları da vatandaşı nefessiz bırakan bir mali anlayışa dönüşmüş durumda.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek açıkça şunu yapıyor: Ekonomiyi düzeltmek yerine faturayı millete kesiyor. Üretimi artıracak, yatırımı büyütecek, gelir adaletini sağlayacak adımlar atmak yerine; en kolay yolu seçiyor—vergi üstüne vergi, zam üstüne zam.
Bugün Türkiye’de vatandaş sabah kalktığında yeni bir vergiyle, yeni bir zamla karşılaşmaktan yorulmuş durumda. Akaryakıttan gıdaya, kiradan ulaşıma kadar her alanda artan maliyetlerin arkasında bu politik tercih var. Bu artık bir ekonomik zorunluluk değil, bilinçli bir yönetim biçimine dönüşmüş durumda.
İşin aslı:
Ortaya çıkan tablo tesadüfi değil. Bu politikalar sonucunda halkın alım gücü sistemli biçimde geriliyor, orta sınıf eriyor ve geniş kitleler her geçen gün daha da yoksullaşıyor. Yani mesele sadece “yük artışı” değil; halkın adım adım ve düzenli şekilde yoksullaştırılmasıdır.
Bu anlayış, güçlü bir ekonomi inşa etmez; sadece günü kurtarır. Ama o günü kurtarırken halkın belini büker, orta sınıfı yok eder, dar gelirliyi daha da yoksullaştırır.
Düyun-u Umumiye’de en azından borcun muhatabı belliydi. Bugün ise vatandaş, neden sürekli daha fazla ödediğini bile anlamadan yükün altında kalıyor. Üstelik ortada kalıcı bir refah artışı da yok.
Eğer bir ekonomi yönetimi sürekli olarak vatandaştan daha fazla almak üzerine kuruluysa, bu bir başarı hikâyesi değil, bir tükenmişlik göstergesidir.
Mehmet Şimşek’in uyguladığı bu politika, ekonomiyi iyileştirmiyor; krizin maliyetini halka yüklüyor ve toplumun geniş kesimlerini sistemli olarak yoksullaştırıyor.
Ve bu sürdürülebilir değil.
TÜVTÜRK;
Doğuş Grubu, TÜV SÜD ve Bridgepoint sermaye ortaklarının işlettiği,
ama devlet yetkisi kullanan bir yapıdır.
Vatandaşın alternatifi yoktur.
Gitmek zorundadır.
Susmak zorundadır.
Katlanmak zorundadır.
Ama ölmek zorunda değildir.
Bir stop lambası tartışması, bir insanın darp edilip ölmesine gidiyorsa;
orada eğitim yoktur, disiplin yoktur, insan hayatına değer yoktur.
Yıllardır şikâyet edilen, kibirle yönetilen,
“nasıl olsa mecburlar” denilen bu sistem
bugün can almıştır.
“İki çalışan tutuklandı” diyerek bu iş kapanmaz.
Bu ölümün arkasında:
denetlenmeyen bir tekel,
kâr odaklı bir işletme anlayışı,
kamu hizmetini şirket mantığına teslim eden siyasi tercih vardır.
Bugün ölen bir polis memuru.
Yarın sıradan bir yurttaş.
Ertesi gün sen, ben, herkes.
Kamu hizmeti şirketleşirse, bedelini halk öder.
Bugün o bedelin adı: ölüm.
TÜVTÜRK bu utançtan kaçamaz.
#tüvtürk
50 bin insan öldü.
Bu bir “doğal afet” masalı değil, siyasi bir cinayettir.
Bugün mecliste AKP grubu yaptıkları konutları anlattı. Oysa konuşulması gereken şey şuydu:
Denetlenmeyen müteahhitler, imar afları, ranta açılan şehirler, görmezden gelinen bilim…
Ve enkazın altında kalan hayatlar.#6şubatdepremi #eskişehir
https://t.co/GezGB5d2YK
Güle Güle Eskişehir Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürü Hikmet Çelik
15 Ağustos 2024, Alpagut Atalan.
Siyanürlü altın için yapılan ÇED toplantısında devlet yoktu, şirket vardı. Hikmet Çelik oradaydı; ama bürokrat olarak değil, holding temsilcisi gibi. Mikrofonu gasp etti, halkı susturdu, hakaret etti, “Ben devletim” diye bağırdı. Hayır, Hikmet Çelik sen devlet değilsin. Sen halkı ezen, şirketleri kollayan bir memuriyet utancısın.
O gün ortamı bilinçli olarak gerdin. Köylüleri birbirine düşürdün, kavgaların önünü açtın. Bir köylü amca ölüm tehdidi aldığını söyledi, sen sustun. Çünkü senin tarafın halk değil, sermaye ve çıkar düzeniydi.
Ülke öyle bir hale getirildi ki, “Toprağımda siyanür istemiyorum” diyen köylü ölümle tehdit edilir oldu. Doğayı savunanlar suçlu, doğayı satanlar güçlü yapıldı. Bu düzen çürümüştür.
Devlet bağırmak değildir.
Devlet halkı susturmak değildir.
Devlet halkı korkutmak hiç değildir.
Ve şimdi ne oldu?
Can hıraş yaptığın bütün o partizanlıklar, o şirketçilik, o halk düşmanlığı bir işe yaramadı.
Bunca çabaya rağmen yine de tutunamadın.
Demek ki halkı ezerek, şirketlere yaslanarak “devlet” olunmuyormuş.
Bu şehre senin gibi kim gelirse gelsin,
biz bu toprak için, bu su için, bu yaşam için
mücadeleye devam edeceğiz.
Ve biz, sizin bu kirli düzeninize boyun eğmeyeceğiz.
Uğur Mumcu, bu ülkenin kalemini namus bilen, gerçeği yazmanın bedelini canıyla ödemiş en büyük aydınlarından biridir. O, gazeteciliği bir meslek değil, bir vicdan görevi olarak gördü. Karanlık ilişkilerin, kirli düzenlerin ve korkunun hüküm sürdüğü zamanlarda bile susmadı; çünkü biliyordu ki susmak, zulmün ortağı olmaktı.
Onun yazıları yalnızca haber değil, birer uyanış çağrısıydı. Her satırında cesaret, her cümlesinde sorumluluk vardı. Güçlüden yana değil, haklıdan yana durdu. Kalemini kimsenin emrine vermedi, gerçeğin emrine verdi. Bu yüzden hedef oldu, bu yüzden susturulmak istendi. Ama aslında susturulamadı; çünkü fikirler ölmezdi.
Uğur Mumcu, “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz” diyerek bir topluma düşünmeyi öğretti. Araştırmadan konuşmamayı, sorgulamadan inanmamayı, biat etmeden yaşamayı anlattı. Bugün hâlâ onun cümleleri, karanlıkta yol gösteren bir fener gibi duruyor önümüzde.
Onu kaybettiğimiz gün yalnızca bir gazeteci değil, bir cesaret geleneğini, bir onur çizgisini kaybettik. Ama aynı zamanda bir miras da bıraktı: Boyun eğmeyen bir duruş, satılmayan bir kalem, korkmayan bir yürek.
Uğur Mumcu, bu topraklarda gerçeğin bedelinin ağır olduğunu gösterdi. Ve yine bu topraklarda, gerçeğin her şeye rağmen yaz��lacağını da…
Onu saygıyla, minnetle ve hiç dinmeyen bir özlemle anıyoruz.
Emperyalizm maske takmaz; gerektiğinde postalla gelir. Venezuela’da olan biten, demokrasi değil, çıplak tahakkümdür. Washington, halkların iradesini tanımaz; yalnızca kendi çıkarlarını tanır. Açlığı yaptırımlarla büyütür, sonra o açlığı bahane ederek müdahaleyi meşrulaştırır. Bu düzen ne adildir ne meşru. Halkların kaderi saraylarda değil, dirençte, onurda ve egemenlikte yazılır. Emperyalizme boyun eğen değil, ona karşı duran halklar tarihe kalır.
Anlamayanlar için ben de tekrar yazayım:
Cumhur İttifakı meclis üyeleri Yeşiltepe’nin yeni imar planına ayrık nizamda EVET dedi.
Bugün aynı üyeler, kendi verdikleri evet oyunu gölgelemek için “sürece karşıyız” diyerek meseleyi teknik detaylara çekmeye çalışıyor.
Oysa mecliste oylanan plan belliydi.
Bugün karşı çıktıklarını iddia ettikleri maddelere o gün evet dediler.
Ne zaman ki AK Parti İl Başkanı ile birlikte Yeşiltepe’ye gidildi, bir anda söylemler değişti; “biz aslında sürece karşıyız” cümleleri ortaya çıkmaya başladı.
Bu nedenle mesele teknik değil;
tamamen estirilen bir popülizm rüzgârıdır.
Eğer gerçekten bu maddelere karşı olunsaydı, bunun yeri meclis salonuydu.
Tutarlılık orada gösterilirdi.
Yeşiltepe İmar Planı bu şehrin geleceği için yapılmıştır.
Biz bu planın arkasında duruyoruz çünkü kent hakkını, düzenli gelişimi ve mülkiyet adaletini savunuyoruz.
Yeşiltepe halkının taleplerini tek tek değerlendirerek, mahallenin yararına olacak en iyi düzenlemeyi yapmak için çalışmaya devam edeceğiz.
Çünkü bizim derdimiz günü kurtarmak değil, mahallenin yarınını güvence altına almak.
Saygılarımla @mehmetesk1974
🌿 Yeşiltepe İçin Yeni Bir Başlangıç!
Yeşiltepe artık geleceğe planlı, yeşil ve güçlü adımlarla yürüyor! 💪
Yeni imar planı ile mahallemiz:
✅ Daha düzenli ve güvenli bir yapıya kavuşuyor,
🌳 Yeşil alanlar ve sosyal yaşam alanları artıyor,
🏡 Altyapısı güçleniyor,
⚖️ Mülkiyet hakkı adaletli biçimde korunuyor.
Bu plan, Yeşiltepe’nin değil sadece; Eskişehir’in geleceğini de şekillendirecek.
Rant değil, yaşam hakkı; beton değil, insan odaklı şehircilik önceliğimiz oldu.
Yeşiltepe artık daha yaşanabilir, daha adil, daha yeşil bir mahalle!
Yeşiltepe Mahallesi’ne ilişkin imar planı, Tepebaşı Belediye Meclisi’nde oy birliğiyle kabul edilmiştir.
Yani AK Parti’li meclis üyeleri de bu karara “evet” oyu vermiştir.
Buna rağmen aynı karar üzerinden bugün “ben yaptım oldu” eleştirisi yapmak, en hafif tabirle tutarsızlıktır.
Kararı birlikte alıp, ertesi gün eleştirmek siyaset değil, kamuoyunu yanıltma çabasıdır.
Tepebaşı Belediyesi, süreci halkın ve meclisin bilgisi dahilinde, açık ve şeffaf biçimde yürütmüştür.
AK Parti yöneticilerinin halkın karşısına çıkıp, meclisteki kendi kararlarını eleştirmesi artık alışıldık bir tablo haline gelmiştir.
Görünen o ki, önce el kaldırıp sonra unutan bir siyaset tarzı oluşmuş durumda.
Tepebaşı Belediyesi, halkın güvenini ciddiyetle korumakta kararlıdır.
Bizim önceliğimiz, Yeşiltepe halkının yaşam kalitesini yükseltmek;
laf üretmek değil, çözüm üretmektir.
Gerçek adalet, denetimlerin sıkla��masıyla değil, emeğin sömürülmediği bir sistemle mümkündür.
Çünkü her ölen işçi, bir raporun değil bir değişimin gerekçesidir.
Dilovası’ndaki parfüm fabrikasında yaşanan patlama, kapitalist üretim ilişkilerinin çıplak bir fotoğrafıdır. Kâr hırsı, iş güvenliğini “maliyet kalemi” olarak gören patron zihniyeti ve buna göz yuman denetim mekanizmaları, altı emekçinin canını aldı.
Bu altı işçi, “güzel kokular” üreten bir fabrikada insanca çalışma koşulları yerine yanarak öldüler. Bu çelişki, sistemin kokusudur ve o koku artık çiçek değil, küldür.
İş güvenliği önlemleri alınmadıysa, bu sadece ihmal değil, örgütlü bir sömürü düzeninin politik sonucudur.
-Denetimsizlik, kader değil; bilinçli bir tercihtir üretim devam etsin, kâr düşmesin diye.
İşçi sınıfının örgütsüzlüğü, sendikaların etkisizleştirilmesi, “üretim kutsaldır” masalıyla işçiye dayatılan sessizlik, her patlamada biraz daha görünür hale geliyor.