EYS'26 Kayıtları Devam Ediyor.
6-31 Temmuz 2026 tarihlerinde gerçekleştirilecek olan EYS'26 bu yıl da akademisyenleri, uzmanları, araştırmacıları ve lisansüstü öğrencileri ağırlamaya hazırlanıyor.
EYS'26 Panel Veri Analizi - I Dersi 20-24 Temmuz'da.
Detaylı bilgi ve kayıt için web sitemizi ziyaret edebilirsiniz.
🛜 https://t.co/1J2ymneFn5
Soru ve talepleriniz e-posta adresimize yazabilirsiniz.
📷[email protected]
🔴 Türk firmaları, Avrupa'da ki kamu ihalelerine giremeyecek.
📍Avrupa Birliği’nde yapılan düzenleme ile Türkiye'nin, AB'de 1,7 trilyon dolarlık ihale pazarına girmesi engellendi.
📍Türkiye’nin GPA’ya tam üye olmaması, bu devasa pazarın kapılarını Türk şirketlerine kapatıyor.
📍Ayrıca AB mevzuatı gereği, ihaleyi kazanan şirket Avrupalı bile olsa, ürünlerini GPA üyesi olmayan bir ülkede yaptıramıyor.
📍Bu durum da Türkiye’nin Avrupa için “stratejik tedarik merkezi” olma özelliğini zayıflatıyor.
📍İhracatçılar, Türkiye'nin Gözlemci statüsünden “tam üyeliğe” geçişini istiyor.
📍Bu durum sadece hazır giyim ve tekstil sektörünü değil; demir-çelikten makineye kadar birçok ihracatçı sektörü dezavantajlı konuma itiyor.
📍Türkiye’de 145 binden fazla aktif ihracatçı firma bulunuyor.
-Ekonomim / Dünya
Rabia Naz Vatan ve Rojin Kabaiş’in ölümlerine ilişkin dosyalar sil baştan incelenmelidir.
Bugün Gülistan Doku dosyasında, kamusal gücün olayların üzerini örtmek için nasıl kullanıldığına dair gerçekler giderek gün yüzüne çıkmaktadır. Aynı şekilde, Rabia Naz Vatan ve Rojin Kabaiş dosyalarında da benzer bulgular, emareler ve ciddi şüpheler bulunmaktadır.
Bu nedenle söz konusu dosyaların yeniden, bağımsız, tarafsız ve etkili bir biçimde ele alınması gerekiyor.
Bu yazıyı Amerika’dan yazıyorum. Burada okulda şiddetin “büyük haber” sayılabilmesi için ölü sayısının iki haneli olması gerekiyor! Türkiye o noktaya değil. İnşallah hiçbir zaman da olmaz. Ama o noktaya giden yol tam da böyle döşeniyor: her hafta bir olay, her olayda birkaç günlük tartışma, sonra unutuş, sonra yeni bir olay. Alışa alışa.
Türkiye’de okul çağındaki çocukların yarısı zorbalığa maruz kalıyor. Bin öğrenciye bir rehber öğretmen düşüyor. Öğretmenin risk bildirimi dosyalanıp kayboluyor.
Sistem uyarıldı. Yine duymadı.
Çözüm siyasette, çözüm tasarımda: Şiddeti gördüğümüz her yerde adil bir şekilde cezalandırmak ilk adım. Adalet yoksa gerisini konuşmayalım. Varsa çözüm için daha küçük okullar, daha çok rehber öğretmen ataması, ve okullarda pozitif iklim odaklı düzenleme (erken uyarı mekanizmaları) şart. Ama şeffaf kurallar, caydırıcı yaptırımlar ilk adım. Bu adım yoksa sıradaki kim sorusunun cevabı çok açık.
Fatma Nur öğretmen şunu söylemişti: “Sıradaki biz olabiliriz.”
Bugün Kahramanmaraş. Dün Urfa. İki gün. İki şehir. İki okulda şiddet vakası. Artık münferit vaka diyemeyiz.
Yazının tamamı @GazeteOksijen ‘de!
Otuz yaş altı nüfusun mutluluğunda dünya bir yanda, Türkiye öteki yanda.
Yok artık.
Biz ne vakit böyle olduk?
Şekil 3 - Dünya Mutluluk Endeksi 30 yaş altı puanları ve NEET oranları, OECD ülkeleri, 2021-2023 ortalama
Emeklilerin, ev kadınlarının ve öğrencilerin işgücü piyasasına girişi artıyor!
TÜİK 2025 İşgücü İstatistikleri yayımlandı. Verilerde işgücüne katılmama nedenleri dikkat çekici.
2021-2025 arasında 15+ yaş nüfusta işgücüne katılmayanların oranında yüzde 0,4 düşüş olmuş. İşgücüne katılmayan nüfus sayısal olarak da azalmış.
Ancak işgücüne dahil olmama nedenleri arasında tuhaf değişimler var.
İş bulma ümidini kaybedenler 1.6 milyondan 2,6 milyona yükselmiş. İş bulma ümidini yitirenlerin sayısı açık işsiz sayısına (3 milyon) yakın.
��te yandan emekli, ev işleriyle uğraşanlar ve öğrencilerin işgücüne katılmama oranları düşmeye başlamış.
Diğer bir ifadeyle emekliler, ev işleriyle uğraşanlar ve öğrenciler daha fazla işgücü piyasasına katılmaya (iş arama ve çalışma) başlamış.
2021'de 5 milyona yakın emekli emeklilik nedeniyle işgücüne katılmamışken 2025'te bu sayı 3,8 milyona düşmüş.
Emekli sayısı artışı da dikkate alındığında bu vahim bir duruma işaret ediyor. Milyonlarca emekli işgücü piyasasına katılıyor. Bu durum emekli aylıklarının yetersizliğinin bir diğer kanıtıdır.
2009 yılında Stanford profesörü Robert Sapolsky, depresyonun sadece bir “zihin hali” ya da “zayıflık” olmadığını, bunun temelde biyolojik bir hastalık olduğunu çarpıcı bir şekilde açıklamıştı. “Kendine gel, güçlü ol” gibi tavsiyelerin neden tamamen anlamsız olduğunu, stresin beyni nasıl yeniden şekillendirdiğini ve biyoloji ile psikolojinin nasıl kesiştiğini gösteren 15 temel ders şöyle:
1. Depresyon üzüntü değildir.
Kötü bir haber aldığında üzülmek ile depresyon aynı şey değildir. Gerçek depresyon, zevk alamama halidir (anhedoni). Hayat düzelse bile beyin bunu hissedemez, hiçbir şeyden keyif alamaz hale gelir.
2. En tehlikeli belirtisi görünmezdir
Anhedoni: Başarıdan, ilişkilerden, güzellikten, ilerlemeden zevk alamama. Hayattan tüm hazzı alan bir hastalığın ne kadar yıkıcı olduğu çok az anlaşılır.
3. Vücut “kapanmıyor”, aşırı çalışıyor
Depresyondaki insanlar bitkin görünür ama içeride:
- Stres hormonları (kortizol) yükselmiştir
- Metabolizma hızlanmıştır
- Sinir sistemi aşırı aktif haldedir
Bu zayıflık değil, sessiz bir iç savaştır.
4. Biyoloji bunu gerçek kılıyor
Depresyon; uyku döngüsünü, iştahı, hormon seviyelerini, beyin kimyasını değiştirir. Bu bir “zihniyet meselesi” değil, diyabet kadar biyolojik bir durumdur.
5. Ödül sistemi çöküyor
Dopamin (zevk), serotonin (duygudurum), norepinefrin (hareket ve motivasyon) sistemleri bozulduğunda:
- Haz kaybolur
- Hareket yavaşlar
- Olumsuz düşünceler döngüye girer
Tek bir neden değil, bütün bir sistem arızasıdır.
6. Beyin gerçek olmadan travma simüle edebilir
En güçlü içgörülerden biri: Kaybı ya da korkuyu sadece düşünmek bile, gerçek bir tehlike kadar stres tepkisi yaratır. Beyin hayal edilen acıyı gerçek acıdan ayırt edemez.
7. Depresyon, korteksin sana karşı dönmesidir
Düşünen beyin (korteks), soyut korkular üretir: gelecekteki kayıplar, varoluşsal endişe, hayal edilen başarısızlıklar… Sonra diğer beyin bölgelerine “bu şu anda oluyor” diye inandırır.
8. Stres, zihin ile biyoloji arasındaki köprüdür
Stres her şeyi birbirine bağlar:
- Yaşam olayları → psikolojik acı
- Hormonlar → biyolojik değişim
- Beyin → davranış
Depresyon tam bu kesişim noktasında oturur.
9. Tekrarlanan stres, yeni normalinizi yeniden yazar
İlk depresyon bir tetikleyici ister. Sonrakiler istemez. Yeterince stres döngüsü yaşayınca beyin “depresyonu öğrenir” ve kendi kendine sürdürülebilir hale gelir.
10. Genetik depresyonu yaratmaz, riski büyütür
Tek yumurta ikizlerinde bile sadece ~%50 örtüşme var. Yani genler kader değil, strese duyarlılık seviyesidir.
11. En önemli formül: gen × stres
Belirli bir gen, stresle birleşmediği sürece depresyon riskini artırmaz. Stres yoksa fark yok; yüksek stres varsa risk çok büyük olur. Çevre, biyolojiyi ateşler.
12. Çocukluk, ömürlük kırılganlığı şekillendirir
Erken yaşta ebeveyn kaybı, istikrarsızlık, güvensizlik gibi deneyimler ömür boyu depresyon riskini artırır. Çünkü çocukluk bize kontrol duygusu mu yoksa çaresizlik mi öğretir?
13. Depresyon, öğrenilmiş çaresizliktir
Kontrol edemediğin acılar yaşayınca beyin sonunda “yaptığım hiçbir şey fark yaratmıyor” sonucuna varır. Kaçış mümkün hale geldiğinde bile denemeyi bırakırsın.
14. Depresyon, içe dönmüş saldırganlıktır
Freud’dan gelen ama hâlâ güçlü bir bakış: Çözülemeyen öfke, suçluluk, pişmanlık dışarıya çıkamadığında içe döner ve kişiyi yok eder.
15. En büyük ve en zararlı yanılgı
“Kendine gel, toparlan artık.”
Sapolsky bunu yerle bir eder: Bunu bir diyabete ya da kansere sahip birine söylemezsiniz. Depresyon da aynı derecede biyolojiktir ama çok daha az şefkat görür.
Sonuç olarak
Depresyon tek bir şey değildir. Beyin kimyası, hormonlar, stres, erken yaşam deneyimleri ve bilişsel döngülerin kesiştiği bir hastalıktır. Bir parçayı kaçırırsan bütünü yanlış anlarsın.
Orta sınıf şımarıklığı bitmeden bu iş olmaz.
📌Güvenlik yok: Parasını veririz sitede otururuz.
📌Sağlık sistemi yok: Parasını veririz özel sağlık sigortası yaptırırız.
📌Kreş yok: Parasını verir göndeririz.
📌Yeşil alan yok: Şehrin merkezinden uzakta yaşarız.
📌Okullar kötü: Özel okula yollarız.
📌Ücretsiz plaj yok: Parasını verir beach club'a gideriz.
📌Askerlik: Parasını verir bedelli yaparız.
📌Araba, cep telefonu, elektronikte astronomik vergi: Olsun parasını verir alırız.
📌Pasaport/yurt dışına çıkış harcı: Parasını veririz.
Bu mükemmel bir haber🤞
Bugün AB komisyonunda "Made in EU" düzenlemesi sunuldu.
Düzenleme, elektrikli araçlar için (batarya istisnası ile birlikte) 70%, alüminyum için 25% ve çimento için 25% AB içeriği şartı koşuyor.
Çin kesin bir şekilde dışlanırken, AB'nin önemli ticaret ortaklarını içeren ülkeler, sıkı şartlar altında bu ayrıcalıklardan istifade edebilecek
Ve o ülkelerden biri biz olduk‼️
Burada önemli bir konuyu unutmamalıyız;
Çin mutlaka bu yasayı delmek için, liste ülkelere yatırıma gelecektir. Buna izin vermek, listeden de dışlanmak anlamı taşır...
En önemli ihracat kalemlerimiz, otomotiv, elektrikli aletler, beyaz eşya, demir-çelik (düşük karbonlu olmalı) ivme kazanabilir, tabii burada AB'nin iç talebinin de artıyor olması önem arz ediyor
Ülkede en kökten yanlış anlaşılan kurumlardan biri açık ara üniversite. Hatta yanlış anlaşılmaktan ziyade ne olduğu baştan yanlış tanımlanmış bir yer gibi. Üniversite denince halkın zihninde beliren şey “meslek kazanılan kurum”. Diploma = iş, bölüm = meslek, mezuniyet = hayat garantisi gibi bir denklem kurulmuş. Halbuki üniversitenin tarihsel ve felsefi olarak böyle bir iddiası hiç olmamış.
Üniversite özünde bir bilgi üretim alanı. Bilinenleri tekrar eden değil, bilinmeyeni kurcalayan, “nasıl yapılır”dan çok “neden böyle”yi soran bir yapı. Meslek öğretmek bunun yan ürünü olabilir ama ana amacı bu değil. Lakin bizde bu yan ürün ana ürüne dönüşmüş. Daha da kötüsü başka bir beklenti de bırakılmamış. Üniversite artık toplumsal sözleşmede sadece “iş bulma aracı” olmuş.
Bu algı o kadar kökleşmiş ki akademik araştırma yapan insanlar toplum gözünde “gerçek hayattan kopuk”, “boş işlerle uğraşan”, “teorik takılan” bir noktaya itilmiş. Birisi yıllarını bir probleme adayıp, insanlığın bilgi havuzuna milim eklediğinde şu soruyla karşılaşıyor: “Peki bun ne işe yarıyor?”
Bu soru masum değil. Bu soru, bilginin sadece hemen paraya ve mesleğe dönüşüyorsa değerli olduğu varsayımını içeriyor.
Halbuki bugün kullandığımız neredeyse her teknoloji, bir zamanlar “ne gereği var” denilen akademik merakların sonucu. O gün hiçbir faydası görülmeyen teoriler, bugün milyar dolarlık sektörlerin temeli. Ama biz sonucu sevip süreci küçümsüyoruz. Meyveyi istiyoruz, ama ağacı gereksiz buluyoruz.
Üniversiteyi meslek kursuna indirgediğiniz anda oradan çıkan akademisyeni de “üretmeyen” gibi görmek kaçınılmaz. Çünkü beklenti yanlış.
Bu algı kırılmadığı sürece, üniversite ne kendisi olabilir ne de toplum ondan gerçekten fayda görebilir. Akademi küçümsenir, araştırma değersizleşir, merak cezalandırılır. Sonra da “neden bizden yeni bir şey çıkmıyor” diye hayıflanmaya devam ederiz, normal.
Gini 0.3 gerilemiş falan ben anlamam arkadaş
Buyurunuz, nasıl adil bir düzen, 👇
26.6 Milyon hanehalkı nüfusunun
En düşük 10%'u toplam gelirin 2.4%'ünü alıyor ve yıllık ortalama geliri 158.9bin TL
En yüksek 10%'u ise 32.8%'ini alırken, ortalama geliri 2.2 Milyon TL,
Neredeyse 14 katı
Ortalama hanehalkı nüfusu 3.1 ise, toplam 8.2 Milyon kişi, 49.5 Milyon kişinin 14 katı gelire sahip (5.9 TRL TL)
Bunlar nasıl harcıyor siz hesap edin de, sonra enflasyon, tüketim ithalatı falan konuşuruz
Sosyal yardım alanların oranı 0.4 puan artarken
Menkul kıymet geliri 1.3 puan artmış
Müteşebbis gelirleri ise 2.5 puandüşmüş (yüksek faiz reel sektörü hiç etkilemiyor canım, ne alaka)
Küresel eşitsizlik hakkında şu ana kadarki en kapsamlı makalelerden biri yayınlandı. Sonuçlar dikkat çekici. 1990-2023 arası küresel nüfusun %94’ü gelir artışı yaşamış. Buna rağmen %46-59 aralığında bir grupta gelir eşitsizliği artmış. Eşitsizliğin azaldığı yer daha az. ++
Sadece %31-36 arasındaki bir nüfus eşitsizliğin azaldığı bölgelerde yaşıyor. Ekonomik büyüme ile eşitsizlik azaltma artık paralel ilerlemiyor.
Ülkelerin içindeki farklar ise ulusal ortalamalardan çok daha büyük. İl ve ilçe bazına inebilen verilerle bu ortaya çıkmış. ABD, Hindistan, Brezilya, Çin, Rusya gibi büyük ülkelerin içinde muazzam iç eşitsizlik farkları var.
Ulusal Gini ortalamaları bu heterojenliği tamamen gizliyor. Bu da aslında politika üretimi açısından ülke geneli yerine bölgesel hedeflemeyi elzem kılıyor.
Bölgesel trendler ise büyük ölçüde ayrışıyor. Latin Amerika 1990’da dünyadaki en yüksek eşitsizliğe sahipti. 2023’e kadar belirgin bir düşüş var, fakat seviyeler hala yüksek. Avrupa ve Kuzey Amerika’da gelir artmış olsa da eşitsizlik net biçimde artmış. Üst yüzde 10’un gelir payı büyürken alt yüzde 50’nin payı yerinde saymış. Çin’de ise hem gelir hem eşitsizlik güçlü şekilde artmış. En uç varyasyon ise Afrika’da. Batı Afrika’da eşitsizlik düşüyor, Doğu ve Güney Afrika’da artıyor. Düşük gelir ve yüksek eşitsizlik kombinasyonu en yoğun burada görülüyor.
2023 itibarıyla dünya nüfusunun %23’ü, 1990’dan bu yana hem gelirlerinin hem eşitsizliğin güçlü şekilde arttığı yerlerde yaşıyor. Ekonomik büyümenin dağılımı daha da adaletsizleşen bir tablo yaramış.
Gelir gruplarının mekansal dağılımı 30 yılda dramatik biçimde değişmiş. 1990’da nüfusun en büyük kısmı düşük-orta gelir ve görece eşitlik kategorisindeydi. 2023’te en büyük kategori artık yüksek gelir ve “makul” eşitlik (Gini 0.3-0.4 civarı). Ama aynı dönemde aşırı eşitsizlik (0.5+) yaşayan nüfus oranı da artmış.
Dünya nüfusunun giderek daha büyük kısmı “makul ama artan eşitsizlik” bandına sıkışıyor
Haritalar 0.3-0.4 Gini kategorisinin (BM’nin “makul eşitlik” dediği) nüfusun üçte birinden fazlasını kapsadığını gösteriyor ama bu bölgelerin çoğunda trend yukarı yönlü. Yani dünya “makul eşitlik” değil “yükselen eşitsizlik içinde sıkışmış makul eşitlik” durumunda. Bu küresel sosyal sözleşmenin aşınmasıyla ilgili çok önemli bir alarm.
Kentsel bölgelerde ise eşitsizlikte keskin bir U-eğrisi var. Mega-kentlerde eşitsizlik artıyor (yüksek gelir ve geniş hizmet farkları). Ama orta büyüklükte kentlerde eşitsizlik düşebiliyor (daha yönetilebilir hizmet dağılımı). Bu da kentleşmenin tek yönlü bir “eşitsizlik artırıcı” güç olmadığını göstermiş.
Tarihsel olarak eşitsizliği azaltan ülkelerde politika setleri net. Makale çeşitli vaka incelemeleri veriyor. Bunların en başında gelen ülke Brezilya. Eşitsizlik 0.57’den 0.45’e düşmüş. Başlıca etken Lula dönemlerinde uygulanan Bolsa Familia, asgari ücret artışları ve eğitim/sağlık yatırımları.
Çalışmanın en önemli metodolojik katkısı dünyanın ilk kapsamlı subnational gelir-eşitsizlik setini oluşturması. 2109 alt-ulusal birim, 34 yıllık zaman serisi (1990-2023) ve SWIID ve WID ile uyumlu iki ayrı set kullanılıyor. Bu veri seti şimdiye kadarki en yüksek mekansal çözünürlükte küresel eşitsizlik analizini sunmuş.
Bugün verilecek 2025 Nobel Ekonomi Ödülü kapsamında verilen Nobel derslerini (Nobel Lectures) herkese, ama özellikle de öğrencilere, ısrarla tavsiye ederim.
Prof. Philippe Aghion, verimlilik artışı ve yaratıcı yıkımın ekonomi politikalarına nasıl yansıtılması gerektiğini son derece berrak ve ilham verici bir şekilde anlatıyor. Ekonomiyle ilgilenen hiç kimse kaçırmamalı.
https://t.co/6uyQzpDyUp
Dünya Bankası bize diyor👇
Gelişmekte olan ekonomilerin, uzun vadeli büyüme görünümü, yüzyılın başından bu yana en zayıf seviyesinde ve gelecek 25 yıl, son 25 yıldan daha zorlu geçecek.
Kendilerini savunma kapasitelerini güçlendirecek ve büyüme fırsatlarını yakalayabilecekleri yeni bir oyun planına ve reformlara ihtiyaçları var.
Diğer yanda bir not eklemem gerek;
Liberal politikalar artık başarısızlık yaratıyor. Gelir uçurumunu artırırken, krizden krize bir düzen oluştu. Her kriz daha derin uçurum
İşte bu düzenin ölüm kalım savaşını yaşıyoruz. Bir şeyler değişecek
Korumacı politikalar daha da ön plana çıkacak.
Yüksek verimlilik (AI) insanlığın yaşam biçimini de kökten değiştirecek
İyi mi olacak, kötü mü olacak?
Kim bilir...
LinkedIn’de Erkan Ayan yazmış:
📉 Türkiye’de Eğitime Dayalı Gelir Hiyerarşisi Çöküyor!
Türkiye’de sadece genel gelir dağılımı değil, eğitime dayalı gelir hiyerarşisi de hızla bozuluyor.
📌 2009 yılında üniversite mezunu bir çalışan,
– Okul bitirmeyen (okuma yazma bilmeyen) bir çalışandan 4,71 kat fazla gelir elde ediyordu.
– Lise altı eğitimli bir çalışandan ise 2,25 kat fazla kazanıyordu.
📌 2024 yılına gelindiğinde bu fark dramatik şekilde kapanmış durumda:
– Okul bitirmeyen ile fark 2,91 kata,
– Lise altı eğitimli ile fark 1,84 kata düştü.
✅ Yani eğitim artık gelir getirmiyor.
✅ Üniversite okumanın ekonomik karşılığı yıllar içinde silinmiş durumda.
✅ Bu tablo, ücret politikasının nitelikli iş gücünü cezalandırdığını çok açık gösteriyor.
⚠ Daha Büyük Tehlike: Ücretler Asgari Ücret Etrafında Sıkıştırılıyor.
Tablo çok net bir gerçeği gösteriyor:
🔸 Eğitimi olmayan gelir grupları asgari ücrete yaklaştırılıyor,
🔸 Eğitimli gelir grupları ise asgari ücrete doğru itiliyor.
Bu yaklaşımın ağır sonuçları:
• Nitelikli ve eğitimli çalışanlar mesleklerinden uzaklaşıyor.
• Ülkede kalma motivasyonu eriyor.
• Gençler ve uzmanlar yurt dışına yöneliyor.
• Türkiye kalıcı insan sermayesi kaybı yaşıyor.
• Sorumluluk – risk – gelir dengesi tamamen bozuluyor.
💬 Sonuç olarak eğitim – gelir – sorumluluk hiyerarşisi çöktükçe tüm sistem bozulur.
Kaynak: Veriler TÜİK’ten alınmıştır.
Durum tam da bu. Ne Akademi kaldı ne de bilim.
Yalnızca Türkiye’de değil tüm dünyada oligarşik bir bilim(!) onay mekanizmasına takılıp kaldık. Elsevier ve Clarivate şirketleri tarafından kapitalistleştirilip milyarlarca dolarlık bir endüstriye döndürülen Akademi sektörü her gün bilim dışı yeni bir iş ve meşguliyetle sınanıyor. Şimdilerde de kalite ve akreditasyon uğruna sabahtan akşama kadar rapor yazıp, “ölçüt, girdi-çıktı, PUKÖ döngüsü vs.” diyerek binlerce sayfa şablon hazırlayan, yayın fetişizmini proje fetişizmine dönüştüren bir rakamsal bir çöplüğe dönüşmüş durumdayız. Yaratıcılık yok, bilim yok, düşünce yok, sürüden kaçış yok, şablon dışına çıkış yok.
Milyarlık bütçeli kardinaller heyeti tarafından onaylanmak zorunda olan akademik kölelerden başka bir şey değiliz. Köleliğine aşık olan kölelerimiz ise sistemce en makbul olanımız . Helvası çoktan kavrulmuş bir dünya Akademi. Bilimsel çaba, özgür düşünce, yaratıcı üretim falan yok; esaretin kutsandığı ve onore edildiği bir kilise topluluğu var maalesef. Tüm dünyada bu sistemin finansörleri de belli. Onların istemediği şekilde düşünenleri ABD’de dahi yerle yeksan ediyorlar. Geçmiş olsun hepimize. Durum bu!
Akademi hakikatin peşinde midir? https://t.co/b88utpYYzU @serbestiyetweb aracılığıyla
Karanlık Akademi: Üniversiteler Nasıl Ölür?
Yazar Peter Fleming, Dark Academia kitabında üniversitelerde yaşanan değişimi sorguluyor.
Fleming'e göre üniversiteler birer bilim yuvası olmaktan çıkıp ruh emici birer şirkete dönüşüyor.
O'na göre üniversiteler artık kamu yararını düşünen kurumlar değil.
Tıpkı birer şirket gibi kâr, büyüme ve verimlilik takıntılı hale geldiler.
Bu yeni modelin adı "Eğitim Fabrikası" (Edu-Factory).
Bu fabrikada öğrenciler "müşteri", akademisyenler ise "işçi" olarak görülüyor.
Adına "karanlıkokrasi" (darkocracy) denilen boğucu bir bürokrasi ve akademisyenleri canından bezdiren tonlarca anlamsız "angarya iş" üretiyor.
Öğrenci memnuniyet anketleri, dergi sıralamaları, atıf sayıları.... Bu "metrik tiranlığı", "yayın yap ya da yok ol" kültürünü körüklüyor.
Bu baskı o kadar yoğun ki, bazı akademisyenler sırf "prestijli" bir dergide yayın yapmak için verileriyle oynamaya veya hile yapmaya yönelebiliyor.
Müşteriyi, yani öğrenciyi memnun etmek için notların şişirilmesi de cabası!
Fleming'e göre nu yeni düzen "hasarlı insanlar" yaratıyor.
Öğrenciler, ağır borç yükü , barınma sorunları ve korkunç bir başarı baskısı altındalar.
Kampüslerde anksiyete, depresyon ve hatta intihar vakaları rekor seviyede.
Yazar bu durumu "Öğrenci Cehennemleri" olarak adlandırıyor.
Akademisyenler, aşırı çalışmaktan tükenmiş, güvencesiz sözleşmelerle çalıştırılan ve sürekli endişe içinde olan bir meslek grubu haline geldiler.
Kitap, bu baskıya dayanamayıp hayatına son veren akademisyenlerin trajik hikayelerine de yer veriyor.
Fleming'e göre akademisyenler de tamamen masum değil.
Birçoğu bu rekabetçi kariyer oyununa kendini kaptırmış durumda.
Üniversite, birkaç "yıldız akademisyen" yaratıp onları ödüllendirirken, geri kalanların iş yükünü artırıyor.
Bu "akademik yıldız kompleksi", kıskançlığı ve dedikoduyu körükleyerek meslektaşlık ruhunu yok ediyor.
Sonuç olarak, üniversiteler büyük bir patlamayla değil, amacını unutarak yavaş yavaş, içten içe ölüyor.
Fleming'in kitabında hepimiz i��in üzerinde düşünmemiz gereken, rahatsız edici argümanlar var.
Kitap, Türkçeye de tercüme edilmiş durumda.