Şehrin bir meczubu vardı, montunun cebinde nergis taşırdı, şimdi kim bilir nerede, ne yapıyor, bilmiyorum. Zihnime kazıdığım yüzü oldukça bulanıklaştı, sesi günden güne azalıyor; unutmaya başlamak ve bunun farkında olmak kişisel tarihimin en hüzünlü olaylarından biri olmaya aday.
İnanılmaz masraflı bir spor olan dağcılığın yanına bir de bisikleti de ekledik tur çantası alarak, valla helal olsun, hiç akıllı işimiz yok, çoluk çocuğun rızkı falan iyice tükendi. Neyse, böyle devam, daha gidecek çok yolumuz var!
Hayatımın en güzel 4-5 günü arasına rahatlıkla girecek bir gezi oldu. Her yolculuk biter ama bıraktığı iz kalır; bu defalık noktayı koyduk. Heybede unutulmaz anlar, akılda şimdiden yeni rotalar... İyi ki yolda olmayı seviyorum. Seneye Ağrı ve Hakkâri, neden olmasın?
Kişisel tarihimin en uzun yolculuğuna hazırlanıyorum. Bu süre zarfında en çok yoran şey tabii ki de araç bakımı ve sanayiciler. A diyorlar hop bin lira, B diyorlar hop iki bin lira.
Yola çıkış tarihi yaklaştıkça motorin de yukarı doğru bir çıkışta. İnsanın yaşadığı ülke sınırları içerisinde yer değiştirmesi bu kadar lüks olmamalıydı.
Dünya kadar yanlışı var ama doğru söylediği bir şeyi unutamayız. Konya'da yaptığı bir mitingde "Kaynak halkımız halkımız" diye bağırmıştı. Bugüne kadar bize bunu bu kadar açık söyleyen olmamıştı:)
Bisiklet arka dişlisini değiştirmek istedim, dokuz bin lira hesap çıktı. Arkadaşım contası yanan Toros'un tamiri için işçilik ve malzeme dahil sekiz bin lira hesap ödedi. Ekonomi cidden oldukça bir hal almış, arkasına bakmadan koşarak gidiyor, nereye gittiği belli değil.
Etrafında zaten bir sürü cami var denildi, uzmanlar dolgu alana cami yapılamaz dedi, kentin nefes alınabilen ender noktalarından biri olduğu söylendi ama inatla projeye başlandı.
Göçmeden kısa bir süre önce, büyükçe, kalın bir defter bıraktı önüme. “Adı İçimdekiler” dedi. “İçime attığım her şeyi bu deftere yazdım. Alıntılar, düşünce kırpıntıları, gönderilmemiş mektuplar, öyküler, günceler, bazı gazete kupürleri göreceksin İçimdekiler’de. Ölümümden 10 yıl sonra bu defter hâlâ sana bir şey söylüyorsa, yayınlayabilirsin” dedi. Birkaç gün sonra defteri bitirip yanına vardım. Brancusi’yi alıntıladığı o sayfayı açtım: “Artık bu dünyada değilim; kendi kendimden uzaktayım. Kişiliğimle olan bağım yok artık. Aslolan şeyler arasındayım. Constantin Brancusi.” Alıntının hemen altına şöyle bir not düşmüştü: “Aslolan şeyler?”
“Bu defter,” dedim, “aslolan şeylerin peşine düşmüş, ölümsüz bir kitap!” “Yanılıyorsun,” dedi, “git, bir daha oku defteri. Ölümsüzlüğün değil, ölümün peşindeyim.” Masanın üzerindeki kaleme doğru yöneldim. “Bunu da yazabilir miyim deftere?” dedim. “Yaz ama benim kalemimle değil, kendi kaleminle” dedi.
https://t.co/CrbWPAQu8P
egeliler için eve dönmek travmatik bir konu galiba tarihin en dokunaklı eve dönüş hikayeleri hep bu topraklardan çıktı homeros odyssey ve çağan ırmak babam ve oğlum
"Herşey geçti sonra, ben kaldım / bir de bende bana direnen doğrular / ve yanlışlar" diye yazmıştı Enis Batur. Şimdi, direnen doğrularımı ve yanlışlarımı bir kenara bırakıyor ve kurduğum çadırı söküp yeni bir yola çıkıyorum. Ne olacaksa olsun, ne yaşanacaksa yaşansın.
Beklemek biraz da böyledir; yaşarsın ama yaşamazsın ya da yaşadığını düşünürsün, umutlusundur ama umudunu da yitirmişsindir ya da umutlu olduğunu düşünürsün; yine de beklersin, çünkü bilirsin ki beyaz kelebekler hişt hiştçilerimizdir bizim ya da denize doğru bu su hiç durmaz.