Kafasını kaşıyıp duran sonra saçına zeytinyağı döküp çözüm buldum sanan herkese sesleniyorum
Seboreik dermatit dediğin şey klasik kepek değil. Cildin kendi yağıyla kendi kendini sabote ettiği bir döngü. Mekanizma şu: saç derinde malassezia denen bir maya mantarı zaten yaşıyor herkesin kafasında var. Sorun mantarın varlığı değil senin bağışıklık sisteminin ona verdiği aşırı tepki. Mantar sebumu yiyor, oleik asit açığa çıkıyor, bağışıklık sistemi buna inflamatuar yanıt üretiyor. Kızar��klık başlıyor, pullanma başlıyor, kaşıntı tavan yapıyor. Sen kaşıdıkça bariyer hasar görüyor, hasar görd��kçe mantar daha rahat çoğalıyor. Kısır döngünün kitabını yazsan kapağına seboreik dermatit koyarsın.
Saç derisi, kaş arası, burun kenarları, kulak arkası. Hep sebase bezlerin yoğun olduğu bölgeler. Çünkü mantar yağla besleniyor, yağ neredeyse parti orada. T zone dediğimiz alan yüzde en çok sebum üreten bölge, bu yüzden kaş arası ve burun kenarı klasik tutulum yerleri.
Stres meselesini de atlamamak lazım. Kortizol yükseldiğinde sebum üretimi artıyor, bağışıklık sistemi baskılanıyor. Mantar için mükemmel ortam: daha fazla yemek daha az polis. Sınav döneminde, iş stresinde, uyku bozukluğunda alevlenme yaşayanlar tesadüf değil biyokimya bu.
Tedavide ketokonazol yüzde 2 şampuan altın standart. Mantarı direkt öldürüyor. Ama çoğu kişi şampuanı sürdüğü gibi durulayıp çıkıyor. Yanlış. Köpüğü saç derisinde 5 dakika bekleteceksin, aktif madde temas süresiyle çalışıyor. 30 saniyede durulayınca ilaç gözenek içine giremiyor mantara ulaşamıyor.
Çinko pirition içeren şampuanlar da antifungal ve antiinflamatuar etki veriyor. Haftada 2 ila 3 kez kullanım yeterli, her gün kullanırsan saç derisini kurutursun, kuruyan cilt daha fazla sebum üretir ve başa dönersün.
Yüz ve hassas bölgeler için 2024’te 20 yılın ilk yeni ilacı onaylandı: roflumilast köpük. Steroid değil ama inflamasyonu kaynağında kesiyor. Yüze steroid sürmekten korkanlar için ciddi bir alternatif.
Beslenme tarafında B2 ve B7 eksikliği seboreik dermatiti kötüleştiriyor. Biotin yani B7 keratinosit farklılaşmasında kritik rol oynuyor. B2 yani riboflavin eksikliği ise doğrudan SD benzeri cilt lezyonlarına yol açabiliyor. Ama biotin alayım her şey düzelsin diye düşünme, mantar yerinde duruyorken vitamin takviyesi tek başına yangını söndürmez.
Bir de şunu söyleyeyim. Seboreik dermatit kronik bir durum. Tamamen yok etmek değil kontrol altında tutmak hedef. Bunu kabullenmek tedavinin yarısı. Her alevlenmede panikleyip google açıp yeni bir mucize arayan kişi altı ayda 15 farklı ürün deneyip hiçbirinden sonuç alamıyor çünkü hiçbirine yeterli süre vermiyor.
Kesin tedavisi bulunsun diye bağıran herkes haklı ama bağışıklık sisteminin bireysel tepkisini standartlaştırmak o kadar kolay değil. Senin mantara verdiğin yanıt komşununkiyle aynı değil. Genetik, stres, beslenme, uyku hepsi denkleme giriyor. Doktor sana ketokonazol yazdığında bu basit bir kepek şampuanı değil, farmakoterapinin kendisi. Ciddiye al, süresine uy, bekle. Sabırsızlık burada da dermatolojinin en büyük düşmanı.
İnternette dönüp dolaşan bu videoyu biliyorsunuz.
Werner Herzog’un kamerasının yakaladığı o "Arızalı" penguen.
Binlerce penguen, hayatta kalmak, yemek yemek ve üremek için okyanusa doğru yürürken; O tek başına duruyor. Kafasını çeviriyor.
Ve sürüyü reddedip, tam ters istikamete; okyanusa değil, 5000 kilometre boyunca buzdan ve ölümden başka hiçbir şeyin olmadığı DAĞLARA doğru yürümeye başlıyor.
Bilim insanları onu yakalayıp koloniye geri bıraktı. Ama o, arkalarını döner dönmez yine rotasını o "Hiçliğe" çevirdi. Neden?
Biz aslında bu pengueniz.
Bu video neden milyonlarca kez izlendi?
Neden içimizi titretti? Çünkü o penguen bize, bastırdığımız o en derin dürtüyü hatırlattı: "Sürüyü reddedip, kendini bilinmeyenin ortasına atma arzusu."
Her insanın, gerçekten insanım ben diyenin içinde bilinmeyene dair karşı konulmaz bir dürtü vardır.
Sen o perdenin arkasını hep merak edersin.
Okyanus, sistemin size sunduğu güvenli alandır.
Maaştır, sigortadır, sıcak yataktır.
Dağlar ise ölümdür ama aynı zamanda ÖZGÜRLÜKTÜR.
Biz de tıpkı o penguen gibi, bu sistemin kodundaki birer "Hata"yız.
Doğa bizden sadece hayatta kalmamızı ve genlerimizi aktarmamızı ister. Ama bazılarımızda bir "Bug" oluşur.
Yemeği reddederiz, konforu reddederiz ve ufuktaki o dağların ardında ne olduğunu merak ederiz.
Araştırırız, okuruz, öğreniriz.
Deneyimlemek isteriz.
Bilinmeyene yelken açmak, gerekirse bu yolda her şeyi arkamızda bırakmak isteriz.
Herkes "Oraya gidersen ölürsün" derken, biz "Burada kalırsam zaten yaşamıyorum ki" deriz.
Bilim insanları ona "Yönünü şaşırmış" veya "Deli" dedi.
Hayır. O gayet bilinçliydi.
O penguen, korkakların ve sürüye uyanların asla anlayamayacağı bir şeye sahipti: KENDİ SONUNU TAYİN ETME İRADESİ.
Güvenlik masalının götüne bir havai fişek sokup patlatmış bir penguen. Hepimiz de sempati uyandırdı.
İnsanın yapamadığını yapabildiği için.
NPC'ler okyanusta balık peşinde koşarken, o dağların sessizliğinde kendi kaderine yürüdü.
Belki de o penguen ölmemiştir?
Belki de o dağın ardında, sürünün vizyonunun yetmediği başka bir okyanus bulmuştur? Kim bilir...
Eğer bugün kalabalığın gittiği yöne gitmek içinizden gelmiyorsa, korkmayın.
Siz deli değilsiniz.
Siz sadece simülasyonun farkına varmış o yalnız penguensiniz.
Bilinmeyene duyulan hasret ve özlem.
Yürümeye devam.
HIRAETH.
Yurtdışında bir dergi gelecekte bir insan için en önemli kriterin "kendi kendine yeterlilik" olduğunu uzun uzun anlatıp, makalenin altına da aşağıdaki gibi bir görsel iliştirmiş.
-Yaklaşık 400-450 metre kare bir araziye iki katlı bir ev.
-Evin önüne sebze yatakları hazırlanmış, dikilmiş.
-Bahçe atıkları geri dönüştürülerek kompost haline getiriliyor ve bahçe toprağı tekrar bunlarla besleniyor
-Bahçe araçları için küçük bir kulübe tasarlanmış.
-Haftada 50-75 arası yumurta verecek bir tavuk kümesi var.
-Küçük bir göletle birlikte bir ördek evi mevcut.
-İki tane arı kovanı, hem tüketim, hem satış için bal üretimi var.
-Meyve ağaçları ve küçükbaş hayvanların otladığı alan.
Çok iyi değil mi?