Hollywood milyar dolarlık bütçelerle "Çoklu Evren" (Multiverse) masalları anlatadursun; bizim sokak aralarında dönen evrenler, Marvel’ın senaristlerine takla attırır. New York semalarında dünyayı kurtarmak için radyoaktif örümcek ısırması, gama ışını ya da trilyon dolarlık zırh gerekir; bizim mahallede "seçilmiş kişi" olmak için sabah namazından sonra enteresan bir rüya görmek ve bunu bakkala anlatmak yeterlidir.
Bizim sinematik evrenimizde pelerin yok, diz yapmış eşofman altı var. Süper güçler gökten zembille inmez; kahvehanede üçüncü açık çay söylenirken birden "bana bu gece bir işaret geldi" cümlesiyle infilak eder. Thanos evrenin yarısını yok etmek için altı tane taş toplamak zorunda; bizim mahallenin mehdileri ise her şeyi "büyük resim", "dış mihraklar" ve "üçüncü şahsın gizli planı" üçgeninde bir masada bitirir.
Üstelik yerli kontenjanı dolmuş olacak ki, evren sınırları aşıp uluslararası şubelerini açmaya başladı. Yıllardır Balkanlar’dan sadece soğuk hava dalgası ve göçmen böreği gelmesine alışkındık; meğer asıl büyük transfer sona saklanmış. Şimdi bir de Balkanlar’dan "seçilmiş kişi" ithal ediyoruz. Bizim mahalledeki mehdi emekli maaşı kuyruğunda işaret alırken, Balkan şubesi muhtemelen akordeon eşliğinde kainatın sırrını çözüyor. İki taraf bir araya gelse, ortaya Marvel'ın hayal bile edemeyeceği bir zirve çıkar: Çay kaşığı sesleri arasında hem Ortadoğu’yu hem Balkanlar’ı iki hamlede yeniden dizayn ederler.
İşin aslı, coğrafya değişse de refleks aynı kalıyor. Berber koltuğunda saç kesilirken dünya kurtarılıyor, manavda domates seçilirken kıyamet tarihi veriliyor. Kimse bu seçilmiş kişileri sorgulamıyor; çünkü bir kurtarıcı beklemek, kendi sokağının çöpünü toplamaktan veya hayatının sorumluluğunu almaktan her zaman daha konforlu.
Onların Avengers’ı varsa, bizim de kıraathanenin cam kenarında dünyayı parmağında oynatanlar var. Tek fark, Marvel kahramanları finalde emekli olur; bizimkiler kurtarılacak memleket, beklenilecek kıyamet ve yazılacak komplo teorisi bitmedikçe mesaiye devam eder.
Küresel vesayet zihniyetin kurduğu tezgâha bir türlü aklım ermiyor; dünyaya nizam vermeye kalkan o emperyalist akıl, memlekette kendine öyle aktörler, öyle tipler buluyor ki insan baktıkça hayretler içinde kalıyor.
İki tutarlı cümleyi yan yana getiremeyen, milletin derdine yabancı, toplumun değerlerine tepeden bakan; kriz anında yol göstermek yerine kameraya oynayan bir kadro…
Bunların siyaseti fikir üzerine değil, düşmanlık üzerine kurulu. Bir programları yok; itirazları var. Bir hedefleri yok; öfkeleri var. İnşa edecek tek cümleleri bulunmadığı için bütün varlıklarını yıkma arzusuna bağlamış durumdalar.
Siyasi körlükleri öyle bir seviyeye ulaştı ki yarın Türkiye dünyanın en büyük kurucu gücü hâline gelse, çağın yönünü belirlese ve yeni bir küresel düzenin öncülüğünü üstlense bundan gurur değil, korku duyarlar. ��ünkü Türkiye’nin kazanması, bunların siyasi hesabının kaybetmesi demektir. Gerekirse ülkenin önüne çıkan yolu sabote eder, ardından meydana çıkıp “Türkiye yönetilemiyor” diye bağırırlar. Onların meselesi memleketin nereye vardığı değil, kendi iktidar hesaplarının ne olacağıdır
Türkiye’nin yararına olan hiçbir gelişmeye içtenlikle sevinemiyorlar. Ülkeye dışarıdan yönelen tehditler karşısında dilleri tutuluyor; emperyalist merkezlerin bölgemizi kana bulayan projeleri söz konusu olduğunda gözleri kör, kulakları sağır oluyor. Fakat mesele kendi ülkelerine saldırmak olunca birden cesaret abidesine dönüşüyorlar.
Daha vahimi, bütün bu hırçınlıklarının arkasında bir siyasi zekâ da bulunmuyor. Öfkeleri büyük, kapasiteleri küçük. Gürültüleri çok, fikirleri yok. İddiaları yüksek, hazırlıkları sıfır.
Manzaraya bakınca insan iktidardan önce muhalefeti kurtarmak istiyor. “Böyle muhalefet edilmez” deyip ellerinden mikrofonu alasın; ne söylemeleri, nerede susmaları gerektiğini tek tek anlatasın geliyor. Çünkü karşılarında çare arayan koskoca bir millet var; sahnede ise birbirinin ayağına basan, repliğini unutan, beceriksizliğini öfkeyle örtmeye çalışan bir oyuncu topluluğu…
Türkiye’nin güçlü bir muhalefete ihtiyacı var. Fakat bunların yaptığı muhalefet değil; ülkenin her tökezleyişinden siyasi kazanç çıkarmaya çalışan bir fırsatçılık düzenidir. Memleketin yarasına merhem olamayanlar, hiç değilse o yarayı kaşımaktan vazgeçsin. Çünkü millet artık bağıranı değil, ne söylediğini bilenleri; yıkım isteyenleri değil, ortaya bir gelecek koyabilenleri arıyor.
@kilicarslan_is Sıktınız artık! Bugün 20 yaşındaki bir insan bile bir evin sorumluluğu ve zihinsel rüşdün eşiğindeyken; kendi çağınızdan, vicdandan ve hayatın gerçeğinden bu kadar kopukken siz bin yıl öncesinin gerçekleriyle didişip duruyorsunuz! Her meseleyi hallettiniz de bu mu kaldı?
@Orsatramola Kahraman bir Türk askerinin, kendi milletinin kutsalına saygı duymasına 'yazıklar olsun' demek nasıl bir Türklüktür? Asıl kendi değerlerine yabancılaşan bu zihniyete yazıklar olsun.
@AltayCemMeric Müslümanların şu iki konuyu tartışmasını aklım almıyor:
Hz. Aişe ile Hz. Muhammed’in evliliği (Dönemin şartları ortadayken bugün tartışılması anlamsız).
Hz. Ebubekir ile Hz. Ali’nin halifelik meselesi (Tarihte kalmış, siyasi bir sürecin uzatılması yersiz).
Haritada Cihan Devleti, Sofrada Geçim Savaşı:
Bir devletin kudreti yalnızca sınır ötesinde attığı adımlarla değil, vatandaşının sofrasına ne koyabildiğiyle ölçülür.
Dışarıdan bakıldığında zamanın ötesinden ç��kıp gelmiş heybetli bir cihan devletiyiz: Sınır boylarında kurulan ittifaklar, Doğu Akdeniz’den Orta Doğu’ya uzanan jeopolitik hamleler, büyük devlet nutukları, görkemli makamlar ve savunma sanayinde atılan adımlar… Terörle mücadele için var gücüyle çalışan bir devlet başkanı…
Sanki Osmanlı’nın ihtişamlı dönemleri, modern bir dekor içinde yeniden sahneleniyor.
Vitrin görkemli. Fakat kapıdan içeri girildiğinde binayı ayakta tutan harcın çoktan ufalanmaya başladığı görülüyor.
Çünkü içeride başka bir ülke var.
Bu ülkede halkın boğazından geçecek iki lokma ekmek, bir çuval patates ve birkaç kilo soğan üzerinden bitmek bilmeyen oyunlar oynanıyor. Ürün tarlada çürüyor, meyve dalında kalıyor; aynı ürün şehirdeki tezgâha ulaştığında el yakıyor. Üretici kazanamıyor, tüketici alamıyor. Herkes kaybediyor gibi görünüyor ama aradaki komisyoncu ve aracılar nedense her defasında büyümeye devam ediyor. Ülkede bir Ticaret Bakanı var, bir de Tarım Bakanı… Sahi nerede bu büyüklerimiz? Bilen, gören var mı? Bakanlıktan dışarı çıkıyorlar mı, sahayı görüyorlar mı, üreticiyi dinliyorlar mı?
Gıdaya hile karıştırılıyor, fiyatlar keyfî biçimde şişiriliyor, mutfaktaki yangın her geçen gün biraz daha büyüyor. Devletin bütün kudreti ise birkaç denetim ve kesilen para cezalarına sıkışıp kalıyor.
O cezalar caydırıcı olmuyor. Çünkü zincir marketin ve büyük toptancının bilançosuna “maliyet” olarak yazılıyor; ertesi sabah yeni bir etiketle yine vatandaşın sırtına yükleniyor.
Yani cezayı şirket ödemiyor. Halk ödüyor. Gözümüz Adalet Bakanlığı’nda; “yaparsa o yapar” diye umutla bekliyoruz.
Aile yapısının bozulduğundan, toplumun yozlaştığından ve gençlerin değerlerini kaybettiğinden yakınan bir Aile Bakanlığı düşünün. Çözüm üretmekle görevli olanlar, sanki iktidarda değilmiş gibi sorunlardan şikâyet ediyor.
İcra makamı, şikâyet makamına dönüşmüş durumda. Ama aileyi korumak sadece bir bakanlığın değil, hepimizin meselesi.
Devleti yönetenler çözmekle yükümlü oldukları sorunların karşısında birer seyirci gibi ağıt yakıyorsa, ortada yalnızca bir yönetim zafiyeti değil, açık bir idari akıl tutulması vardır.
Halk geçim derdiyle, kira borcuyla ve mutfaktaki yangınla boğuşurken ekranlarda bambaşka bir fetret devri yaşanıyor. Günlerdir Altay Cem Meriç tartışmasının peşinden koşuluyor. Peygamberimizin asırlar önceki evliliği, sanki dün gerçekleşmiş bir hadise gibi yeniden kavga malzemesine dönüştürülüyor.
Din adamları birbirleriyle üslupsuzca hesaplaşıyor, bir türlü bu kısır döngü bitmiyor. Gazeteciler memleketin asıl meselelerini bir kenara bırakıp birbirlerine laf yetiştiriyor, itibarsızlaştırma kampanyaları yürütüyor.
Belki de amaç tam olarak budur: İnsanlar mutfaktaki yangını konuşmasın diye ekranlarda başka yangınlar çıkarmak.
Mesele büyük devlet hayali kurmak değil. Mesele, o hayalin gölgesinde ezilen küçük hayatları görmemek.
Çünkü devletin büyüklüğü makam konvoylarının uzunluğuyla, nutukların yüksekliğiyle ya da sınır ötesindeki hamlelerin gösterişiyle ölçülmez. Devletin gerçek büyüklüğü; üreticisinin emeğini koruyabilmesi, vatandaşının sofrasını güvence altına alabilmesi ve yönettiği topluma huzur verebilmesiyle ölçülür.
Bugün önümüzde duran manzara ise acı biçimde açıktır:
Vitrinde cihan devleti…
İçeride kendi mutfağına, çarşısına ve toplumsal huzuruna söz geçiremeyen, adeta Allah’a emanet yaşayan bir memleket. @yenisafakwriter
@aDilipak Abdurrahman Dilipak iki üç gündür bu anlaşma hakkında konuşup duruyor ama neden karşı olduğunu bir türlü yazmıyor. Bu adamın anlaşmaya neden karşı olduğunu bilen var mı?
@KaraKecili26 ÇEV: Yoldaşlar, dostlar; hanımefendiler, beyefendiler, merhaba. Güzel bir yaşamı birlikte kurup paylaşıyoruz. Tayvan Boğazı’nın iki yakasındaki soydaşlarımızın kan bağı sudan yoğundur. Ülkenin yeniden birleşmesine yönelik tarihsel gidişat durdurulamaz. Hepiniz emek veriyorsunuz.
@aDilipak Seçmen, geçmişin kalıplaşmış parti sadakatine sahip değildir. 'Parti tabanı' iddiası yalnızca siyasi imkânlardan faydalanan dar bir kesimi kapsar; zira geniş halk kitlelerinin yönelimi kurumsal yapılara değil, doğrudan liderlik karizmasına dayanır.
Hiç Var Olamamış Bir İrfan:
Türkiye’de tarikat ve cemaat tartışmaları, ekseriyetle iki sığ kıyı arasında sıkışıp kalır: Ya rejimin kalesini zorlayan odak gruplar ya da büsbütün masumane dini cemaatler… Oysa bu iki kutuplu ezberin gözden kaçırdığı en temel sosyolojik gerçek, bu yapıların cumhuriyet tarihi boyunca kendi özgün ve asli işlevlerini aslında hiç yaşatamamış olmalarıdır.
Geleneksel tasavvuf mektebi, insanın evvela fıkıh ve şeriat disiplininden geçtiği, zihni ve ruhi olgunluğa erdikten sonra nefis terbiyesine ve ahlaki bir derinleşmeye yöneldiği nihai bir "üst aşama" mekanıdır. Bir tarikata mürit olmak, avamın harcı değil; belirli merhaleleri aşmış seçkin bir arayışın meyvesidir. Ancak Türkiye’nin tarihsel ve siyasal türbülansları, bu manevi piramidi tepe taklak etmiştir.
Cumhuriyet’in radikal laikleşme hamleleri ve tekkelerin kapatılması, bu yapıları büsbütün ortadan kaldırmadı; aksine onları marjinalleştirerek merdiven altına itti. Devletin tepeden inmeci tutumu karşısında var olma savaşı veren bu hareketler, gayriresmi ağlar halinde mahalle aralarındaki cami hocalarının etrafında kümelendi. Mehmet Zahit Kotku, Süleyman Hilmi Tunahan veya Ali Haydar Efendi gibi figürlerin etrafında şekillenen bu halkalar, varlıklarını koruma refleksiyle temel din eğitimi veren, okuma-yazma öğreten ve ilmihal ezberleten sığınaklara dönüştü. Diyanet’in yetersiz kaldığı ya da devletin boş bıraktığı alanı doldurma gayreti, tasavvufun o derin, batınî ve irfani dünyasını biçimsel bir fıkıh anlayışıyla sınırladı. Derin sohbetlerin yerini; kılık-kıyafet biçimciliği, şekilci ritüeller ve "ne helal ne haram" parantezine sıkışmış dar bir dindarlık aldı.
Aralık kapılardan sızan bu cılız sesler, 1980’lere gelindiğinde Özal dönemiyle birlikte aniden kamusal alanın tam ortasına döküldü. Hızlı kentleşme dalgasıyla köyünden kopup şehre savrulan kitleler, kentin yabancılaştırıcı soğukluğunda tutunacak bir dal arıyordu. İşte tam bu eşikte tarikatlar, irfani bir derinlik arayan seçkin müritlerin değil; şehirde yalnızlaşan kitlelerin "kentsel sığınağı" ve bir tür hemşehri derneği haline geldi. Bir tarikata girmek için gereken o çetin ruhi hazırlık safhaları doğal olarak bypass edilmiş; temel dini bilgiden dahi yoksun geniş kitleler bu yapılara akmıştı.
Ne var ki bu kitleselleşme, 90’ların neo-liberal rüzgarıyla birleşince bambaşka bir mecraya evrildi. O güne kadar merkezden itilmiş, İstanbul sermayesinin gölgesinde kalmış Anadolu burjuvazisi, MÜSİAD gibi yapılarla kendi varlık mücadelesini verirken cemaatleri birer kaldıraç olarak kullandı. Özel okullar, hastaneler, finans kurumları ve medya organlarıyla devasa bir kurumsallaşma sürecine giren bu yapılarda, liderlik makamının üstlendiği sorumluluklar da zorunlu olarak kabuk değiştirdi. Manevi rehberlik işlevinin yanına; devasa kurumları, geniş medya ağlarını ve karmaşık sosyal ilişkileri sevk ve idare etme görevi eklendi. Bu durum, yapının manevi terbiyeden ziyade kurumsal sadakati ve ticari ağlarda var kalabilmeyi önceliklemesine yol açtı.
Bu hikâyenin belki de en trajik sosyolojik boyutu, sistemin dışında bırakılmış Anadolu çocuklarının hikayesidir. Ne merkez bürokraside ne de yerleşik sermaye ağlarında kendilerine kolayca yer bulabilen bu gençler için cemaatler; okuyabilmek, devlete adım atabilmek ve meşruiyet kazanabilmek adına yegâne "yol açma" aracına dönüştü. Nitekim FETÖ gibi yapıların en tehlikeli biçimde tırmanması da bu zemin üzerinden gerçekleşti. Taşralı gençlerin sosyal mobilite (sınıf atlama) arzusu, cemaatlerin bürokratik güç devşirme hırsıyla birleşince; mistik bir olgunlaşma arayışı olması gereken müritlik, sistemde hayatta kalma mücadelesine dönüştü.
Elbette bu mesele, üzerine devasa kitaplar yazılabilecek kadar hacimli ve derin bir sosyolojik süreçtir. Biz burada konunun tarihsel ve toplumsal arka planına yalnızca şöyle bir girip çıkmış olduk. Ancak netice itibarıyla; Türkiye’de tarikatlar hiçbir zaman "nitelikli birer tasavvuf mektebi" işlevini tam manasıyla göremedi. Baskılar yüzünden merdiven altına inip biçimsel din öğretmenliğine sıkıştılar; 80 sonrasında ise kentsel sığınaklara ve geniş kurumsal yapılara dönüştüler. Anadolu çocuklarının var olma ve alan açma mücadelesinin de eklendiği bu süreç, yapıların manevi derinliğini gölgede bırakarak asli işlevlerini yaşatamadan farklı alanlara evrilmelerine neden oldu.
Bugün Türkiye'de tarikat ve cemaat olgusu tartışılırken, amacımız kimseyi kırmak ya da suçlamak değil; meselenin sadece siyaset veya güvenlik boyutunun ötesinde, bu derin sosyolojik dönüşümün ve nitelik kaybının da mutlaka bilinmesi gerektiğine dikkat çekmektir.
@BekirTiryakii Platformun algoritması huzurlu veya sıradan paylaşımları değil; insanları kışkırtan, tartışma çıkaran, öfkelendiren ve şok eden içerikleri öne çıkarıyor. Kadın fark edilmek istiyor ki amacına da ulaşmış görünüyor.
AVRUPA’NIN KULLANIŞLI TÜRKÜ
Avrupalı kimlikçi için Türk, tarih destesindeki joker kartıdır. Ortak bir Avrupa kimliği kurmak gerektiğinde masaya sürülür ve kıtanın kendi içindeki bütün eski hesaplar bir süreliğine unutulur.
Oysa Avrupa’nın geçmişi bir kardeşlik destanı değildir. Otuz Yıl Savaşı’nda hanedanlar ve devletler din bayraklarının altında kıtayı parçalamış, Yüz Yıl Savaşları’nda İngiliz ve Fransız krallıkları nesiller boyunca kan dökmüş, iki dünya savaşında ise Avrupa kendi şehirlerini devasa mezarlıklara çevirmiştir.
Herkesin diğerine gösterebileceği bir mezarlık vardır.
Bu geçmişle yüzleşmek pahalı bir vicdan muhasebesidir. Türk’ü düşman ilan etmekse son derece ucuzdur:
Bağlam: Gereksiz.
Sorumluluk: Sıfır.
Maliyet: Birkaç slogan.
“Ottoman invader” — Ebedî Osmanlı istilacısı.
“Islam” — Değişmeyen İslam tehdidi.
“Constantinople” — Hâlâ geri alınması gereken kayıp şehir.
“Kebab” — Bir halkı mutfak karikatürüne indirgeme.
“Europe under siege” — Kuşatma altındaki Avrupa masalı.
Yüzyıllarca birbirleriyle savaşan Avrupalılar, Türk’ü görünce birden bin yıllık kardeş olduklarını hatırlarlar. Çünkü pan-Avrupa kimliğinin kendisini “biz” olarak tanımlayabilmesi için kapıda ortak bir “onlar” beklemelidir.
İşin trajikomik tarafı, Batılı kimlikçinin zihnindeki bu karikatürden ibaret değildir. Bizim o karikatürden çıkabilmek için yaklaşık yüz yıldır kapıda beklememizdir.
İçeri girebilmek için Fransız Aydınlanması’nı, Alman rasyonalizmini ve Avrupa hukukunu ezberleriz. Kravatımızı düzeltip kapıyı çalarız.
İçerideki adam bize bakar ve hâlâ aynı soruyu sorar:
“Peki ama atın nerede?”
Bir tarafta Batı’nın kütüphanesini ezberlemiş bir Doğulu, diğer tarafta profil fotoğrafında şövalye zırhı bulunan ama hayatında kılıç tutmamış bir klavye Haçlısı…
Kapıdan verilen mesaj açıktır:
“NATO’nun savaşçı Türk’e ihtiyacı varsa önden buyurun. Avrupa medeniyetinin sınırları konuşulacaksa dışarıda, tarihî düşman rolünüzde bekleyin.”
Çünkü Türk’ün eşit bir özne olarak içeri girmesi, “kuşatma altındaki Avrupa” masalını bozar. Türk barbar olmaktan vazgeçerse Avrupalı kimlikçi medeni olduğunu kime ispat edecektir?
Türk’ün Avrupa’yla eşit ilişki kurmak istemesi bir yanılgı değildi. Yanılgı, o kapının herkese ilan edilen kurallara göre açıldığına inanmaktı. Oysa gardiyan kapıyı açmaz; çünkü gardiyanın varlık sebebi kapının kapalı kalmasıdır.
Bugünün dijital “yeniçeri avcıları” gerçekte bugünün Türk’ünden korkmuyorlar. Kendi ürettikleri medeniyet krizinden, kimlik kaybından ve dünyadaki ağırlıklarının azalması ihtimalinden korkuyorlar. Bugünün sorunlarıyla yüzleşmek yerine yüzyıllar önceki kuşatmaları yeniden oynamak daha kolaylarına geliyor.
Onların ihtiyaç duyduğu Türk yaşayan, değişen ve konuşan bir insan değildir. Avrupa’nın kendi kimliğini kurabilmek için ürettiği tarihsel bir karikatürdür.
Bu nedenle mesele Avrupa’yı reddetmek değil, Avrupa’nın bizi tanımlama tekelini reddetmektir. Kapıda “Ben de sizdenim” diye onay beklemek yerine kendi hikâyemizi başkasının dipnotu olmadan, öznesi olarak yazmaktır.
Çünkü Batılı kimlikçinin Türk’e baktığında görmek istediği tam da budur:
Bugünün insanı değil; Avrupa’nın kapısında kılıcıyla bekleyen ebedî bir yeniçeri
Ekranda izlediğimiz şey soğuk bir belgesel kurgusu değil; insan katleden kanlı bir ihanetin etten kemikten hafızasıdır. Erzurum’dan hatırlıyorum bu çocukları; bir bilseniz ne güzel çocuklardı onlar. Anadolu’nun o ayazında, ders masalarında edeple oturan o pırıl pırıl evlatlar; "hizmet davası", "ümmet davası" kılıfı altında adım adım zehirlendi. Kutsal kavramların arkasına saklanan bu alçak yapının, bir "dava" yalanıyla o çocukların önce vicdanını çaldığına, sonra onları kendi insanına kıyan birer soğukkanlı katile ve şeytana dönüştürdüğüne zamanla bizzat şahit oldum.
@AltayCemMeric@furkancerkesx Furkan'ın tek bir kusuru var: O da akım derken kakım demesi. Başını belaya sokan davada da aynı şeyi yapmıştı. Demek istediği ile söylediği arasında kilometrelerce fark olan tek insan olabilir.
@trbioscom Biz Araplaşmadık; 1000 yıldır bu coğrafyada kendi kimliğimizle, dinimizle ve devlet aklımızla varız. Sen hangi kültürün sözcülüğünü yapıyorsun?
@trbioscom Tam bir İngiliz veya Fransız sömürge subayı zihniyeti. Bu laflar tam da 100 yıl önce Sykes-Picot ile Orta Doğu’yu paylaşanların uydurduğu bayat propagandalar. Türklerin dinî ve kültürel değerlerini 'Araplaşmak' sanmak, kültürüne oryantalist bir gözlükle bakmaktır.
@bosunatiklama Bir bakanın görevi, yetki ve bütçe elindeyken toplumun gidişatından yakınmak veya 'insanlar yalnız ölüyor' diye ağıt yakmak değildir. Bütçesi ve bürokrasisi elinde olan bir makam, şikayet merci değil çözüm icraatçısıdır.