BİR ÜLKENİN ALBÜMİNİ DÜŞERSE…
Bir toplumun çöküşü her zaman savaşla başlamaz.
Bazen sessizce başlar.
Bir çocuğun tabağından eksilen bir yumurtayla mesela..
Alınamayan bir bardak sütle…
Paylaşılamayan bir lokma etle…
Çünkü protein yalnızca bir besin değildir.
Protein; kasın, bağışıklığın, hormonların, enzimlerin ve beynin yapı taşıdır.
Daha doğrusu…
İnsanın geleceğinin yapı taşıdır.
Tıp fakültesinde bize proteinleri aminoasitler, albümin, immünoglobulinler ve nitrojen dengesi üzerinden anlattılar.
Doğruydu.
Ama eksikti.
Yıllar sonra hastalarıma baktığımda gördüm ki, laboratuvar sonuçları bazen toplumun aynasıdır.
Düşük albümin yalnızca bir kan değeri değildir.
Bazen yoksulluğun biyokimyasal imzasıdır.
Bazen yalnızlığın…
Bazen ihmalin…
Bazen de sessiz bir adaletsizliğin.
Çünkü insan bedeni açlığı gizleyebilir.
Ama gelişemeyen bir beyin onu gizleyemez.
Doğumda ve doğduktan sonra yani
Yaşamın ilk bin günü, beynin en hızlı geliştiği dönemdir.
Bu süreçte yeterli protein alınamadığında sinaptik bağlantılar, miyelinizasyon ve bilişsel gelişim olumsuz etkilenebilir.
Bazı etkiler daha sonra telafi edilse bile, bazıları yaşam boyu iz bırakabilir.
Yani bir çocuğun tabağındaki eksiklik..
!!Yıllar sonra bir sınıfın öğrenme hızına,
!!Bir fabrikanın üretkenliğine,
!Bir ülkenin bilim üretme kapasitesine dönüşebilir.
Biyolojinin topluma dokunduğu yer..
Çünkü toplum dediğimiz şey, birbirinden bağımsız milyonlarca beden değildir.
Birbirine bağlı milyonlarca metabolizmadır.
Émile Durkheim, toplumun bireylerin toplamından daha fazlası olduğunu söyler.
Bugün bunu moleküler biyoloji de doğruluyor.
Bir bireyin gelişememesi yalnızca onun kaybı değildir.
Toplumun kaybettiği bir potansiyeldir.
Pierre Bourdieu buna “eşitsizliğin yeniden üretimi” der.
Yoksulluk yalnızca miras bırakmaz.
Fırsat eksikliğini de miras bırakır.
Amartya Sen ise gerçek yoksulluğun gelir eksikliği değil, yapabilme kapasitesinin eksikliği olduğunu söyler.
Belki de protein eksikliği tam olarak budur.
Sadece besin eksikliği değil…
İnsanın yapabileceklerinin eksilmesidir.
Sonra işin içine deontoloji girer.
Hekimlik yalnızca hastalıkları tedavi eden bir meslek değildir.
İnsanın onurunu koruma mesleğidir.
Hipokrat’ın “Primum non nocere” ilkesi, yalnızca yanlış ilaç vermemeyi değil, önlenebilir zararlara kayıtsız kalmamayı da ahlaki bir sorumluluk olarak düşündürür.
Bugün bir çocuğun yetersiz beslenmesini yalnızca ailesinin sorunu olarak görmek…
Belki de modern çağın en büyük etik körlüklerinden biridir.
Çünkü sağlık yalnızca hastanelerde üretilmez.
Sağlık; okulda, mutfakta, tarlada, ücret politikasında, sosyal devlette ve adalet duygusunda üretilir.
Dünya Sağlık Örgütü’nün yıllardır vurguladığı sağlığın sosyal belirleyicileri budur…
İnsanlar en çok yaşadıkları koşullar kadar sağlıklıdır.
Bir toplumun protein eksikliği arttığında yalnızca marasmus ya da kwashiorkor görmezsiniz.
Daha sessiz belirtiler görürsünüz.
Daha çabuk yorulan insanlar…
Daha sık hastalanan çocuklar…
Daha düşük okul başarısı…
Daha kırılgan aileler…
Ve giderek birbirine güvenini kaybeden bir toplum.
Çünkü açlık yalnızca mideyi değil, umudu da tüketebilir.
Belki de bu yüzden bir medeniyetin gerçek zenginliği, gökdelenlerinin yüksekliği değildir.
Hiçbir çocuğun büyümesini ekonomik koşullara teslim etmeyecek kadar güçlü bir vicdana sahip olmasıdır.
Ve belki de hekimlik bana en önemli gerçeği laboratuvar öğretmedi.
Onu hastalar öğretti.
Bir toplumun vicdanı önce mahkeme salonlarında değil…
Önce çocuklarının tabağında görünür.
Orada eksilen yalnızca protein değildir.
Orada eksilen, geleceğin kendisidir.
Bunca arbedede kaybettiğimiz o!
@KuzgunNogay Bu videonun öncesi ya da farklı açıdan çekilmiş hali de var. Orada kaleci elini uzatıyor, Mbppe oralı olmuyor, kaleci de tepkisini gösteriyor. Onu da izledikten sonra tekrar yorum yapmak isterseniz, okumak isterim...
@rblgokdemir AI :
Metin;
hukuk devleti,
ceza hukuku,
siyasi etik,
demokratik hesap verebilirlik
ekseninde yazılmış, güçlü bir düşünce yazısı niteliğindedir.