Bir neslin zihni, kelimeleri elinden alınmadan da işgal edilebilir. Şöyle ki; kelimeler yerinde bırakılır; içlerine başka bir dünyanın inançları, kabulleri ve gayeleri yerleştiriliverir. Kendi dininin diliyle konuştuğunu zannederken başka bir düşüncenin hükümlerini tekrar eder hâle gelir o nesil.
Bugün Müslümanların karşı karşıya bulunduğu en ciddi tehlikelerden biridir, kelimelerimizi muhafaza ederken mânalarımızı kaybetmek.
İmam Gazzâlî rahimehullah, el-Mustasfâ’da [s.18] şöyle der: "Önce mânaları zihninde belirleyip ardından lafızları onlara tâbi kılan, doğru yolu bulmuştur."
Bu ölçü, kavramların ardındaki hakikati araştırmamız gerektiğini hatırlatan önemli bir kıstastır aslında.. Zira bir fikrin hangi kelimelerle takdim edildiği kadar, o kelimelerle neyin kabul ettirildiği de mühimdir.
Örneğin, Şûrâ, adalet, hürriyet.. Her biri kendi anlam zemini içerisinde anlaşılması gereken mefhumlardır. Meselâ demokrasiyi şûrâ ile özdeşleştirmeden önce, yöneticinin seçilmesiyle çoğunluğun vahyin hükmünü geçersiz kılmaya yetkili sayılması arasındaki farkı görmek gerekir.
Bir usulde benzerlik bulunması, o usulün dayandığı bütün esaslarda birlik bulunduğunu göstermez. Meşruiyet kaynakları arasındaki ayrılık kelimelerin birbirine yaklaştırılmasıyla giderilemez. Bu noktayı iyi kavramamız gerekiyor.
Bir ideolojiyi tanımak için hangi şartlarda doğduğunu, kurucularının neyi reddettiğini, neyi esas aldığını ve sonraki savunucularının hangi gayeye yürüdüğünü de bilmek gerekir. Bununla beraber hükmü yalnız kurucularının niyetine bağlamak da yetmez; bugün savunulan muhtevaya da bakılmalıdır.
Zira bir düşüncenin İslâm’la münasebetini belirleyen, ona yakıştırılan sıfatlardan önce, insana ve vahye bakış açısındaki mahiyettir.
Şâtıbî rahimehullâh'ın el-Muvâfakat’ındaki [2/289] ifadesiyle: "Şeriatın konuluşundaki maksat, mükellefi hevâsının güdümünden çıkararak, zorunlu olarak Allah’ın kulu olduğu gibi kendi tercihiyle de O’nun kulu kılmaktır."
Ulema tarafından İslâm’ın gayesi böylece ortaya konulmuşken, insan iradesini ilâhî hükmün üzerinde gören bir esas hangi noktada onunla birleştirilebilir?
İslâm’a alternatif olma iddiasını ve onun hükmünü reddeden esaslarını muhafaza eden bir ideoloji, başına "İslâmî" sıfatı getirilerek zinhar İslâmîleştirilemez.
O esaslar terk edildiğinde ise zaten aynı düşünce savunulmuyor demektir. Birbirini reddeden iki hükmü yan yana yazmak, onları telif etmek değildir.
Kelimelerimizi kullanıyor diye her düşünceyi kendimizden sayamayız kardeşlerim!
Yaşadığımız çağda sinsi bir taktikle karşı karşıyayız: artık: Bir fikre meşruiyet kazandırmak için mukaddes kavramlarımız ödünç alınıyor. Oysa mânasını kaybetmiş bir kelimeyi dilde yaşatmakla temsil ettiği hakikat korunmuş olmaz..
Dünyadaki zulümler karşısında çaresizliğe kapılmak şeytanın bir vesvesesidir. Mü'minin vazifesi "Sizin hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için" buyuran Rabbine layık bir kul olmaktır.
Bu uğurda atılan her doğru adım, yapılan her helal ticaret, gösterilen her ahlaki duruş kalbimize dokunan o yumuşak rayihayı yayacak ve inşaallah-u teala yeryüzünde adaletsizliğin surlarını bir bir yıkacaktır.
Zulme karşı insanın elindeki imkanlardan biri de tüketim tercihleridir. Bir ürünü satın almak yalnızca para verip bir eşya edinmek değildir. Aynı zamanda hangi üretim biçimine, hangi ticari anlayışa ve hangi şirketin faaliyetlerine kaynak aktaracağımız konusunda bir tercihtir.
Celal Şengör,
“Ben ‘Dâhi Diktatör’ diye bir kitap yazdım.
Atatürk bal gibi diktatördü.
Cumhuriyet de öyle Meclis’in bayıla bayıla kabul ettiği bir şey değil.
İsmet Paşa’yla oturuyorlar,
‘Yarın Cumhuriyet’i ilan ediyoruz.’ diyor.
Meclis’e geliyorlar,
‘Hükümet şeklimiz Cumhuriyettir.
Kabul edenler el kaldırsın.’
Daha el kaldırmalar bitmeden ‘Oy birliğiyle kabul edilmiştir.’ diyor.
Böyle bir şey yok.”
🔴 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edildikten sonra yaşananlar:
1923: İstiklal Mahkemeleri
1924: Hilafet ve Şeriat mahkemeleri kaldırıldı. Medreseler kapatıldı. Şer‘iyye ve Evkaf Vekâleti kaldırıldı.
1926: Aile ve miras hukuku gibi alanlarda Şeriat kanunları yerine İsviçre’den alınmış Türk Medeni Kanunu getirildi.
1928: “Devletin dini İslam’dır” hükmü anayasadan çıkarıldı.
1932: Ezan yasaklandı
1937: Laiklik anayasaya açıkça yazıldı.
@MeshurSabir Biz Müslüman Türkler hiçbir Sahabe Efendimize, bırakın düşmanlık etmeyi kötü zan dahi düşünmekten Allah'a sığınırız. Onlar Resûlullah Efendimizin Yıldızlarıdır. Hangisine uysak yolumuzu aydınlığa çıkarırlar Allah'ın izniyle. Allah'ın Selamı ve Rahmeti onların üzerine olsun.
LEVENT GÜLTEKİN:
Atatürkçülük ayarı veriyorsan, sen Atatürkçü değilsin ki. Sen bölücülük yapıyorsun, ayrıştırıyorsun, muhalefeti daha da şey yapıyorsun.
Şimdi Ümit Kocasakal Bey için benim gördüğüm kadarıyla burası biraz siyasete atlama tahtası gibiydi. Zaten 10 yıl önce de Baro Başkanıydı. Bu bildiğim kadarıyla 3. seçilme dönemi.
Daha önce kendi isteğiyle bıraktı ve CHP'ye Genel Başkan adayı oldu. Orada o beklediği "Mustafa Kemal'in askeriyiz" ilgisini göremeyince tekrar döndü baroya. Bu sefer de orada benzer bir şey yaptı.
"Ne mutlu Türk'üm diyene" de bana biraz öyle geliyor. Hani "Ne mutlu Türk'üm diyene", "Mustafa Kemal'in askeriyiz" diyene... Onun üzerine atılan sloganla kendine niye bir alan açmaya çalışıyorsun?
%35'lere varan kararsız seçmenin oranının artmasındaki bir nedenin de bu olduğunu düşünüyorum. "Mustafa Kemal'in askeriyiz" demek yeterli olsaydı, o %30-35'in içerisinde eminim ki tamamına yakını Cumhuriyet felsefesini benimsemiş insanlar ama gitmiyor Zafer Partisi'ne ya da diyelim ki bu çizgiyi benimseyen partiye. Demek ki derdi o değil.
O yüzden bana çok ucuz geliyor. Hele o avukatların birbirleriyle yumruk yumruğa kavga etmesi ki bunlar ülkenin en okumuş kesimi...
İnsanoğlu, bebekliğinden itibaren ailesinden başlayarak güvenmesi, dayanması gerektiği insanlar olduğunu düşünerek büyür. Her zaman güvenebileceği, dayanabileceği birinin olmasını ister.
İnsanlar birbirine dayanırlar, birbirinden beklenti içinde olurlar. 'O iş olmazsa ben bittim' derler. 'O beni sevmezse ben ne yaparım?' derler.
Sorular, sorularla beraber cevaplar; cevaplar arttıkça yeni sorular çoğalıp durur. Ancak tüm soru ve sorunların asıl cevabı, kalbin asıl dayanılması gereken Allah-u Zülcelal'dir.
Sahte dayanaklar yıkılacak birgün! Hepsi hayal kırıklığıyla neticelenecek. İşte o zaman kalp yalnızca 'Tevhid' ile ayakta kalabilir. Tevhidi hayatının her safhasına yerleştiren ancak ayakta kalabilir. Yoksa düşmeye, yıkılmaya, kendini perişan etmeye mahkumdur insanoğlu.
İstanbul Barosu seçimlerini kazanan Ümit Kocasakal ağzını yaya yaya Millilikten bahsediyor, hedef gösterdiği kitleyi milli olmamakla suçluyor ama kendisi 1821'de Morayı koparmak için Osmanlıya isyan eden Rum asileri desteklemek için Yunanistan'a kadar giden Türk düşmanı ve küçük kızlara tecavüz eden Epstein benzeri Victor Hugo'yu referans olarak gösterebiliyor.
Yani terör destekçisini övüyor.
Ne demek yani, Mora Osmanlı toprağıydı, Morayı Osmanlı'dan koparmak üzere hareket edenler Rum ayrılıkçı teröristlerdi.
İşte bu Rum ayrılıkçı teröristleri 1821'de Osmanlı askerlerine kışkırtmak için üşenmeden yorulmadan Yunanistana kadar giden terör destekçisi, Türk düşmanı, İslam düşmanı Victor Hugo'yu kendisine örnek olarak alabiliyor.
Isterseniz Victor Hugo'nun Türklerin aleyhine yazdığı
"Mavi Gözlü Yunan Çocuğu" şiirini bir okuyun. Türklere nasıl kin tuttuğunu ve iftira attığını kendi gözlerinizle görün.
Türkler geçti buradan; her şey yıkıntı ve matem.
Sakız, şarap adası, şimdi karanlık bir kayalık,
Yaprakları dökülmüş, neşesiz çamların gölgesinde.
Ne bir ev kalmış ayakta, ne bir kule, ne bir duvar,
Ne de çan sesleri yükselen o eski kiliselerden bir iz...
Her şey susmuş. Sadece o ıssız kayalıkta,
Mavi gözlü, sarı saçlı bir Yunan çocuğu oturur;
Başını eğmiş hüzünle, kimsesiz ve yapyalnız.
Sığınacak bir çatıdan, tutunacak bir daldan yoksun,
Bu korkunç harabelerin ortasında tek başına.
Ey çocuk, diyorum, ne istersin hüzünlü gözlerinle?
Ağlama artık! İster misin sana bu tatlı meyveleri vereyim?
Ya da şakıyan o altın kanatlı kuşu getireyim mi?
Ne istersin gülümsemen için, söyle bana?
Güzel bir çiçek mi, yoksa mavi dalgalarda yüzen bir sandal mı?
Mavi gözlü çocuk yanıt verir:
— Ben barut istiyorum, fişek istiyorum!
Victor Hugo'nun iğrençliği sadece bu kadar mı, tabii ki hayır.
Victor Hugo ayrıca, epistein gibi küçük kızları taciz eden bir sapık.
Dünyaya servis edilen Sefiller adlı romanıyla sefilliğin edebiyatını yapan bu yaşlı sapık, küçük kızların açlığını ve yoksulluğunu fırsat bilerek onları iğrenç emellerine alet ediyordu.
Bu iğrenç fiili yaparken hayvani bir çılgınlıkla aç kızların üzerine çullanıyordu.
Sefilliğin edebiyatını yazan bu yaşlı sapık hayatını sürdürmek için bedenlerini satmak zorunda kalan bu kızlara acımak bile aklından geçmiyordu.
Halkın kadınlarının hayatta kalmak için bedenlerini satmak zorunda bırakılmasının trajik kaderi üzerine Sefiller adlı eseri ile güya nesilleri ağlatan bu sapık, aynı tecavüzü birkaç sent karşılığında kendisi büyük bir rahatlıkla yapabiliyordu.
Büyük ahlakçı, üstelik, sapkınlıklarının korkunç bir muhasebesini tutmaktan geri de durmuyordu.
Özel defterlerinde, iğrenç ücretleri, yaşları ve cinsel fantezileri titizlikle not ediyor, sefillerin bedenini basit bir hesap defterine indirgiyordu.
Şifreli günlükleri, örneğin "Küçük çamaşırcı kız, 15 yaş: 2 frank" ya da "Verrerie Sokağı'ndan kız, 16 yaş. 1 frank 50" gibi ürpertici girdilerle dolu; bunların arasında, İspanyolca kodlanmış, küçük kızların bedenlerini diline dolamış, cinsel dozları yüksek betimlemeler yer alıyordu.
Bu adamın zalimliği, ona hayatını adamış sadık sevgilisi Juliette Drouet ile daha trajik bir şekilde ortaya çıkıyordu. Halbuki kadın, varlığını ona feda etmişti.
Yazar, kendini evrensel özgürlüğün şampiyonu olarak yüceltirken, sevgilisinden tam bir itaat talep ediyor, onu çift kilitle hapsediyordu.
Halkları Manipüle ederek kitaplarından elde ettiği telif haklarından devasa bir servet biriktirirken, kadını aşağılayıcı bir yoksulluk içinde tutmaktan sadist bir zevk alıyordu.
Mektuplaşmaları, bir kadının çilesini gün yüzüne çıkarıyor. Kışın üşüyerek, kasaba ya da odun için yalvarmak zorunda kalıyor, çaresizce şöyle yazıyordu: "O kadar yoksulum ki sevgilim, ayaklarıma giyecek ayakkabım bile kalmadı".
Kendi elbiselerini rehin vererek hayatta kalmaya çalışırken, Hugo, yoksul mahallelerden genç kızlarla defalarca birlikte olmak için sınırsız harcamalar yapıyordu.
Kendi küfr siyasal sistem üzerinden hakimiyet sağlamak için milleti yalan tarih ile kandırıyorlar.
Yalandan düşmandan kurtardik dediler, kurtardıysanız düşmana ait ne varsa alıp millete dikte ederek düşmana benzerek düşman gibi yönettiler.
@AkarErtugrul Darbelerle,zulumlerle,ihanetlerle yapılmış, Halkın inancı, kültürü,örfü kutsalı ile zerre uyuşmayan bir sözde anayasa yapılmış önüne gelen bunu savunuyor. Değiştirelim diyenlere de darbe yapmaktır bu diyorlar. Ulan darbe anayasasını savunuyorlar da milleti de aptal zannediyorlar