Ben Pınar Gültekin. Diri diri yakıldım, bir varile hapsedildim. Adli tıp "canlı canlı yakıldı" dedi, Yargıtay ise bu vahşette "canavarca his yok" dedi! Katilime sırf erkek diye "tahrik indirimi" veriliyor. Sadece Bedenimi değil Adaletimide Yaktılar..
Barınma hakkı öğrencilerin en temel haklarından biridir. Öğrencilerin yaşam koşullarını kötüleştirecek, onları daha kalabalık ve daha sağlıksız koşullarda yaşamaya zorlayacak uygulamalar kabul edilemez.
Adana Çukurova KYK Yurdu'nda kalan öğrenciler, yıllardır kaldıkları 4 kişilik odalardan alınarak 6 kişilik odalara yerleştirilmek isteniyor. Üstelik bu önemli değişiklik öğrencilere resmi ve açık bir şekilde bildirilmemiş, öğrenciler durumu güvenlik görevlilerinden öğrenmek zorunda kalmıştır. Öğrencilerin sorularına ise net yanıtlar verilmemekte, belirsizlik sürdürülmektedir.
Eğer gerçekten bir planlama değişikliği yapılacaksa, bunun gerekçeleri öğrencilere açıkça anlatılmalı, öğrencilerin görüşleri alınmalı ve mağduriyet yaratılmamalıdır. Yeni yapılan bir yurtta öğrencileri daha sıkışık koşullara mahkûm etmek, diğer yurtlardaki yoğunluğu artırmak çözüm değil, yeni sorunlar yaratmaktır.
Öğrencilerin talepleri dikkate alınmalı, şeffaf davranılmalı ve yaşam koşullarını geriye götürecek uygulamalardan vazgeçilmelidir.
Öğrencilerin haklı taleplerinin yanındayız.
#YurdumaDokunma #ÇukurovaYurduBizimdir #BarınmaHakkı #ÖğrencininSesineKulakVer
sesimizi duyurmak için yardım istiyoruz adana çukurova kyk yurdunda kalıyoruz ve bize söylenmedim seneye yurdumuzun değiştireleceğini güvenliklerden öğrendik sorumlu memurlar bize net bir cevap vermek yerine başlarından savıyorlar bizi 4 kişilik odalardan alıp
++
#yurdumadokunma
Türkiye’de bir üniversite Cumhurbaşkanı Kararnamesi ile kapatılıyor.
22 Mayıs 2026 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı (Karar No: 11384) ile İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin faaliyet izni, 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun ek 11. maddesi gereğince kaldırıldı.
Peki soruyorum: Ne değişti?
Bilgi Üniversitesi gerçekten bir bilim kapısı olarak kurulmuşsa, şimdi bu kapı neden kapatılıyor? Bu kapı siyasi iradelerin tercihine göre açılıp kapanmaz. Kurarken düşünecektiniz. Eğer evrensel bilim ilkeleri üzerine kurulmuşsa, tekrar söylüyorum; kapatılmaz.
Şimdi neden kapattınız?
Eğer gerekçe mütevelli heyetinde ya da yönetiminde masonların bulunmasıysa, buna yıllarca neden izin verdiniz? Eğer sakıncalıydıysa şimdiye kadar neredeydiniz? Eğer sakıncalı değilse bugün neden tasfiye ediyorsunuz?
Üniversite dediğiniz yer iktidarların mülkü değil, toplumun ortak bilim kurumudur. Bilim kapısı bir kez açılır ve bir daha kapanmamak üzere açılır. Çünkü adı üstünde bilimdir; evrenseldir, laiktir, kalıcıdır, kişilere ve dönemlere göre şekil değiştirmez.
Ama ne yazık ki ülkemizde her şey konjonktürel. Bilim bile...
Laiklik ortadan zayıfladığında bilim de bağımsızlığını kaybediyor. Çünkü bilim hiçbir siyasi merkeze yaslanmadan yapılır. Devlete, partiye, cemaate, tarikata, sermayeye ya da herhangi bir güç odağına dayanarak bilim üretilemez. Laiklik tam da bu yüzden gereklidir; bilimin ve düşüncenin özgür kalabilmesinin güvencesidir.
Bir de sırtını mevcut siyasi iktidara yaslayarak rektörlük, akademisyenlik yaptığını sananlar var. Onlar da bilimden uzaklaşıyor. Çünkü bilim biat etmez, sorgular. Bilim sadakat değil, hakikat arar.
Dün "FETÖ" denildi, tasfiyeler yapıldı. Bugün "mason" deniliyor. Yarın başka bir gerekçe bulunacak. Değişen sadece etiketler; değişmeyen ise bilimin ve kurumların siyasetin günlük hesaplarına kurban edilmesi.
Yazık...
Gerçekten yazık bu ülkeye. Çünkü üniversiteler kapanırken sadece binalar kapanmaz; düşünce, eleştiri, özgür araştırma ve geleceğe duyulan umut da biraz daha karanlığa gömülür.
Aslında savunmaların satır aralarında dile getirilen bir gerçek var ve bu hiç de gizli değil. Sanık Haşim Eraslan ve savunma avukatlarından biri de bunu açıkça ifade etti: Depremde devletin ve hükümetin de sorumluluğu bulunduğunu söyledi.
“Yönetmeliği biz çıkarmadık” diyerek, belirlenen sınırların Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve hükümet tarafından oluşturulduğunu vurguladılar.
Bu noktada açıkça ifade etmek gerekir ki; bu değerlendirmeler sanıkları aklama amacı taşımamaktadır. Bireysel sorumluluklar ortadadır. Ancak bu sorumlulukların, onları mümkün kılan sistemden ve siyasi tercihlerden bağımsız ele alınması da mümkün değildir.
6 Şubat depreminin hemen ardından “asrın felaketi” söyleminin bu kadar güçlü şekilde dile getirilmesinin nedenlerinden biri de belki burada yatıyor. Çünkü birçok yapı, mevcut yönetmeliklere uygun şekilde inşa edilmiş olsa bile yıkıldı.
Sanık Haşim Eraslan’ın ifadesine göre, Rönesans Rezidans ileri teknolojiyle ve kusursuz yöntemlerle inşa edilmişti. Kolonlar, kirişler, etriyeler ve çirozlar yönetmeliğe uygundu. Ancak binanın girişinde, resepsiyon için yüksek ve geniş bırakılan camlı bölümdeki uzun kirişlerin aşırı salınım sonucu kırıldığı iddia ediliyor. Bu durum, mühendislik hatası ihtimalini de açıkça gündeme getiriyor.
Deprem elbette şiddetliydi. En iyi teknolojiyle yapılan bir yapıda bile hatalar olabilir.
Ancak şu gerçeği göz ardı edemeyiz:
Bu deprem öngörülemez değildi.
Sanık avukatlarından birinin ifade ettiği gibi “1000-1500 yılda bir olan böylesi bir deprem öngörülemez” yaklaşımı bilimsel gerçeklikle örtüşmemektedir. Aksine, bilimsel mantık şunu söyler: Tarihte bir kez olmuş bir olay, yeniden olabilir.
Yani mesele “olur mu?” değil, “ne zaman olur?” sorusudur. Bu nedenle böylesi bir depremin ihtimali, göz ardı edilemeyecek bir gerçektir.
Tam da bu noktada sorumluluğu yalnızca sahadaki mühendislere ve denetim firmalarına yıkmak, gerçeğin sadece bir kısmını görmek olur. Asıl sorumluluk; kuralları koyan, denetim sistemini şekillendiren ve uygulamayı yıllarca bu şekilde sürd��ren devlete ve onun yürütücüsü olan siyasi iktidaradır.
1999 depreminden sonra “deprem hazırlığı” adı altında toplanan milyarlarca liranın, afetlere dayanıklı kentler kurmak yerine başka alanlarda kullanıldığı gerçeği bugün bu yıkımın en ağır siyasi sorumluluğunu ortaya koymaktadır.
24 yıldır ülkeyi yöneten AKP iktidarı, bu kaynakları amacına uygun kullanarak güvenli kentler inşa etmek yerine; rantı, büyümeyi ve kontrolsüz yapılaşmayı önceleyen politikalarla bu tabloyu hazırlamıştır.
Bugün mahkeme salonlarında “yönetmeliğe uygundu” savunması yapılabiliyorsa, o yönetmelikleri hazırlayanların ve yıllarca değiştirmeyenlerin sorumluluğu da tartışılmazdır. Çünkü mesele sadece bireysel hata değil; baştan aşağı sorunlu bir sistemin sonucudur.
Dolayısıyla “deprem çok büyüktü” demek, ne teknik olarak ne de vicdani olarak yeterlidir.
Çünkü bu yıkım sadece doğanın değil, yıllardır biriken ihmalin, yanlış politikaların ve göz göre göre alınmayan önlemlerin sonucudur.
Ve en önemlisi:
Evet, sanıkların söylediği gibi tek kusurlu kendileri olmayabilir.
Ama ortada inkâr edilemez bir gerçek var:
İnsanlar öldü. Hâlâ kayıp olanlar var.
Peki bu durumda sorumluluk nerede başlıyor, nerede bitiyor?
Ve en önemlisi:
Kusursuz olduğunu iddia edenlerin karşısında, hayatını kaybeden insanların hukuku nerede duruyor?
@Adaletpesindea
@sendikatobsen
6 Şubat 2023 depreminde yıkılan Rönesans Rezidans davası devam ediyor. 4 Nisan 2026 Cumartesi günü yapılan duruşmada, sanıkların savunma bölümlerine katıldım. İnşaatı denetleyen yapı denetim firması Yetkin’in ortaklarından sanık Bülent Seküçoğlu ve sanık Haşim Eraslan’ın savunmalarını dinledim; ardından avukatlarının beyanlarını da takip ettim.
Tüm savunmaların temelinde depremin büyüklüğü vurgulanıyor; adeta suçlu depremmiş gibi bir anlatı kuruluyor. 2007 Deprem Yönetmeliği’ne uygun hareket ettiklerini, öngörülen ivme değerlerine göre projelendirme ve uygulama yaptıklarını, ancak depremin büyüklüğünün bu yapıyı yıktığını ifade ediyorlar. Savunmaların özeti şu:
“Biz her şeyi doğru yaptık, ancak deprem çok büyüktü.”
Sanık Bülent Seküçoğlu, kendisini proje denetçisi olarak tanımlıyor ve uygulama denetiminden sorumlu olmadığını belirtiyor. Bu şekilde sorumluluktan sıyrılmaya çalışıyor. Oysa attığı imzaların altında hem proje hem uygulama denetimi sorumluluğu bulunmasına rağmen, “Ben proje denetçisiyim, fotoğraflara bakar, projenin uygunluğunu kontrol eder ve imzalarım” diyerek kendine sınırlı bir rol biçiyor.
Sanık Haşim Eraslan ise yalnızca uygulama denetçisi olduğunu ve uygulamada herhangi bir sorun bulunmadığını savunuyor. Ancak anlatımları, aslında ne kadar yoğun bir çalışma temposu içinde olduklarını açıkça ortaya koyuyor. İskenderun merkezli bir firma olmalarına rağmen Hatay’ın her yerindeki inşaatlara yetişmeye çalıştıklarını, bu yoğunluk nedeniyle daha sonra vefat eden Osman Çinçinoğlu ile ortaklık kurarak Antakya şubesini açtıklarını ifade ediyor. Ortaklık bildirilmiş olmasına rağmen, şubenin ticari sicil kaydı olmadan faaliyet yürüttüğünü de dile getiriyor.
Günde yaklaşık 300 kilometre yol yaparak Hatay genelindeki inşaatları denetlediklerini, 12 araç ve yaklaşık 48 mühendisle çalıştıklarını söylüyor. Ancak Rönesans Rezidans şantiyesine Bülent Seküçoğlu ile birlikte gelip gelmediğini dahi hatırlayamıyor. Bu bile denetimin niteliği açısından önemli bir soru işareti oluşturuyor.
Sistem gereği her bir kontrol mühendisinin denetleyebileceği beton miktarının sınırlı olduğunu, ancak buna rağmen iş yükünün çok fazla olduğunu ve işleri yetiştirmekte zorlandıklarını ifade ediyor. Bu yoğunlukta çalışan bir denetim mekanizmasından sağlıklı, detaylı ve bilimsel bir kontrol beklemek oldukça zor. Böyle bir çalışma temposunda yapılan denetim, kaçınılmaz olarak yüzeysel kalır.
Müşteki avukatlarından genç bir avukatın sorduğu şu soru oldukça çarpıcıydı:
“Bu kadar yoğun çalışmak yerine daha az iş alarak daha verimli ve güvenli bir denetim yapmak mümkün değil miydi? Bu sizin açınızdan bir tercih değil mi?”
Sanığın cevabı ise dikkat çekiciydi:
“Yani daha fazla para kazanmak gibi mi?”
Avukatın buna verdiği yanıt nettir:
“Ben para demedim, daha az iş dedim.”
Bu diyalogdan sonra sanığın savunması daha da dikkat çekici bir noktaya evrildi. İnanması güç ama, “Biz aslında zarar ediyorduk” şeklinde bir ifade kullandı.
Devamında Haşim Eraslan, “Evet, vergi rekortmeni olduk ama…” diyerek sözlerini sürdürdü. Tam bu noktada avukat araya girerek şu soruyu yöneltti:
“Vergi rekortmeni olduğunuz dönem, zarar etmeden önce mi?”
Bu diyaloglar, savunmaların kendi içindeki çelişkileri ve bakış açısını açıkça ortaya koymaktadır. Bir yanda aşırı iş yükü, diğer yanda “zarar ediyoruz” söylemi; bir yanda vergi rekortmenliği, diğer yanda ekonomik mağduriyet iddiası… Bu tablo, yalnızca teknik bir savunmanın ötesinde, tercihlerin ve önceliklerin ne olduğunu da gözler önüne seriyor.
Gelen hiçbir işi reddetmemişler. Bu kadar yoğun çalışan bir yapıdan sağlıklı bir denetim beklemek ise gerçekçi değildir.
Burada yalnızca bireysel kusurlar değil, sistemsel sorunlar da açıkça görülüyor. Denetimin bilimsel ve eksiksiz şekilde yapılması bu koşullarda neredeyse imkâns��zdır. Ancak bu durum, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Burada hem sistemin kusuru hem de bireysel hırsın etkisi birlikte karşımıza çıkmaktadır.
@Adaletpesindea
#deprem
dün gece bir kız kyk yurduna yabancı bir adam girip kız öğrencilere bakarak mastürbasyon yaptı, bütün sorumluluk yurt yönetimindeyken bir açıklama yapmaya zaten tenezzül etmeyip öğrenci fişleme, ittirip kaktırma hakkını nereden alıyorsun nazan hanım?
vatandaş vergisini ödüyor, kyk yurtlarının aylık ücretini ödüyor ama kız çocukları en güvende olması gereken devletin yurduna elini kolunu sallaya sallaya giren sapık tarafından taciz ediliyor. yetmiyor gibi, ailelerin emanet ettikleri yurt müdürü @nazan_dilan0435 tarafından tacizciyi korusun, devlet yurdunda taciz vakası ortaya çıkmasın diye fişleniyor.
biz bu çarka çomak sokarız!
İzmir Bakırçay Kız KYK Yurdu’nda öğrenciler, yurt binasına girerek müdür yardımcısının odası önünde toplandı. Öğrenciler, müdür yardımcısından açıklama bekliyor.
Yetkili olduğu KYK yurduna yabancı bir adamın girip mastürbasyon yaptığı ve öğrencilere yakalanınca tepki gösteren öğrencileri fişleyen ve tehdit eden yurt müdürü Nazan hanım görevden alındı. Umarız başka makama geçirilmez.
İlber Ortaylı ölümü tam ölü internet teorisi işi oldu. Fetöcü olduğu bilinmiyor, AKP maşalığı inkar ediliyor, tacizinin kadın düşmanlığının bahsi bile geçmiyor ama her yerde bir anmalar bir şeyler. Tanımadığınız rastgele bir insanın arkasından neden yas tutuyorsunuz dayıcım siz?
Sorun aslında ne biliyor musunuz? Sen nasıl yiyorsun, içiyorsun, giyiyorsun, alıyorsun, bu kadar iyi yaşıyorsun değil ,sorun; ben neden senin meclis lokantasında kuzu tandır yediğin fiyata 2 tane simit alamıyorum? Mesele bu işte.
Sivas Üniversitesi'nden Prof.Birnur Akkaya, kanser ve kötü huylu hücrelerin damar yüzeylerine tutunmasını engelleyerek yayılmasını önleyen bir molekül sentezlemeyi başardı.
Bu çalışma, bir futbolcu transferinin binde biri kadar gündeme gelmedi.
Utanç verici değil mi?
Depremde yıkılan evinin yerine AVM yapılacağını öğrenen depremzede:
"Burası AVM olacaksa neden bize sorulmadı? Bana saray da verseler istemiyorum, kendi yerimi istiyorum.
Ben kendimi Gazzeli gibi hissetmeye başladım. Yerime el konuluyor."
İzlerken gözlerim doldu. Bazı kadınlar sadece yürümüyor, cesaretin neye benzediğini dünyaya gösteriyor. Onlara bakınca insanın içinde sadece saygı ve hayranlık kalıyor.