Evet. Onlar da "Adana'ya kolordu, Boğaz'a çok uluslu güç konuşlandırdığınız sürece istediğinizi hapse atın, istediğinizi çıkarın" diyecekler.
Bu ülkeyi savunmak mı istiyorsunuz; Montrö'yü çiğnetmem diyeceksiniz.
Tabii tercihiniz buysa, bu şekilde duvara da konuşabilirsiniz.
Yayın sona erdi, programın tamamını aşağıdaki bağlantıdan izleyebilirsiniz.
https://t.co/h5gaRcp3kN
"Kılıçdaroğlu hain, peki. Bundan ne sonuç çıkaracağız?
Biz Ekrem İmamoğlu ya da Özgür Özel'in arkasında durmayacağız. Bu oyunun parçası olmayacağız.
Gerçeği ancak CHP'nin dışında bulabilirsiniz. Daha kaç kez bu suda yıkanılacak?
Bütün bu yaşananların nedenini sorgulayan siyasetten vazgeçmeyeceğiz. Yurttaşlarımız öfkeyle hareket etmeli evet, fakat bunlar neden başımıza geldi sorusuna daha derin, kapsamlı yanıtlar da vermeliler.
Hiç kimse umudu kesmesin, TKP suçun ya da yalanın parçası olmadan bu sisteme tepki duyanlar, bunu dile getirenler için üzerine düşen her şeyi yapacak."
İşçiler ‘Koç’lardan 109 kat fazla vergi ödedi
🔴Türkiye'nin en büyük iki sanayi devi Tüpraş ve Ford Otosan 2025'te toplam 1.6 trilyon TL gelir elde etti. Fiili vergi oranı sadece binde 2 oldu.
🔴 Koç Holding’in iki şirketinin yıllık cirosu 3 milyondan fazla işçinin ücret gelirini aştı. Ancak sadece 28 bin 819 işçinin ücretinden kesilen gelir vergisi, Türkiye'nin en büyük iki sanayi şirketinin ödediği vergiye eşit.
🔴 İşçinin sırtındaki fiili vergi yükü oranı, dev holdinglerin vergi yükünün 109 katı.
✒️ Uğur Zengin (@uczengin) yazdı
https://t.co/qAlTDdIQYw
İktidarın kadroları ancak bir devrimin elde edebileceği güç, destek ve meşruiyete sahip oldukları yanılsamasıyla hareket ediyor. Kendilerini “tarih yazan” yüce insanlar olarak görüyorlar. Oysa tanık olduğumuz çürüme ve karşı-devrimdir. Hükümsüzdür!
CHP’yi mahkeme kararları ile yönetmeye kalkarken AKP yerel yönetimlere dönük operasyonlar sırasındaki kirli görüntüye güveniyor olabilir. İtiraflar, parti değiştirmeler, servis edilen video ve fotoğraflar kuşkusuz kamuoyunda belli bir etki yaratmıştır. Ancak toplumun geniş bir kesimi bu operasyonların AKP’yi iktidarda tutmak için icat edildiğinden o kadar emindir ki, asıl kirlenmeyi haklı olarak seçme ve seçilme hakkına dönük müdahalenin kendisinde görmektedir.
Bugün CHP’ye yönetim atamak için yapılan hamle de aynı sonucu verecektir. AKP’nin tabanını bile ikna etmekten uzak bu ve benzer hamlelerin iyi düşünülmüş bir stratejinin ürünü olduğunu düşünmek yanlıştır. İktidar, inisiyatifi elinde tutsa bile bütünlüklü, tutarlı bir planlama ile hareket etme yeteneğine sahip değildir.
Kaldı ki, hep söylediğimiz gibi, bu sistem CHP’yi dışarıda tutarak, CHP’nin katkısını almadan işleyebilecek bir sistem değil. AKP içinde bunun farkında olan birçok unsur olduğu biliniyor.
Öte yandan AKP’nin bu tür hamleleri, “halk bunları yutmaz” kolaycılığı ile karşılanmamalı. “Saldırı CHP’ye” denerek CHP’ye endeksli bir “direniş hattı”nın da başarı şansı yok. Bugün toplumda iktidarın meşruiyetini daraltan asıl konu yoksulluk ve bu yoksulluğa neden olan toplumsal adaletsizliklerdir. CHP’ye dönük operasyonların ikna edici olmamasının derindeki nedeni budur. İktidarın çaresizlik içinde attığı bazı adımlara yanıt mutlaka ve mutlaka sınıfsal bir eksende verilmek durumundadır. Diğer türlü, dar anlamıyla “CHP savunusu” üzerine kurulu bir stratejiyi AKP, ne kadar zayıf ve inandırıcılıktan uzak olursa olsun, kısa sürede dağıtır.
CHP’ye yargı müdahalesi kabul edilemez
İktidar CHP yönetimini değiştirdi!
Kimse “ama yargı kararı” demesin. İktidarın, seçme ve seçilme hakkını kısıtlama doğrultusundaki adımlarına, partilerin içişlerine doğrudan müdahale de eklenmiş oldu.
CHP’nin son üç yılda gerçekleşen kongre ve seçilen yönetimlerini “geçersiz” olarak ilan eden ve partiye Genel Başkan atayan siyasi iktidarın bunu hangi hesaplarla yaptığını biliyoruz. Bu kararın aylar önce alındığını, uygun bir anın kollandığını ve ayrıntılar üzerinde çalışıldığını da. İktidarın bu hamlesini değerlendirirken, CHP’nin iç meseleleri, yerel yönetimlerde yaşananlar, CHP’nin içine doldurulduktan sonra ama tehditle ama isteyerek iktidara sığınanlar hiçbir biçimde gündem edilmemelidir. Bunlar ayrı konulardır, ayrıca tartışılmalıdır. Şu an ise vurgulanması gereken bellidir: CHP’ye dönük “yargı” müdahalesi hiçbir biçimde kabul edilemez.
Siyasi partilerin iktidar tarafından dizayn edilmesi ne “yolsuzluklarla mücadele” gerekçesiyle meşrulaştırılabilir ne de partilerin iç işleyişlerinin bu konuda tanımlanmış kurumlar dışında mahkemeler marifetiyle denetlenmesi kabul edilebilir.
Her tarafı arızalı siyasi partiler ve seçim kanununun toptan tasfiyesi anlamına gelen bu hukuksuzluğu Türkiye Komünist Partisi hiçbir biçimde tanımamaktadır.
CHP yönetimi ile bu kararla parti yönetimine getirilenlerin bir uzlaşmayla süreci yönetip yönetmeyecekleri CHP’yi ilgilendirir. TKP açısından ise kritik olan, onca iç sorun ve hiziple boğuşan iktidar partisinin başka partileri yönetmeye kalkmasıdır. Bu kabul edilemez.
Seçme ve seçilme hakkına ne oldu?
Veya belediye operasyonları nasıl okunmalı?
Seçme ve seçilme hakkı insanlığın en önemli kazanımlarından biri. Bu hak, önce mülk sahibi soylu erkeklere ait bir ayrıcalıktı. İşçi sınıfı zorlu mücadelelerden sonra seçme ve seçilme hakkını elde etti. Kadınlar daha sonra.
Ancak genel oy hakkı bir süre sonra zengin sınıfları tehdit etmeye başladı. Emekçiler çoğunluktaydı ve kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeye başladıklarında kendileri için oy kullanamaya da başlıyor, kendi temsilcilerini parlamentoya yolluyorlardı.
Çok fena!
O zaman n’apsındı burjuvazi? Gün geldi meclisleri feshetti; gün geldi milletvekillerini tutukladı; gün geldi “seçim meçim yok” dedi; gün geldi seçim sistemini değiştirdi, sonra bir daha değiştirdi, bir daha, bir daha, ta ki bir devrimcinin parlamentoya seçilmesi için gerekli oy, bir sağcının seçilmesi için gerekli oyun üç katı, beşi katı oluncaya kadar.
Bütün dünyanın tarihi böyle. İşine gelirse parlamenter demokrasi, işine gelmezse “vatan ve din elden gidiyor”…
Sonuç nedir? Nüfusun büyük çoğunluğu olan emekçiler, kapitalist ülkelerin parlamentolarında üç-beş kişidir. Sonuç budur.
Kurumlar egemen sınıfın tekelinde olduğunda, siyasetin kendisi de bir yatırım aracına dönüşür. Milletvekili olmak, yerel yönetimlerde başkan ya da meclis üyesi olmak bir yatırımdır.
Konumuz yerel yönetimler. Halka hizmet etmesi için tasarlandığı ileri sürülen belediyelerin kâr, rant ve yağma üzerine kurulu bir düzenin parçası olması için her önlem alınmıştır. Belediyelerde personel sayısının kısıtlanması tasarruf tedbiri olarak gösterilse de aslında bütün hizmetlerin özelleştirilmesi amaçlanmıştır.
Burada büyük bir ekonomi söz konusudur. Özel şirketlere muazzam kaynaklar aktarılmaktadır. Bu şirketlerin bir bölümü belediye yöneticilerinin kendilerine ya da yakınlarına aittir. Siyasi partiler de bu ekonomiden pay almaktadır.
Bu mekanizmalar birer istisna değil, kuraldır.
Peki burada “suç” var mıdır?
Nasıl baktığınıza bağlı. Her defasında söylüyoruz, sistemi sorgulamıyorsanız, bütün bu anlatılanlar bugünkü düzenin sınırları ve adaleti içinde suç değildir.
Eğer iktidar deseydi ki, “toplumsal hizmetleri rant ve kâr konusu olmaktan çıkarıyoruz, yerel yönetimler holdinglerin, şirketlerin, müteahhitlerin halkın sırtından daha da semirmesine aracılık edemez”, oturup susmak düşerdi bize.
Ancak her şeyi ticaret konusu haline getirmede tarihimizin şampiyon partisi olarak AKP bunu asla demez.
Kapitalizm öylesine kirli bir toplumsal düzendir ki, her şey kuralına uygun olsa bile bu büyük sömürü denizinin her dalgasında, her köpüğünde kuralsız bir şeyler illa ki bulursunuz.
Bugün vergi memurları “beni uğraştırma, incelemeye alırsam sana ağır bir fatura çıkarırım, iyisi mi teklifimi kabul et” diye küçük ve orta boy işletmelerin kapısını çalıyorsa malı iyi bildiklerindendir.
Her tür istihbarat olanağı elindeyken, gizli tanık ve etkin pişmanlık kurumları hukuk sisteminin temel unsurları haline gelmişken, bu ekonomik düzenin parçası olan kimsenin şansı yoktur.
Seçme ve seçilme hakkına burjuvazi on yıllardır ağır darbeler vurmuştu. Şimdi aynı hak birer kapitalist oyuncuya dönüştürülmüş “muhalif” belediyelere dönük el koyma girişimleriyle daha da tırpanlanıyor. “Bize ne” denecek bir tablo yok, konu baştan aşağıya siyasi.
Ancak bu keyfiliğin karşısında dikilebilmenin yolu hayatın her alanında ve örneğimizde yerel yönetimlerden “özel çıkarları” tamamen çıkarmaya dönük bir toplumsal seferberlikten geçmektedir.
🇨🇺 This is Cuba. This is Cuba today. But it’s not the Cuba the mainstream media shows you; it’s the Cuba Trump chooses to ignore, the Cuba ready to give its life for its independence: my Cuba, my homeland
İçeriksizliği bayrakla gizlemek ve 1 Mayıslar...
🖊️Kemal Okuyan (@OkuyanKemal) Ortaklaşa dergisinin (@dergiortaklasa) yeni sayısına yazdı
❝ Burjuvazinin dünyanın hiçbir yerinde insanlığa katacak bir şeyi olmadığı uzun süredir söyleniyordu ama sözünün de bittiği ortaya çıkınca dünya görüşü ve programların anlamsızlaştığı bir siyaset kültürü şekillenmeye başladı. Artık imaj içeriği örtmüyordu, içerik de imaj haline gelmişti! ❞
https://t.co/K3VfGhaGTe
Partili arkadaşlarımıza ve madencilere desteğe gidenlere dönük saldırılar iktidarın sınıf karakterinin çıplak halidir. Öyle “tek adam rejimi” denerek bu açık gerçek perdelenmemeli. AKP patron sınıfına ne istediyse vermekte, aşağıdaki görüntüleri yaratmaktan hiç çekinmemektedir.
Savaş her gün daha da kontrolden çıkıyor. Petrol ve gaz sahalarına yapılan saldırılar, Hürmüz'ün kapatılması... Öyle görünüyor ki II.D.S. sonrası dönemin en büyük savaşına tanık oluyoruz. Gaz sahaları vurulduğunda İran'ın rasyonel hesap yaparak hareket etmesi çok zor. İlk gün, rejim ya da klik değişikliği ile İran teslim alınacak zannediliyordu. Şu anda hınç ve öfkenin saldırıları yönlendirdiği ve diplomasinin hızla imkansızlaştığı görülüyor. Tek hedef İran'a diz çöktürmek. Bunun maliyetini de herkes ödeyecek. Durumun vehametini Avrupa'nın tedirginliğiden de anlayabilirsiniz. Her şeyin mümkün olduğu günlere geldik.
Daha şimdiden yıllarca sürecek büyük bir iktisadi ve siyasi sarsıntı öngörülüyor. Savaşın ekonomik etkilerinin boyutunu hesaplamak mümkün değil. Çevreye, dünyaya etkisini konuşamıyoruz bile. Cehennemi bir aşamaya geldik.
Ne için? En korkunç soru bu: Bütün bunlar neden yaşanıyor? Kapitalizmin irrasyonelliğinin sınırı yok.
Bize düşen savaşı izlemekle yetinmeyip Kürecik, Konya ve İncirlik üslerinin İran'a karşı kullanılmasına karşı sesimizi yükseltmektir. Bizim ülkemiz komşumuza karşı hiçbir faaliyet için kullanılamaz.
İsrail ve ABD İran’a saldırıyor. “Bizimkiler” 28 Şubat açıklamaları yapıyor.
İsrail ve ABD İran’a saldırıyor. “Bizimkiler” “Ramazan’da laikliği savunamazsınız” demeye getiriyor.
İsrail ve ABD İran’a saldırıyor. “Bizimkiler” henüz bir şey demediler ama “tarafları itidale davet etmeye” hazırlanıyor.
Ve ülkemizdeki ABD üsleri 7/24 İran’a karşı istihbarat toplarken laikliği, cumhuriyeti savunanlara “dinsiz” suçlaması yapılıyor.
Bir arpa boyu yol gitmediler. Soğuk Savaş’tan bu yana değişen bir şey yok.
Kahrolsun emperyalizm, kahrolsun siyonizm
Haydut devlet ABD ve soykırımcı İsrail’in İran’a yönelik yeni saldırısı bugün başladı.
Bu saldırı sadece İran’ı değil, ülkemiz de dahil olmak üzere bütün b��lge halklarını hedef almakta ve tehdit etmektedir.
Gelinen noktada ülkemizin bu saldırıların üssü olarak kullanılması akıldan bile geçirilmemelidir. Ülkemizdeki ABD üsleri bir an önce kapatılmalı, topraklarımızdan ABD ve İsrail’e verilen istihbari destek derhal sonlandırılmalıdır.
Bugün insanlık için bir test günüdür. Bu barbar saldırının karşısında ikircikli bir tutum almak, söze “ama İran” diye başlamak ABD ve İsrail saldırısına destekçilik anlamına gelmektedir.
TKP, bu emperyalist saldırıya karşı İran halkının yanındadır.
Bu saldırı durdurulmalı, bu haydutluk püskürtülmelidir.
İran halkı kazanacak, emperyalizm kaybedecek!
ABD ve İsrail İran’a saldırıyor. İsrail “önleyici saldırı” diye açıklama yaptı ve tüm medya bunu alıntıladı. Yalan makinesi yıllardır böyle çalışıyor. Doğrusu, “ABD ve İsrail haydutluğa devam ediyor” olacak. Haydutluğa, katliama, barbarlığa…
Bebek Oteli’nden Epstein adasına, gördüğümüz manzaranın kaynağı aynıdır. Kapitalizm çürütmektedir. Doğayı, kentleri, kamusal alanı, hatta bir bütün olarak ülkeleri ve de çocukları yok etme “hakkı”, insanlar arası eşitsizliklerin doğal görülmesinin sonucudur. Çok küçük bir azınlığın milyarlarca insanın sefaleti karşılığında ��ok büyük servetler elde etmesi sorgulanmadığında o servet sahiplerinin her ama her konuda “serbest” kalması kaçınılmaz olur.
Dolayısıyla sorun, kişisel çürüme ya da ahlaksızlık değil, topyekun çığrından çıkmadır. Tamamen sınıfsaldır. İnsanlar arası eşitsizlik meşrulaştığı andan itibaren yokuş aşağı yuvarlanılır. Ve burada da en önde bizzat bu eşitsizliklerin sorumlusu olan sınıfı görürüz. Çünkü onlar “özgür”dür. Allayıp pulladıkları “demokrasi”leri de çürümüştür. İnsanları iyi ya da kötü olarak tasnif etmek yerine insanlığın iyi ve gelişkin taraflarının nasıl güçlendirileceğini düşünmek gerekir. Kapitalizm insanı bu anlamda yok oluşa doğru götürmektedir. Kapitalizmi sorgulamayan, onu yıkmaya çalışmayan hiçbir “ahlak” ya da “inanç sistemi” bu yok oluşu durduramaz, çürümenin dışında kalamaz.
Çürüme o kadar derindir ki, kapitalizmsever aydıncıklar panik içinde “liberalizm bu değil” demekte, sermayenin bir reforma ihtiyacı olduğunu vaaz etmekte, hatta daha da ileri giderek bu çürümenin köklerinin Sovyetler Birliği’nde olduğunu ileri sürerek saçmalamaktadır. Kapitalizm reforme edilemez. Tekrar ediyorum, insanlar arası eşitsizliği kabul ediyorsan, çocuk istismarcılığına karşı güçlü bir duruş geliştiremezsin! Kapitalizm, liberalizm tam da budur.
Sovyetler Birliği ise bütün hatalarına rağmen, 70 yıl boyunca kapitalizmi dizginledi, ona ayar verdi, onu tehdit etti. Bu karşı ağırlık ortadan kalktı, dünyanın çivisi tamamen çıktı. Bugün rasgele SSCB’den günlük yaşamla ilgili bir belgeseli, bir konseri açın. Altında binlerce yorum görürsünüz. Tacikistan’dan, Azerbaycan’dan, Kazakistan’dan ve elbette Rusya’dan. “Nerede o eski insanlar” diye başlayan, “dayanışma vardı, saygı vardı, çocuklar özgürdü, neşeliydik, kaygı yoktu” diye devam eden ve “bizi kot pantalon ile aldattılar, bunu anladığımızda çok geç oldu” diyen yorumlar bunlar. Her şey mükemmel değildi ama bugünkü kabustan çok farklı bir gündelik yaşam söz konusuydu. Böyle demekteler. Bizim dediğimiz tam da budur. İnsan gelişecekse, aç kalmamalı, cahil kalmamalı, evsiz kalmamalı, işsiz kalmamalı, uyuşturucudan, borç batağından, kumardan, savaştan, ırkçılıktan, çetelerden uzak tutulmalı. Sömürüldüğü andan itibaren bunları unutun. Tek tek kaldıklarında insanların bu orman kanunlarının egemen olduğu bir dünyada “doğru yol”u bulmaları gerektiği inancı yobazlıktır ve zaten yalandır. Tek kalmamak örgütlülükle mümkündür, örgütlülük de sömürüyü ortadan kaldırma hedefine odaklanmalıdır. Epstein Adası da Bebek Oteli de aynı gerçeğe işaret etmektedir. Ha, dileyen “vay sapıklar vay” diye söylenmeye devam edebilir!
Kimsenin kiracı ve kimsenin ev sahibi olmadığı, herkesin evinin olduğu ve sokakta kalmadığı bir düzen istiyoruz. İnsan gibi yaşamak istiyoruz. Sosyalizmi istiyoruz.