@tumaysentiment Bunlar veya benzerinden 1986'dan beri o kadar çok sayıda gördüm ki...
Sonra dünyada çok daha beterlerini gördüm ve sonuç şu dur; yıkılmayan piyasa her seferinde daha güçlü daha sağlam çıkar. Her seferinde böyle olur. Acılar iyice unutulana kadar piyasa çok daha dirençli olur.
Bütün bu rezil süreci öylece izleyen yetkili kim?
*Bir önceki SPK Başkanı İbrahim Ömer Gönül
Kimdir bu arkadaş
*Vecdi Gönülün oğlu
SPK uzmanları sınavla alınıyor. Bu arkadaş sınavla mı girdi SPK ya?
*Hayır. Halkla ilişkiler uzmanı diye uyduruk bir istinai kadrodan sınavsız torpille girdi.
SPK da hangi işleri yaptı?
*Evrak memurluğu, personel müdürlüğü yani uzman bile değil!
CV sinde (bakınız linkedin profili) ilk görevi ne görünüyor?
*SPK Başkan Yardımcısı (önceki görevlerini niye yazmamış acaba!)
Şu anda hangi görevde?
*Kamu Gözetimi Muhasebe ve Denetim Standartları Kurumu Başkanı!!!
Bu görevde kalmaya devam edecek mi?
*Allah bilir
Resmi açıklamayla bu rezilliği önceki döneme yıkan şimdiki SPK Başkanı kim?
*Mahmut Sütçü
İbrahim Ömer Sütçü SPK Başkanı iken Mahmut Sütçü hangi görevdeydi?
*SPK ikinci başkanı!
Ölün bir değil ki ağlayasın, delin bir değil ki bağlayasın!
Batı, I. Dünya ve II. Dünya savaşı deneyimlerini unutmuş bir konfor toplumudur. Konforu sarsıldığı an radikalleşmesi kaçınılmazdır. Doğu ise uzun yıllardır krizler konusunda antikor geliştirmiş ve bu bağlamda hayatta kalma yeteneğini üst seviyeye çıkarmıştır. Bu çerçevede Batı’da yaşanan yıkım, Doğu için sadece bir sarsıntıdır.
@zlemKlk115944@dogalmaxx kortizol/adrenalin) baskılamak ve reaktif hipoglisemiyi önlemek için öneriyor.
Sık vurguladığı nokta: Bunları tek başına değil, doymuş yağ (HCY, tereyağı) ve kaliteli protein (peynir, süt, jelatin vb.) ile birlikte tüketmek. ++
@dogalmaxx Bağırsak ve bağlı genel sağlık için havuç, mantar, D3k2 yeterli olduğunu düşünüyorum. Yeterli T3 ise tüm metabolizma sağlığı için zorunlu. T3 için Selenyum-Brezilya cevizi, yeterli kaliteli karbonhidrat, çinko-ciğer, kabak çekirdeği (pufa dikkat), iyotlu tuz zorunlu alınmalı. ++
@HaberKupur Resmi tam göstermiyor. 2$ yakıt fiyatını ilk telafuz eden ve bu rakama ulaşmaya çalışan sayın Özal’dı. Sayın Altaylı bunu gayet iyi hatırlıyor olması gerekir. Sayın Şimşek ten öncede 2$ lı rakamlara yaklaşıldığı pek çok dönem oldu.
Değerli arkadaşlar👇
“Etnik kökeninizi öğrenin”, “DNA’nız size nereden geldiğinizi söylesin”, “atalarınızı keşfedin” gibi vaatlerle hizmet veren site ve uygulamalara kişisel, biyometrik veya genetik verilerinizi verirken çok dikkatli olun derim.
Bunların bir kısmı basit dolandırıcılık işi ama bunun ötesinde; DNA verisi, yüz görüntüsü, doğum bilgileri, aile bağları ve soy geçmişi gibi veriler bir araya getirildiğinde son derece ayrıntılı bir biyografik ve biyometrik veri havuzu ortaya çıkar. Bu da bir nevi biyografik istihbarat toplama yöntemidir.
İstihbarat açısından kişisel veriler, özellikle de biyometrik ve genetik veriler son derece kıymetli bilgilerdir.
AB Üzerine Görüş:
Avrupa Birliği'nin bugünkü etkisizliği bir beceriksizlik değil, kuruluş mantığının dünyayla uyumunu kaybetmesidir.
Birlik, siyaseti idareye çevirerek kurulmuş bir yapıdır; çatışmayı prosedüre, egemenliği düzenlemeye, kararı müzakereye dönüştürerek savaş sonrası kıtayı yatıştırmıştır.
Bu, normların para birimi olduğu bir dünyada olağanüstü bir güç kaynağıydı. Kuralı yazan, kuralın geçerli olduğu düzende merkezdir. Kuralın askıya alındığı bir düzende ise yalnızca seyircidir.
Asıl mesele şudur: karar vermek bir irade gerektirir, Avrupa Birliği ise artık bir irade değil bir usuldür.
27 ulusal iradenin uzlaşısından çıkan şey ortalama bir tutumdur, tercih değil. Kriz anlarında siyasetin talep ettiği tek şey ise tercihtir.
Bu yüzden Birlik her acil durumda kendi iç mutabakatını dış politikasının yerine koyar ve mutabakata varmayı, eyleme geçmekle karıştırır.
Eylem değil mutabakat odaktır.
Bürokratik akıl, kendi işleyişini başarı sanır.
Karar verebilmek için önce "ben" diyebilmek gerekir, Avrupa Birliği ise ancak "biz" diye başlayan cümleler kurabilir ve o cümleyi de her defasında yeniden müzakere eder.
Buna bir zaman uyumsuzluğu eklenir.
Kriz saatlerle, AB'nin kurumsal uzlaşısı aylarla çalışır.
Sonuç, olayların bittiği yerde açıklanan pozisyonlardır.
Sosyolojik boyut daha da belirleyicidir.
Avrupa'nın dış politika üretememesi, bir Avrupa halkının bulunmamasından kaynaklanır.
Ortak bir tehdit algısı, ortak bir tarih anlatısı ve ortak bir fedakârlık eşiği olmadan dış politika kurulamaz, çünkü dış politika nihayetinde kimin için, ne pahasına sorusunun cevabıdır. Doğu sınırındaki bir ülkenin varoluşsal gördüğü şey, güneydeki bir ülke için ticari bir kalemdir. Ortak dış politika, olmayan bir ortak kaderin temsilini üstlenmeye çalışır.
Son olarak, Birliğin tek gerçek dış politika aracı genişlemeydi; yani başkalarını kendine benzeterek dönüştürmek.
Çekim gücü zayıflayıp içeride de ulusal egemenlik geri çağrıldığında, elinde yalnızca refahını koruma refleksi kaldı.
Güvenliği dışarıya, enerjisini başkalarına, pazarını rekabete emanet etmiş bir yapı, jeopolitik değil ancak düzenleyici olabilir.
Kısacası Avrupa, gücünü kaybetmedi; gücün tanımı değişti ve bu yeni tanımda rolü ve etkisi olmayan tarafta kaldı.
Aşağıdaki dört başlık aslında aynı sorunun dört yüzüdür: Avrupa'nın kendini ancak dışarıdan biri üzerinden tanımlayabilmesi.
Göçmen meselesi.
Göç karşıtlığı bir güvenlik ya da ekonomi tartışması değil, bir kimlik telafisidir.
Kendi halkı olmayan, ortak bir kader anlatısı kuramamış bir yapı, birliğini olumlu bir tanımla üretemeyince dışlama üzerinden üretmeye başlar.
Avrupalılık ne olduğuyla değil, kim olmadığıyla anlatılır hale gelir. Üstelik göç, refah devletinin sınırlarının nerede bittiğini gösterdiği için, Birliğin en temel vaadini yani güvenli ve korunaklı yaşamı doğrudan tehdit eder. Bu yüzden dışarıdaki her kriz Avrupa'da bir iç siyaset meselesine dönüşür, dış politikaya değil. Sonuç şudur:
Avrupa dünyaya bakarken artık dünyayı değil, dünyanın kendisine ne göndereceğini görür. Bu, jeopolitik aklın yerini savunmacı bir refleksin almasıdır.
Amerika karşısındaki konum.
Burada mesele zayıflık değil, bağımlılığın kurumsallaşmasıdır.
Güvenliğini 70 yıl boyunca dışarıya devretmiş bir kıta, bu devri bir tercih olarak yaşamayı bıraktığında onu bir doğa yasası gibi görmeye başlar. Korunmak, zamanla düşünmemeyi de kapsar. Avrupa'nın stratejik dili bu yüzden yoktur; çünkü stratejik düşünme, sonuçlarına katlanma ihtimaliyle birlikte doğar.
Katlanma riskinin başkasına ait olduğu yerde, üretilen şey politika değil tutum belgesidir. Avrupa'nın Washington karşısındaki huzursuzluğu da bu nedenle kızgınlıktan çok utançtır: bağımlı olduğunu bilen ama bağımsızlığın bedelini ödemeye niyeti olmayan bir aklın huzursuzluğu.
Rusya korkusu.
Rusya, Avrupa için bir dış tehdit olmaktan öte, Avrupa'nın kendi tarihinin bastırılmış hatırasıdır.
Kıta, şiddeti ve toprak siyasetini geride bıraktığını ilan ederek kurulmuştu.
Rusya bunun geçerli olmadığını gösterdiği için, korku askeri olduğu kadar varoluşsaldır.
Ayrıca bu korku Birliği birleştirmez, tam tersine ikiye ayırır: doğu için varlık meselesi olan şey, batı için maliyet hesabıdır. Kıtanın en büyük tehdidi aynı zamanda en büyük iç bölünme hattıysa, ortak bir savunma siyaseti kurulamaz. Korku, birleştirici olmadığında felç edicidir.
Türkiye'nin konumu.
Türkiye Avrupa için bir aday ülke değil, bir sınır tanımıdır.
500 yıldır Avrupa'nın kendini tarif ederken kullandığı karşıt referans olmuştur; önce dini, sonra medeniyetçi, bugün kültürel bir dille.
Bu yüzden Türkiye ile ilişki hiçbir zaman teknik bir müzakere olarak yürümedi, çünkü Türkiye'yi içeri almak Avrupa'nın kendi tanımını değiştirmesi anlamına gelirdi.
Bugünkü çelişki de buradan doğar: Avrupa, güvenliğini, göç düzenini ve enerji geçişlerini büyük ölçüde bu sınır ülkesine dayadığı halde, onu tanımının içine alamaz. İhtiyaç duyduğu ama ait saymadığı bir aktörle kurulan ilişki, doğası gereği pazarlıktır, ortaklık değil.
Ve pazarlıkta güçlü olan taraf, ihtiyaç duyan değil vazgeçebilendir.
AB - Türkiye ilişkisinde iki tarafta diğerini vazgeçilmez görmektedir. Taraflardan biri vazgeçebildiği anda tarihsel bir dalga oluşacak.
Avrupa Birliği dış dünyayı bir eylem alanı olarak değil, kendi iç istikrarına yönelik bir tehdit listesi olarak okur. Tehdit listesiyle dış politika değil, ancak savunma hattı kurulur.
Paradoks, korumanın kendisinin bir kayıp mekanizmasına dönüşmesi:
Refah, kurulduğu anda bir sonuçtu; üretimin, riskin, sanayileşmenin, hatta sömürgeciliğin ve savaşın sonucu. Bugün ise bir başlangıç noktası olarak yaşanıyor.
Miras alınan her şeyin ortak özelliği budur: nasıl üretildiği unutulur, yalnızca nasıl korunacağı tartışılır. Böylece bir kıta, kendi zenginliğinin sebebiyle değil sonucuyla ilişki kurar hale gelir.
Refahın bir emek ve risk birikimi değil, doğal bir zemin sayıldığı yerde, onu yeniden üretme fikri de anlamsızlaşır.
Asıl paradoks şudur:
Korumak, muhafaza etmek değildir.
Çünkü korunan şey duran bir nesne değil, akan bir süreçtir. Refah bir stok değil, bir akıştır; teknolojiyle, verimlilikle, nüfus dengesiyle, enerji maliyetiyle her gün yeniden üretilmek zorundadır.
Akışı stok sanan bir toplum, onu korumak için yaptığı her hamleyle akışı yavaşlatır. Riski azaltmak için düzenler, düzenledikçe hamle alanını daraltır; belirsizliği yok etmek için kural koyar, kural koydukça yenilik olasılığını siler. Güvence arayışı, güvencenin kaynağını kurutur.
Bunun zaman boyutu daha da belirleyicidir. Bir toplumun ufku, gelecekten geçmişe kaydığı anda siyaseti de tersine döner. Geleceği olan toplumlar kazanmak için hesap yapar, geçmişi olan toplumlar kaybetmemek için. İlkinde hata bir maliyettir, ikincisinde felakettir.
Bu yüzden Avrupa'da her büyük karar önce risk analizine, sonra erteleme gerekçesine dönüşür. Kaybetme korkusu, kazanma ihtimalinden daha güçlü bir siyasi duygudur ve her zaman hareketsizliği seçer.
Sosyolojik karşılığı da açıktır. Ortak amacı korumak olan bir toplumda dayanışma bir paylaşma biçimi olmaktan çıkıp bir bölüşme kavgasına dönüşür.
Büyüyen bir pastada herkes ne alacağını konuşur, sabit bir pastada kimin elinden ne alınacağını. Göç tartışmasının bu kadar yakıcı olmasının nedeni de budur: mesele kültür değil, sabit sanılan bir havuzun paylaşımıdır.
Aynı şekilde kuşaklar arası kırılma da buradan doğar; miras yiyen bir yapıda gençlik, mirasın devredileceği taraf değil, mirası finanse etmesi beklenen taraftır.
Ve nihayet dış politikaya bağlanır.
Tek amacı sahip olduğunu korumak olan bir aktör, dünya sahnesinde tanım gereği savunmada oynar. Savunmada oynayan, gündemi belirlemez, gündeme tepki verir.
Tepki veren ise başkalarının kurduğu oyunun içinde konumlanır. Böylece refahını korumak için dünyadan geri çekilen Avrupa, tam da bu geri çekilme yüzünden refahını mümkün kılan düzenin kurallarını yazma gücünü kaybeder.
Enerjinin fiyatını, teknolojinin standardını, ticaretin yolunu başkaları belirlediğinde, korunan şeyin kendisi erir.
Avrupa refahını kaybetmemek için dünyadan çekildi; dünyadan çekildiği için refahının koşullarını kaybetti.
Kalenin duvarlarını yükselttikçe, kaleyi besleyen tarlalardan uzaklaştı.
@dogalmaxx Teşekkür ederim hocam. Mağnezyumu biliyorum ancak benim sorunumu çözmedi. R-ala ve benfotamin’i araştıracağım. Bu arada çok yıllar cipralex de kullandım. Bunu yeni kestim. Biraz zaman ve konu araştırmayla umarım daha iyi duruma ulaşırım. Neticeyi mutlaka paylaşırım.
@dogalmaxx Kronik olarak hafif bir nöropati problemin var, kramp ve spazm konusu halen devam ediyor. Sanıyorum bunun için biraz daha zamana ihtiyacım olacak.