Bir insan bir şeye ihtiyaç duyuyorsa veya kızıp, bağırıp, çağırıp söyleniyorsa, mızmızlanıyorsa; bu insan için yaşamı ���tam kemaliyle açığa çıkartıyor’ demek doğru olmaz.
RESULULLAH BUYURUYOR:
“HİÇ KİMSE AMELİYLE (yaptığı işlerle, ibadetiyle) CENNETE GİREMEZ.”
Cennet yaşamına ulaşmanın yolu İMAN dır.
ALLAH ismiyle işaret edilen yanısıra TANRI kabul etmezse, her oluşumun failinin Allah’tan gayrısı olmadığına şahitlik ederse, o cennete girer.
Zihni dönüşümlerin birçoğu, algılama farklılıkları ile ilgilidir. İnsan, kısır döngü yaratmaksızın varoluş amacını yaşamaya ancak bu şekilde ulaşır.
Ülkemizde de çok farklı düşünce ve inanışları olan, fiillerini değişik zeminlere taşımak isteyen epeyce kabarık sayıda insan grubu bulunmaktadır. Ancak, demokratik bir ülkede, hür düşünceyle yaşama imkânı Anayasa ile garanti altına alınmışken zaman zaman karşılaşılan uygulamaların, düşünce ve inançlardaki çeşitliliğe sınır getirdiği görülmektedir.
Son zamanlarda bir yandan, kılık- kıyafet ve sakal konusunda farklı tercihleri olan gençlerle, türbanlı bayanların; diğer taraftan farklı dinlere mensup, örneğin bağımsız protestan kiliselerine giden vatandaşlarımızın bazı zorluklarla karşılaşması, söylenenlere örnek teşkil etmededir. Aşırıya kaçmamak şartıyla, inançların özgürce yaşanması, mistisizmde "Zorlama Yoktur"hükmüyle kesin olarak vurgulanmış ve bireysel düşüncelerdeki abartı da "orta yolu tercih etme" anlayışıyla dengelenmiştir.
Bir yerlere ulaşmak, insanın yaşam gayesidir. Özünden gelen ve dur durak bilmeyen bu düşünce ile bağımsız yaşayabilme çabasının dışa "demokratikleşme" tablosu şeklinde yansıdığı dikkâte alınırsa, belli ölçüler içinde serbest davranabilme ve istendiği gibi ibadet edebilme imkânı, vazgeçilmez ilke olarak kabul edilmelidir. İnanç verileri, farklı alanlarda değişik amaçlara dönük biçimde değerlendirilirken, Hıristiyanlıktan İslamiyet’e, Müslümanlıktan Budizm’e geçenler, Ateistken koyu bir dindar haline gelenler, fikrini asla değiştirmeyenler olduğu gibi, Çingene toplumu gibi neye inandığı dahi belli olmayanlar da mevcut...
Bazı ekollerin ortaya koyduğu fikir birikimleri de, konuyu uzaktan takip edenlerce yaşam biçimi olarak kabul ediliyor; keyif verebiliyor. Ya da, iftihar vesilesi haline gelen bir dizi abartılı tavırla yerin dibine sokulup "terk edilenler" sınıfında yerini alabiliyor. Anlatılanlar, her gün karşılaştığımız olaylardandır.
İnsan, baskı olmaksızın yaşama anlayışına dayalı tavırlar ortaya koyarken, aşırılığa kaçmama hususunda kendini frenlemeli ve dengeleyebilmelidir. Aksi takdirde, aynen özgür yaşayabilme isteği gibi, kişinin özünden gelenler arasında yer alan menfi duygular da ortaya çıkarsa, iyi sonuçlar vermeyecek ve fayda getirmeyecektir.
Öyle ölü gibi Âmin demeyin, siz âmini ne zannediyorsunuz?
Âmin duânın mührüdür.
İnanarak, muhabbetle coşkuyla âmin dediğinde, Allah o duâyı reddeylemez.
GÖNENLİ MEHMED EFENDİ
RasûlAllah Efendimiz (s.a.v)şöyle buyuruyor;
Ümmetimin arasında her zaman kırk kişi bulunur. Bunların kalbleri İbrâhim'in kalbi gibidir. Allâh-u Tealâ onların sebebi ile kullarından belâları giderir. Bunlara Ebdâl denir. Onlar bu dereceye namaz ve oruç ile erişmediler.
İbn-i Mes'ûd (r.a.): Yâ Rasulallah! Ne ile bu dereceye ulaştılar?" diye sorunca;
"Cömertlikle ve Müslümanlara
nasihat etmekle eriştiler" buyurdu.
Allah kullarının değişmesini istediğinde bunu Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm olarak gerçekleştirir. Değişmeyen kulları için ise Cemâl sahibi olarak kendini gösterir.
"Her kim çabalamadan ulaşacağını zannederse o boş bir umut sahibidir.
Her kim de çabalamakla ulaşacağını sanırsa, o da kendini müstağni gören biridir."
HZ. ÂLİ ( r.a.)
Hz. Resulullah (sav) “Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi” buyurmuş, bunlardan biri de kadındır. Bu hadiste “kadın anlayışı”, hayatı güzelleştiren bir değer olarak anılıyor. Böyle bir kadın; şikâyetçi olmayan, kocasını çekiştirmeyen, ona bir eşya gibi yaklaşan değil, daima veren, seven ve sevdiren bir karakterde olmalıdır. Rahimiyeti ve doğurganlığıyla hayatın devamına vesile olan, sevgisi ve şefkatiyle hayatı güzelleştiren bir kadın… Bence burada “hayatı bu şekilde yaşamalıdır” demek istemiştir.
“İnsanca düşünerek, “Allah” ismiyle işaret edileni anlayamazsınız;
“İnsanca” düşünerek, ancak “Tanrınızı” yaratıp, sonra da onu yargılar, eleştirirsiniz !
“Seveceksen, sevdiğinin nazını, kinayeli konuşmalarını, seni basit bir insan gibi görmesini ve aşağılamasını bilerek seveceksin ki sevmiş olasın. Yoksa sevmiyorsun demektir.”
Kur’an-ı Kerim’i anlamayan, onu perdelemekten öte gidemez. Kur’an, onu değerlendiren insana işaret eder. Bu nedenle Kur’an ve insan için ikiz kardeştir denir.
Beşerî anlayışlarla Kur’an anlaşılmaz. Kur’an’ı anlayan insandır. İnsan Kur’an’ı anlamazsa, Kur’an onun yüzüne çarpar.
Siz, benim ciddiye alıp, değer verip, yaşamda öncelik tanıdıklarıma değer vermezsiniz;
Ben de sizin ciddiye alıp değer verdiklerinize yaşamda öncelik tanıdıklarınıza değer vermem!
Sizin değer ve öncelikleriniz size, benimkiler de bana!
Yakında göreceğiz kim HAK üzereymiş!