DÜNYA BİR KEZ DAHA TÜRK HEKİMLERİNİ AYAKTA ALKIŞLIYOR! 🇹🇷
Son hamlesiyle dünya tıp literatürüne bir kez daha damga vurdu:
Ankara’da gerçekleştirdiği çok kritik bir beyin ameliyatını, canlı yayında Kahire’deki 450 doktora izleterek adeta bir ders verdi. Kahire'deki salon onu ayakta alkışladı!
Kayseri’den çıktı, dünyayı dolaştı ve sonunda tüm dünyaya Türk tıbbının gücünü gösterdi. İşte gurur duymamız gereken bir başarı hikayesi: Prof. Dr. Erhan Türkoğlu.
Erciyes Üniversitesi’nden mezun olduğunda elinde sadece büyük bir azim vardı.
Önce Amerika’ya gitti: Wisconsin Üniversitesi’nde beyin ve sinir cerrahisi eğitimi aldı.
Sonra Japonya’ya geçti: Sendai’de nöroendovasküler cerrahi üzerine uzmanlaştı.
Dünyanın en prestijli tıp merkezleri kapısını açmış, ona bütün dünyayı teklif etmişti. Ama o ne yaptı? Seçtiği yer yine bu topraklar, Anadolu oldu.
Bugün kendisi Hacettepe Üniversitesi’nde Beyin ve Sinir Cerrahisi Profesörü. Dünyanın en prestijli tıp dergilerinde 55 uluslararası yayını var.
Onun elinden geçen bir hastasının şu cümlesi, aslında her şeyi özetliyor:
"Allah'ın izniyle beni yaşama bağladı."
Sadece bir cümle... Ama içinde onlarca yıllık emek, uykusuz geceler ve bu ülkeye duyulan sonsuz bir inanç var.
Bu ülke hala böyle değerler yetiştiriyor. Kayseri'den çıkıp dünyanın iki ucuna giden, sonra dönüp Anadolu'nun beynine dokunan hekimlerimizi görün, bilin ve paylaşın.
Çünkü bu başarı hepimizin. 🇹🇷
Bu ülke hala böyle değerler yetiştiriyor. Kayseri'den çıkıp dünyanın iki ucuna giden, sonra dönüp Anadolu'nun beynine dokunan hekimlerimizi görün, bilin ve paylaşın.
Çünkü bu başarı hepimizin.
2.4 Milyar Dolar serveti ile dünyanın en zenginleri arasında yer alan Rahmi Koç bir röportajında,
“Babam her işin en iyisini yapan adamı alırdı, yanında çalışanlara hisse verirdi. O yüzden herkes kendi işi gibi çalışırdı. Bugün bakıyorsun, %10 fazla veren şirketi görünce oraya gidiyorlar.”
Gerçekçi olalım, kimse aptal değil.
Değer görmeyen insan, değer gördüğü yere gider.
Eskiden insanlar çalıştıkları yere ortak gibi bakıyordu, şimdi ise çoğu yerde çalışan kendini geçici görüyor.
Çünkü kimse durup dururken sadakat göstermez.
İnsana değer verirsen, o insan da sana bağlılık gösterir.
Adam çalıştığı yerden sadece maaş almıyorsa,
oraya emek koyuyorsa, büyümesine katkı sağlıyorsa,
ve en önemlisi “ben burada önemliyim” hissini yaşıyorsa…
Kolay kolay bırakıp gitmez.
Ama bugün birçok şirkette çalışan ne görüyor?
Fazla mesai, stres, ama karşılığında emeğinin yarısı etmeyen bir miktar maaş.
Doğal olarak da zaten emeğimi alamıyorum diyip biraz daha fazla yere gitmesi normal.
Suç kimde peki?
İnsanlar mı vefasız, yoksa şirketler mi ?
mesele şu: çoğu insan sadece daha iyi şart arıyor.
- Bana hisse verirsen ben gelirim rahmikoc :D
"Genç baba, bebek sütü ve bez için uzattığı kartın defalarca reddedildiğini izlerken, sıradakilerden hiçbiri evde kanlar içinde yatan karısından haberdar değildi..."
“Bir kez daha dener misiniz?” dedi kasiyere; sesi titriyordu.
Kasiyer denedi.
Yine reddedildi.
Adam orada öylece kaldı. Üzerinde gri, yırtık bir iş gömleği; kot pantolonunda kurumuş çamur izleri; ağır iş botlarının altından süpermarket zeminine dökülen küçük kir parçaları…
Bebek arabasında iki kutu mama, bir paket bebek bezi, beyaz ekmek, fıstık ezmesi, öksürük şurubu ve bir paket hijyenik mendil vardı.
Tutar büyük değildi.
Acı olan da buydu zaten.
Çoğu insanın düşünmeden harcadığı bir miktar…
Ama onun için sanki bin dolar kadar ulaşılamazdı.
Sıradakiler homurdanmaya başladı.
İç çekişler… sabırsız bakışlar…
Bir kadın saatine baktı, sanki zaman onun aleyhine işliyormuş gibi.
Arkasındaki adam mırıldandı:
“Haydi artık…”
Ben de yorgundum. Dizlerim ağrıyordu. Arabamdaki donmuş ürünler çözülmeye başlamıştı. Hesabımdaki para, eğer bir aksilik çıkmazsa, ancak haftayı kurtaracak kadardı.
Evet… ben de kızgındım.
Ta ki genç baba, eşyaları birer birer geri çekmeye başlayana kadar.
“Fıstık ezmesini çıkarın,” dedi.
Sonra, “Ekmeği de…”
Tükürüğünü güçlükle yuttu. Gözleri kâğıt havlulara takıldı; sanki vazgeçilmesi en zor şey onlarmış gibi…
“Bunları da,” diye fısıldadı.
Kasiyer tereddüt etti.
Adam, boğazında düğümlenen bir hıçkırık gibi kuru bir kahkaha attı. Gözlerini kimseye kaldırmadan konuştu:
“Karım altı gün önce doğum yaptı… Hâlâ çok kanaması var. Evde bunlardan kalmadı.”
Bir anda sessizlik çöktü.
Adam bu kez daha hızlı konuşuyordu; sanki utancıyla birlikte bir şeyler parçalanıyordu içinde:
“Mama kalsın… Bezler de… İlaç da… Küçük kızımızın ateşi var. Karım araba kullanamıyor. Yarın maaşımı alacağım… Çift mesai yaptım. Hesapta para olmalıydı…”
Kartı bir kez daha uzattı.
Yine reddedildi.
O an ellerine baktım.
Kızarmış, çatlamış, nasır tutmuş eller…
Sanki kış ortasında taş, beton, odunla boğuşmuş gibi yarılmış parmak uçları…
Bunlar tembel eller değildi.
Bunlar, elinden gelen her şeyi yapmış ama yine de yetmemiş bir adamın elleriydi.
Ve birden onu görmez oldum.
Otuz yıl önceki kocamı gördüm. Koltuğunun altında bir paket bez, yüzünde aynı çaresiz panik… Maaş gününü beklerken ödenmiş bir elektrik faturası…
Kimse yardım etmemişti o zaman.
Kendi başımızın çaresine bakmak zorunda kalmıştık.
Eski havluları kesip bez yaptığımı hâlâ hatırlıyorum.
Düşünmeden, cüzdanımdan ehliyetimin arkasına sıkıştırdığım acil durum parasını çıkardım.
Yüz dolar.
İlacım için biriktirdiğim para.
Adamın arabasına hafifçe dokundum.
“Bunu düşürdünüz,” dedim.
Döndü. Paraya baktı, sonra bana…
Gözleri zaten kızarmıştı; şimdi daha da parladı.
“Ben bir şey düşürmedim,” dedi usulca.
“Evet,” dedim bu kez daha yüksek sesle. Çünkü gurur narin bir şeydir; bazen kalabalıkta korunması gerekir.
“Cüzdanınızı alırken düştü. Gördüm.”
Bir an reddedecek sandım.
Ne yaptığımı biliyordu.
Ben de bildiğini biliyordum.
Ama çenesi titredi. Parayı, titreyen parmaklarıyla aldı.
Kasiyere döndü.
“Ekmeği geri koyun,” dedi.
Sonra kısa bir duraksamayla, neredeyse utanarak:
“Fıstık ezmesini de…”
Gözleri yeniden havlulara kaydı.
“Bunları da ekleyin.”
Kasiyer tek kelime etmeden hepsini geçirdi.
Ödeme bittiğinde, adam poşetleri yavaşça topladı; sanki yabancıların önünde dağılmamaya çalışıyordu.
Çıkarken yanımdan geçti.
Teşekkür etmedi.
Edemedi.
Başını hafifçe eğip, gözleri dolu dolu bana baktı ve küçük bir selam verdi.
O an, bir insanın hayat tarafından soyulmuşken söyleyemediği her şey o bakışta vardı.
Ben ise, cebimde olması gerekenden daha az para ama yıllardır hissetmediğim kadar büyük bir huzurla orada kaldım.
Üç gece boyunca çorba içtim, kalan param yetene kadar.
Ve her kaşık, dolu bir kilerden daha bereketliydi.
ALINTIDIR
İşte gerçek dünya lideri bir dahinin her zaman geçerli olan unutulmaz öğütleri:
Atatürk’ün, 5 dış politika ilkesi;
1- Komşularınızın iç işlerine karışmayın.
2- Rusya’yı tahrik etmeyin.
3- Arap ülkeleriyle tarihi, sosyal, kültürel ilişkilerinizi geliştirin. Fakat aralarındaki anlaşmazlıklara karışmayın.
4- Sormadan akıl vermeyin.
5- Batı kültürünü benimseyin, fakat onların emperyalist emellerine alet olmayın.
(Atatürk'ün dönemin Dışişleri Genel Sekreteri Numan Menemencioğlu’na bizzat söylemiş olduğu sözleri)
Dün, on yedi yaşında bir çocuk benimle alay etmeye kalktı. Hem de bütün sınıfın önünde.
Gazap Üzümleri seminerinin tam ortasındaydık. Çalışma hayatının haysiyetini, her şeye sahip olanlarla hiçbir şeyi olmayanlar arasındaki u��urumu konuşuyorduk.
Hava berrak, zihinler açıktı…
Ta ki ön sıradaki bir öğrenci — adına Tyler diyelim — sözümü kesene kadar.
“Bayan Holloway, güzel ceket,” dedi yapay
bir masumiyetle.
“Hangi marka? Lüks bir etiket mi?”
Bir anda sınıfa ağır bir sessizlik çöktü. Onun kanvas ayakkabılarından, benim eski ceketimin omuzlarına kadar dolaşan otuz çift göz…
Gülümsedim.
“Fark ettiğin için teşekkür ederim, Tyler.
Bunu cumartesi günü ikinci el mağazasından aldım. Dört dolara.”
Sessizlik bozuldu. Sinirli birkaç kahkaha yükseldi. Arkalardan biri fısıldadı:
“İkinci elmiş…”
Tyler, zaferini ilan eder gibi omuz silkti:
“Ben asla ikinci el giymem.
Hep yenisini tercih ederim.”
O an anladım ki, artık Steinbeck’i değil,
hayatı anlatma zamanıydı.
Not defterimi kapattım.
“Paltonuz ister lüks bir mağazadan alınmış olsun, ister ikinci el dükkânından… Çamaşır makinesinde aynı sabun ve aynı suyla yıkanır. Tam olarak aynı.”
Sözlerimin sessizliğin içine yerleşmesine
izin verdim.
“En pahalı logolar, çoğu zaman sıradan markalarla aynı fabrikalarda üretilen kumaşlara dikilir. Mucizevi bir kaliteye para ödemezsiniz. Başkalarından üstün hissetmenin bedelini ödersiniz.”
Onlara ikinci el d��kkânlarının hazinelerini anlattım: İpek eşarpları, yıllara meydan okuyan deri botları, sayfalarına başkalarının hayatı sinmiş kitapları…
Bazıları huzursuzlandı.
Ama arka sırada Elena’yı gördüm. Bütün kış aynı kazağı söküp yeniden diken Elena’yı.
Marcus’u gördüm. Öğün atlayan, ayağına küçük gelen ayakkabılarla yürüyen Marcus’u.
Dinliyorlardı. Anlıyorlardı. İlk kez rahatça nefes alıyorlardı.
Zil çalmadan önce sakin bir sesle şunu söyledim:
“Sizden daha az imkâna sahip biriyle asla alay etmeyin. Parasız olmak ayıp değildir. İkinci el giymek utanılacak bir şey değildir. Otobüs parasını denkleştiremediği için yürümek utanç değildir.”
Bakışlarım sınıfın üzerinde gezindi.
“Asıl utanç, bir logonun sizi daha değerli bir insan yaptığına inanmaktır.”
Öteki tarafta yaşamanın nasıl bir şey olduğunu bilirim. Süt almadan önce cebimdeki son parayı saydığım günleri…
Arabanın yanan motor ışığını, tamir masrafını karşılayamadığım için görmezden geldiğim zamanları…
O yıllar beni kırmadı. Beni yoğurdu.
İnsanın değeri bir etiketle ölçülmez. Dürüstlüğüyle ölçülür. Başkalarına nasıl davrandığıyla.
Ebeveynlere, öğretmenlere, akıl hocalarına sesleniyorum: Merhameti öğretin.
Servet geçicidir. Karakter kalıcıdır.
Hayat hızlı değişir.
Ve bir gün, Bugün küçümsenen o ikinci el ceket birini soğuktan koruyan tek şey olabilir.
Ama asıl ısıtan, insanın insanı korumasıdır.
Beğendiyseniz daha fazla kişinin okuması
için paylaşabilirsiniz...❤️
Satmamak üzere hisse alırsın
Sonra böyle bir günde satarsın
Evet haklı da çıkabilirsin hisse sen sattıktan sonra biraz daha düşebilir.
Sonra sen sattığını daha aşağıdan ya da yukarıdan almazsın başka hisseler alırsın.
Sonra sattığın hisse 10x yapar.
Aldığın yeni hisseyide başka bir kıyamet senaryosunda satarsın, onu da alamazsın.
🔄
❝Denizlerde ve semalarda millî gücümüzle görev başındayız❞
🇹🇷 Milli Savunma Bakanlığı, Almanya'da düzenlenen Steadfast Dart 2026 Tatbikatı'na ilişkin videolu paylaşım yaptı
— TCG Anadolu’ya konuşlu Bayraktar TB-3 SİHA, ilk kez katıldığı bir NATO tatbikatında gemi üzerinden kalkış gerçekleştirerek deniz üzerindeki hedefi 2 adet MAM-L mühimmatı ile tam isabetle vurdu
— TB-3 SİHA, görevini başarıyla tamamlayarak emniyetle TCG Anadolu’ya iniş yaptı
— Bu başarı; Türk Deniz Kuvvetlerinin yüksek teknoloji, operasyonel kabiliyet ve caydırıcı gücünü uluslararası ortamda bir kez daha gözler önüne serdi
Dünyada eşi benzeri olmayan bir tribün olayı…
Beşiktaş taraftarı, depremzede çocuklar için binlerce oyuncağı sahaya bıraktı.
Bu sadece futbol değil, insanlıktı.
#6şubat2023
…Emekli SAT komandosu Namık Ekin,
envanterdeki fazla silahları,Bosna’ya yardım için götüren timde Kıdemli Başçavuş
Yedi kahraman Türk askeri silah ve mühimmat dolu uçakla Bosna’ya yardım götürür. Toprak bir piste iniş yapan uçağın olduğu yere iki minibüsün geleceğinden, silahların teslim edildikten sonra geri dönüleceğinden ibarettir görev. Uçağın indiği yere 16 yaşında Emine isminde, hiç gülmeyen, suratı asık bir kız gelir. Erkeklere karşı suratının asık olma sebebi defalarca tecavüze maruz kalmış olmasıdır. Kahraman Türk askerlerinden olan Akın astsubay, biz silahları ve sivilleri bırakırsak yolda giderlerken başlarına bir şey gelir, silahlara sahip çıkamayabilirler, kullanmayı bilmiyor olabilirler. Uçağı kamufle edip, gidecekleri yere kadar refakat edelim demiş
Yolda giderlerken Emine’ye kardeşlerin, annen, baban var mı diye sormuş Akın astsubay. Hepsi öldüler demiş Emine sert bir ifadeyle. Minibüsü kullanan şöför anlatmış hikayesini. Tüm ailesinin öldüğünü, Emine’nin defalarca tecavüze uğradığını, travma geçirdiğini anlatıp kusuruna bakmayın demiş.
Akın astsubay tekrar sormuş Emine’ye, sana bunları yapanlar nerede biliyor musun. Görsen tanır mısın. Biliyorum demiş Emine, tanırım hepsini. Minibüslerden bir tanesini ve Emine’yi alıp tarif ettiği adrese gitmişler. Göstermiş Emine yerlerini, bunlar demiş binanın önünde oturan altı kişi. Silah vermiş Akın astsubay Emine’ye. Onların da silahları var, bizi bekle, biz ateş ettikten sonra sen de et, sana yaptıklarının intikamı için. Sonrasında biz uçağın olduğu yere gidip ayrılacağız, seni minibüsü kullanan abi götürecek, bu kartta adres telefon numarası var, bir gün yolun İstanbul’a düşerse önce bizi ara deyip ayrılmışlar. Yıllar sonra mektup göndermiş Emine, kahraman abilerim ben evlendim iki tane çocuğum var. Benim için yaptıklarınızı ömrümün sonuna kadar unutmayacağım. Bitmiş bir hayatı yeniden yaşama döndürdüğünüz için teşekkür ederim demiş
Sahte kahramanlara kulak asmayın. Bizim gerçek kahramanlarımız var…🇹🇷
İŞTE BİZDEN BU YÜZDEN Bİ HALT OLMAZ . . .
NEVA ÇİFTÇİOĞLU
Finlandiya'da Doktora yaparken tanışmıştım kendisiyle; Neva Çiftçioğlu. Finlandiya’da "Doçent" ünvanını alan ilk yabancı. Kendisi kireçlenmenin sebebi olan ve nanobakteri adı verilen mikrobu bulmuş. Bu buluşu nedeniyle dünyanın her yerinden davetler, ödüller almış. 2,5 yıldan beri NASA’da çalışan ilk Türk Bilim Kadını. Önümüzdeki yıllarda da kalp ve böbrek hastalıklarının teşhisine ilişkin, patenti yüzlerce milyon dolar değerinde önemli bir buluşu açıklanacakmış. Buraya kadar çok güzel. Ama Türkiye onu tanımıyor, Türk yetkililerden aldığı tek bir tebrik bile olmamış.
Türk olması büyük sorun olmuş. Finlandiya’da Türk olduğu hiç anılmamış. Vatandaşlık başvurusu bile yapmamış ama, onu hep Finli gibi tanıtmışlar dünyaya. Mesela NASA’ya gittiğinde, “NASA’ya giren ilk Finli” diye başlık atmış bir gazete. 1996 da başarılı bilim insanlarının bulunduğu bir törene çağrılmış ; bu törende Türk bayrağının altına gittiğinde onu oradan alıp Finlandiya bayrağının altına almışlar. Çok ağırına gitmiş bu.
1996 yılında Finlandiya Hükûmeti onu buluşunu bilim dünyasına açıklamak üzere ABD’ye göndermiş. New York’ta bulunan dünyanın dört büyük laboratuarından biri olan Cold Spring Harbor Laboratories’e gitmiş. Meğerse Amerikalılar da o dönemde aynı bakteriyi Mars gezegeninde bulmuşlar. Bunun üzerine birlikte Astrobiyoloji Enstitüsü’nü kurmuşlar. Bulduğu bakteriyle ilgili olarak ABD’de kurulan büyük bir firmanın da sahiplerinden biriymiş. Firmanın CEO’su “senin Türk olmandan yoruldum” diyerek kendisine ABD vatandaşlığına geçmesini önermiş. Yanıtı kısa ve öz : "Asla" Ve ekliyor : "Ben milliyetçi olduğumu bilmezdim ama dışarıda kalınca insan ülkesinde kızdığı şeyleri bile özler hale geliyor… Şaşırıyorlar Amerikalılar. 'Sana hiç kimse sahip çıkmıyor, sen neden Türk olmakta ısrar ediyorsun?' diye soruyorlar"
Ankara Tıp Fakültesi’nde asistan iken doktorasını bitirmek üzereymiş. Astım hastalığı hakkında bir tez hazırlamış hocalarına sunmuş. Bölüm Başkanı olan hocası tezi herkesin gözü önünde çöpe atmış. O çöpe atılan tezi birkaç yıl sonra tıp dünyasının üç büyük bilimsel dergisinden birinde yayınlanmış. Ankara ona doçentliğini vermediği için Finlandiya’da Doçent ünvanı alan ilk yabancı olmuş.
Finlandiya’da bakteri çalışmaları yaparken Bilkent Üniversitesi Rektörü ve Genetik Bölümüne başvurarak “gelin bunu birlikte yapalım, patenti Türkiye’ye ait olsun” önerisini yapmış. Gelen yazılı yanıtta “siz galiba iş arıyorsunuz” deyip kabul etmemişler. Hacettepe Tıp Fakültesi de “bu bizi aşar” demiş. Hasrete dayanamayıp Türkiye’ye dönmüş ve Başkent Üniversitesi’nde çalışmaya başlamış. Kendisine mikrobiyoloji kliniğinde 9 ay boyunca dışkı tahlili yaptırmışlar. Sonunda Finlandiya’daki profesörü “sen orada ziyan oluyorsun” diyerek isyan etmiş ve Türkiye’ye onu almaya gelmiş.
''Bana yurt dışında Everest’in tepesine bayrak diken kadın gözüyle bakıyorlar, ama bugüne kadar hiçbir Türk yetkilisinden tebrik almadım. Sadece bir kişi, nasıl oldu bilmiyorum, İskandinav Tıp Ödülünü kazandığım zaman, Ziraat Bankası eski Genel Müdürü bir tebrik kartı gönderdi, halâ saklarım.'' diyor bu değerli Türk Bilim Kadını.
Sohbetimizi hatırlarsa, kendisine Türkiye'den sevgi ve selamlarımı gönderiyorum.
Prof. Dr. Gamze Güngörmüş
Yer Adana yıl 1920 .
Fransız Taburu Toroslardan Mersin’e inmek için yola düşer ve yolunu kaybeder..!!
Bir Türk kadını Hatice onlara rastlar ve yolu yanlış tarif edip düşmanı ölüm vadisine götürür.
Bu gerçek olayı mutlaka izlemelisiniz !!
Yaklaşık altı ay önce komşum benden WiFi şifresini istedi, ona verdim çünkü bana hiçbir maliyeti yoktu ve onunla iyi anlaşıyordum.
Dün eve yürüyordum ve o kapıdaydı, her zamanki gibi biraz sohbet etmek için durdum ve bana Netflix'i olduğunu sevinçle söyledi. Bunun üzerine şaka yollu, "Çok çalışıyorum, televizyon izlemeye neredeyse hiç vaktim yok ama birkaç dizi izlemek için şifrenizi bana verebilirseniz çok sevinirim," dedim. Uzaktan bir ses duyuldu, arabada oturan karısıydı, "Ona veremeyiz çünkü ben ödüyorum ve paylaşamam." Tam bir sessizlik oldu. Adam özür diledi, ben de sorun olmadığını söyledim. Onlar içeri girerken biz başka şeyler hakkında konuşmaya devam ettik, o dışarıda kendi işleriyle ilgilendi. Kısa bir süre sonra karısı onu çağırmaya geldi, çok gergin görünüyordu, "Televizyon çalışmıyor" dedi. Komşum evime girdi, pencereden dışarı baktım, birkaç dakika sonra o ve karısı beni çağırmaya geldiler ve WiFi'nin çalışmadığını, şifrenin girilemediğini söylediler. Onlara baktım ve "Şifremi değiştirdim çünkü ben ödüyorum ve paylaşamam" dedim. Karısı kıpkırmızı oldu ve bir şeyler söylemeye çalıştı ama ben "Hanımefendi, benim ağım var, sizin de Netflix'iniz var, her şey yolunda, herkes mutlu" dedim. Arkalar��nı dönüp kapıyı kapatarak gittiler. Bir daha benimle hiç konuşmadılar.
Bu hikaye bana ait değil ama ondan öğrendiğim ders şu: Dostluk karşılıklı olmalı, aşk karşılıklı olmalı, şefkat karşılıklı olmalı, paylaşım karşılıklı olmalı. Hayat vermek ve almak demektir.
@MalaakSafa