Bir Kürt kadını olarak söylüyorum:
Kürt kadınlarından özür dileyeceksiniz. Ve bir daha hiçbir Kürt kadınının onurunu dilinize dolamadan önce haddinizi bileceksiniz.
#RahmiKoçÖzürDile
Türkan Hanım, yıllardır verdiğiniz mücadeleyi, yaşadığınız acıları ve adalet arayışınızı hepimiz biliyoruz. Ancak tüm bunlara rağmen Diyarbakır Barosu’ndan kaydınızı sildirmenizi anlamakta zorlandığımı belirtmek isterim. Çünkü @Diyarbakirbaro Diyarbakır Barosu, bu ülkede en ağır bedelleri ödemiş, her koşulda hukukun ve hakikatin yanında durmayı seçmiş bir kurumdur. Ve en önemlisi… Eşiniz Tahir Elçi tam da bu duruş yüzünden hayatını kaybetti. Onu bugün hâlâ saygıyla anmamızın sebebi, baronun temsil ettiği değerlere gösterdiği sarsılmaz bağlılıktır.
Bu nedenle, baronun zarar görmemesi için sustuğunuzu söyleyerek sonunda kişisel bir ihtilaf üzerinden kaydınızı silmeniz, bu kurumun hafızası ve eşinizin mirasıyla çelişen bir karar gibi duruyor. Diyarbakır Barosu bireylerin ötesinde; bir mücadeleyi, bir tarihi ve bir adalet çizgisini temsil eder.
Eleştirilerin ve linç kültürünün hedefi olmak elbette kabul edilemez. Ancak tam da bu nedenle, yıllardır saldırı altında olan bir kurumdan uzaklaşmanız dışarıdan bakıldığında mücadele hattından geri çekilmek gibi görünüyor.
Birkaç gündür sistematik bir şekilde hedef gösterilmeme ve basında yer alan haberlere dair birkaç cümle kurma zorunluluğu hissediyorum.
Özellikle CHP’de siyaset yaptığımdan beri, belirli bir cenah tarafından yaptığım her açıklamaya, her paylaşıma hakaret edilmesine, hedef gösterilmeye uzun süre sessiz kaldım. Ancak bu durum artık yalnızca linç olarak geçiştirilecek bir durumun ötesinde kişilik haklarımın gaspı noktasına gelmiştir.
Uzun yıllar boyunca yaşanan çatışmalı süreçlerin sadece can ve mal kaybına yol açmadığını hepimiz biliyoruz. Bu süreçler aynı zamanda şiddete dayalı sert bir dilin egemen olduğu; nobran, hak arama kisvesi altında hak yiyen; demokratik olduğunu iddia ettiği hâlde antidemokratik; barışçıl olduğunu söylediği hâlde sataşkan, yıkıcı ve kendisine benzemeyeni yok etmeye hevesli yoz bir kültür de yaratabiliyor. Bu kültürün şımarık dili, sosyal medyada olduğu gibi hak arama iddiasındaki kurumları dahi işlevsiz hâle getirebiliyor.
Yıllardır hak mücadelesi veren, şiddetin her türüne karşı duran biri olarak, bu dili kullananları- karanlık mecradan türedikleri belli güruhu- muhatap almadım. Şiddetsiz bir toplum tahayyülünü kendine ilke edinmiş biri olarak siyaseti hak temelli bir yerden sürdürmeye çalışıyorum. Ancak bu tutumum, bana karşı yürütülen karalama ve hak gaspına sessiz kalacağım anlamına gelmez.
Geçtiğimiz aylarda Diyarbakır Barosu’ndan kaydımı sildirdim. Faili meçhul cinayetlerle mücadelede ve insan hakları alanında büyük sorumluluklar taşımış bir kurum olan Baro’nun kurumsal kimliğine zarar vermemek adına o dönemde herhangi bir açıklama yapmadım. Barodan kaydımı sildirmemin sebebi, baro üyesi ile aramızda çıkan ihtilafa dair Baro’nun tarafgir bir tutum sergilemesi, savunmanın temsili olan bir kurumun hakkaniyetle ifa etmesi gereken görevini yerine getirmemesinden kaynaklıdır. Konunun çözülmesi için tarafsız bir komisyon kurulması ve sürecin sağlıklı yürütülmesi için çaba gösterdim. Ancak tüm iyi niyetli girişimlerim sonuçsuz kaldı. Baro üyesi avukatın hakkımızı gasp etmesi karşısında çocuklarımın ve kendi hakkımı korumak için yaptığım başvurular dikkate alınmadığı için süreci yargıya taşıdım. Yargı süreci şu anda devam etmektedir.
Hakkımı savunmak için attığım her adımın çarpıtılması; çocuklarımın ve hatta hayatını kaybetmiş eşimin dahi bu tartışmalara malzeme edilmesi, ülkemizdeki kutuplaşmanın ve sorumsuz dilin ne denli yıkıcı olabileceğini bir kez daha göstermiştir.
Ben, hangi koşulda olursa olsun, şiddetsiz bir dilin ve hakkaniyetli bir adalet arayışının savunucusu olmaya devam edeceğim. Eleştiri değerlidir; ancak hakaret, iftira ve hedef göstermeyi bir mücadele yöntemi olarak benimseyenlerle yargının karşısında hesaplaşmaktan geri durmayacağım. Bugün bu açıklamayı yapmamın nedeni bir polemik yaratmak değil; ailemin ve kendi onurumun korunması zaruretidir.
Deq, acının bedene nakşedilmiş adıdır. Beden üzerinde binlerce yıllık bir geçmişi olan Deq, Mezopotamya’nın sırlanmış hikâyeleriyle derin anlamlar yüklenmiştir.
Ben bir Kürt’üm ve bu ülkenin eşit yurttaşıyım.
Kimliğimi ifade etmek, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın bana tanıdığı temel bir haktır.
Kürt kimliğiyle var olmak ne isyandır ne de bölücülük.
Aksine, halkların eşit ve özgür yaşaması için verilen onurlu bir mücadeledir.
Sizin tarafınızdan yapılan tehdit, hakaret ve “kan kokusu” gibi ifadeler ise Türk Ceza Kanunu m.216 kapsamında nefret suçu, aynı zamanda TCK m.106 uyarınca açık bir tehdit suçudur.
Bu ülkeyi birlikte inşa etmekten yana olanlar konuşurken, siz hâlâ inkâr ve nefretle var olmaya çalışıyorsunuz.
Unutmayın:
Kimlik ifade etmek suç değildir.
Ama nefret diliyle tehdit etmek suçtur.
Ben bir Kürt’üm. Bu ülkenin yurttaşıyım ama ‘Türk’ değilim, olmak zorunda da değilim.‘Türkiyeli’ demek, bu topraklarda yaşayan herkesin kimliğini inkar etmeden birlikte var olabileceğini söylemenin en barışçıl, en kapsayıcı yoludur.
“Türkiyeli” diyene düşman olanlar!!!
Biz sizden değiliz, ama bu ülkenin ta kendisiyiz.
Fenerbahçe'nin yeni sponsoru Chobani CEO'su Hamdi Ulukaya “Türkiyeliler”ifadesini kullandı.
Bu açıklamalar Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin varlığına karşı ciddi bir tehlikedir.
Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür.
Gaflet,dalalet ve hıyanet her yerde.
Anayasa, halklara kimlik dayatmak için değil, hakları korumak için vardır.
“Kürt’üm” demem Anayasa’ya değil, inkâra karşı bir duruştur.
Kendimi bu ülkenin yurttaşı olarak görüyorum, ama kimliğim Türk değil.
Siz Anayasa’yı kimlik belirlemek için değil, çoğulculuğu anlamak için okuyun.
Aidiyet, dayatmayla değil, tanınmayla kurulur.
Koma Amed olarak 30 yil aradan sonra bu yil Ekim ayinda AMED de konser vermenin heyecanini yasiyoruz.
Simdiden hazirliklara basladik,sizlere de müjdeyi verelim dedik✌️✌️
#komaamed#amedkonser