Bugün TV5 ekranlarında Sayın Esmanur Ayhan’ın konuğu olacağım. Uluslararası gündemi ve bölgemizdeki son gelişmeleri konuşacağız. Saat 20:00’da görüşmek üzere.
-Küresel siyasette yeni dönem mi başlıyor?
-ŞİÖ ve Mekke zirveleri hangi mesajları içeriyor?
-Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa’ya mı sıçrayacak?
-ABD’nin saldırgan tavrı bölgeyi nasıl tehdit ediyor?
Esmanur Ayhan soruyor; @EzgiKosal@elifsenadarbaz ve @ismshn cevaplıyor
#FikriTakip bugün 20:00'da #TV5'te
T.C. Millî Savunma Bakanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri, T.C. Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı ve ODTÜ iş birliğiyle düzenlenen 12. Savunma Teknolojileri Kongresi 9-11 Eylül 2026 tarihleri arasında Ankara’da gerçekleştirilecek. Kongrede “Sürü İHA Sistemleri ile Dağınık İstihbarat Toplama: Yeni Nesil ISR Konseptleri” başlıklı çalışmam ile yer alacağım.
Savunma teknolojileri, istihbarat, keşif ve gözetleme sistemleri alanında önemli çalışmaların ve tartışmaların yer alacağı SAVTEK 2026, dinleyicilerin katılımına açık. Meslektaşlarımı, araştırmacıları ve öğrencileri kongrede buluşmaya davet ediyorum. #SAVTEK2026
🏛️ODTÜ Kültür ve Kongre Merkezi, Ankara
🗓️11 Eylül 2026
📍Salon D - 9 Nolu Oturum
- Bu tablo ile bağlantılı olan muhtemel iki senaryonun da üzerinde durmak gerekiyor. Birincisi, #Suriye sahasından çekilen / itilen radikal veya yabancı unsurların akıbeti ne olacak? Bu sorunun cevabı, #İran’ın güvenliği ile doğrudan ilgili olabilir. Kasım ayında yapılacak ABD ara seçimlerinden sonra İran’a daha sert bir müdahale gelebilir ve bu durumda söz konusu yabancı unsurların durumu muhtemelen yeniden gündeme gelecektir. İkinci konu ise şu; Suriye'nin kuzeydoğusunda merkezi devletin yeniden kurulması ilerlerken, ülkenin güneyinde tam tersine yeni bir devlet-dışı güvenlik alanının ortaya çıktığı görülüyor. #Süveyda bunun en açık örneği. Hikmet el-Hicri'ye bağlı silahlı grupların “Süveyda Ulusal Muhafızları” adı altında örgütlendiğini duyurması da bu bölgenin Suriye’nin yeniden merkezileşme kapasitesinin test alanlarından biri olacağına işaret ediyor. Bu gelişmeleri #İsrail'in güney Suriye politikası ve iç siyaseti ile birlikte okumak gerekiyor. Ekim 2026’da gerçekleşmesi beklenen İsrail seçimleri kritik. Güvenlik söylemi zaten Netanyahu’nun siyasi kimliğinin temel bileşenlerinden biri ve mevcut tabloyu yani jeopolitik dönüşümü güvenlikleştirerek daha büyük bir siyasi tehdide dönüştürmesi güçlü bir ihtimal. Dolayısıyla, Suriye’nin güneyindeki gelişmelere odaklanmak gerekiyor. Bölgenin kontrol altına alınamaması durumunda İsrail’deki seçimlerin de etkisiyle burada daha büyük bir krizin / tırmanmanın yaşanması muhtemel.
- #Suriye'de devlet otoritesi yeniden kurulurken, bu yeni devletin güvenlik mimarisinin nasıl şekilleneceği sorusuna belki de daha fazla odaklanmak gerekiyor. Bu süreçte esas değişim, devlet-dışı silahlı aktörlerin / örgütlerin belirleyici olduğu güvenlik düzeninden, devlet merkezli ve enerji / ticaret koridorlarının öne çıktığı yeni bir bölgesel düzene geçiş sürecinde yaşanıyor. SDG / YPG terör örgütünün feshedilmesi bu dönüşümün en görünür örneği oldu. Bu gelişme, Suriye’nin kuzeydoğusundaki petrol sahaları, sınır kapıları, idari kurumlar ve güvenlik yapılarının da merkezi devlet otoritesine devredilmesi açısından önemli. Dolayısıyla, silahlı bir örgütün tasfiyesinden / merkezi orduya entegrasyonundan çok, savaş ekonomisinin ve savaş döneminde oluşmuş paralel egemenlik alanlarının yeniden devletleştirilmesi söz konusu.
- Ancak burada bir parantez açmak gerekiyor: “entegrasyon tamamlandı” demek için hala erken. Örgütün askeri kanadının çözülmesi ile bu yapı içerisindeki insan kaynağının, yerel idari kurumların, siyasi aktörlerin ve ekonomik ilişkilerin merkezi devlet mekanizmasına tamamen eklemlenmesi farklı süreçlerdir. Halihazırda anayasal düzenin tamamlanmaması konunun askeri boyutunun siyasi boyutundan daha hızlı ilerlediğini gösteriyor. Benzer şekilde, Mazlum Abdi'nin Suriye cumhurbaşkanına danışman olarak atanması artık bağımsız bir askeri-siyasi aktör olarak hareket etme kapasitesinin olmadığının göstergesi. Bunun yerine Abdi, Şam'ın karar alma sistematiğinin içerisinde, belirli bir Kürt temsil kapasitesine sahip bir aktöre dönüşüyor. Yani bu atama eski rakiplerin yeni devlet yapısı içerisinde uzlaştırılmasına yönelik daha geniş bir entegrasyon sürecinin parçası. Burada önemli olan “Abdi'nin sistem dışında kalması” ile “sisteme dahil olması” arasındaki farktır. Mevcut tabloda, Kürt aktörlerin devlet içerisinde etkili olmasına izin verilirken, nihai karar yetkisi Şam'da toplanıyor. Bu nedenle gelecekte ortaya çıkabilecek yapı, büyük ihtimalle Kürtlerin etkisizleştirildiği değil, Kürt siyasal aktörlerin devletleştirilerek etkilerinin yeniden ölçeklendirildiği bir model olacaktır. +
- Bu entegrasyon sürecinin en kritik boyutlarından biri de petrol. 18 Ocak anlaşması zaten petrol ve doğalgaz sahalarının Şam'a devrini öngörüyordu. Şimdi ise sahaların tamamen merkezi hükümete aktarılması için 10 Eylül tarihi üzerinde anlaşmaya varıldığı bildiriliyor. Ekonomik egemenlik açısından önemli olan bu gelişme, merkezi devletin yeniden inşasının yalnızca güvenlikle ilgili olmadığını, aynı zamanda devletin vergi, enerji, sınır, gümrük ve doğal kaynaklar üzerinde tekel kurabilmesine bağlı olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla terör örgütünün çözülmesi ile petrol sahalarının Şam'a geçmesi aynı sürecin iki farklı yüzü. Özetle, devletleşme aynı zamanda koridorlaşmanın önkoşulu haline geliyor. Bir enerji veya ticaret koridorunun güvenli biçimde işlemesi için sınırların, yolların, boru hatlarının, limanların ve enerji sahalarının birden fazla silahlı aktörün kontrolünde olmaması gerekiyor. Bu nedenle yeni Suriye düzeninin ekonomik mantığı ile güvenlik mantığı birbirini tamamlıyor. +
SDG'nin sona erdiğinin ilan edilmesi geniş bir tartışmayı tetikledi. Süreci uzun süredir yakından izliyorum. Kim entegre oldu; süreç ne kadar tamamlandı; neden şimdi ilan edildi; kim ne kazandı/kazanmadı; şimdi ne olacak epey detaylı olarak anlattım... https://t.co/JNHg1vnwYw
YPG's defeat on the battlefield and SDF’s dissolution was expected but its long term effects on Syrian Kurds are ignored. SDF failed as a project but long term sociological effects are largely ignored. People treat land controls and raising flags on territory as a clear win but in long term the longer an area is controlled, the more controlled groups identity and structure changes, which will effect the country's structure even after a full control of Damascus in every inch of Syria. Wars are not only about land, they are about reshaping minds in the long term.
SDF/YPG have lost militarily but the real question is "What remains after 13–14 years of ideological governance over millions of people?"
1) Wars End but Cognitive Structures Persist
Armies dissolve, institutions collapse, borders shift but worldviews implanted into populations decay far slower than physical infrastructure. Children educated under a single ideological system between ages 6–18 experience what political socialization theory calls a critical imprint window. During this phase:
* Moral frameworks form
* Authority perceptions solidify
* Identity narratives harden
Long years of full control of the area caused a much hardcore Kurdish identity, based on seeing Turkey as their main enemy cementing the group identity which will not allow any kind of assimilation of next generation and will remain as a core area for Kurdish nationalism added to Iraqi KRG as a force multiplier.
Moreover the Kurdish nationalism can have more impact on border areas of Turkey with cross-border nationalism now, especially once the borders will open soon.
2) Generational Identity Engineering
For over a decade, schools under SDF authority taught a curriculum centered on Ocalanist ideology:
* Radical communalism
* Anti-state doctrine
* Armed struggle as moral virtue
* Central states as inherently oppressive
Even if textbooks will be burned, the emotional associations remain. Children don’t store ideology as PDFs. They store it as moral intuition, gut reactions and “Common sense”. As a result, generation that may comply with Damascus outwardly but interprets reality through semi-autonomist lenses internally and will wait for the right time for another turn of turmoil countrywide.
3) Normalization of Parallel Authority
For nearly 15 years, people lived under party-run courts, Kurdish militia policing, commune governance and party-controlled economy. This creates institutional relativism. The state becomes one possible authority, not the only legitimate one. Psychologically, this is revolutionary. Instead of equalizing state as a natural ruler unquestioned, people are thinking now that power shifts suddenly and administrations come and go. Loyalty becomes pragmatic, not moral. In the right time, there will be a psychological ground to rebel again based on these parallel authority experience in a smallest amount of a power vacuum.
That single shift permanently lowers emotional attachment to central government. Moreover autonomy of Iraqi KRG right next door always be in people's mind for demanding a similar status.
4) Collective Memory as Political Capital
Even after defeat, narrative residues remain, songs, fallen militias stories, cemeteries, family anecdotes, local legends and childhood memories an things taught in educational curriculums. This is a collective memory, these memories don’t sit idle. They become a mythological reservoir for future movements. Rebellions no longer starts from zero, it restarts from memory. Kurdish oral tradition is very strong as seen in Dengbej (storytellers, similar to Bards in medieval Europe) and the memories will always kept alive.
The official documents like school diplomas and marriage certificate will be acknowledged by Syrian government. These documents will be kept in the homes for generations and even a grandchild after 50 years reading these official documents in Kurdish will have a great will and interest to those days of "autonomy".
5) Habitualization of Political Participation
Under SDF rule civilians attended assemblies, joined youth organizations, participated in communes, saw politics embedded in daily life unlike the Baath regime. Even if manipulated, this builds political efficacy by the thought of an ordinary citizen as "I can influence collective outcomes.”
Populations that once practiced mobilization are never politically virgin again. Damascus now inherits not a passive society but a politically trained society. This massively raises future protest capacity.
6) Elite Cadre Production
Thousands of individuals now possess administrative experience, security training, organizational skills and ideological formation. Organizations collapse but people do not evaporate.
Similar to post WW2 Germany some will integrate quietly into state institutions, enter NGOs or civil society, build underground networks, become brokers etc.
7) Ethnic Boundary Hardening
Before war, identities were layered, Syrian, Kurdish, tribal, local ,religious and so on. A decade of ethno-political rule makes ethnic identity chronically salient. I met some Kurds in Syria who did not know Kurdish at all and on the edge of assimilation, but now it is not going to be a case for the next generation.
Social Identity Theory shows prolonged salience increases:
* In-group loyalty
* Out-group suspicion
* Narrative polarization
Even if no rebellion occurs, fault lines become permanent cognitive features. Syria becomes structurally more brittle.
8) Learned Strategic Patience
Long insurgencies teach populations to wait quietly, avoid frontal confrontation, preserve networks, think in decades. Just like what HTS did in Idlib for many years before assaulting Damascus.
This is temporal reframing. Struggle becomes cyclical, not urgent and defeat becomes a phase, not an end. This mindset is far more dangerous than open militancy pulling back any integration chance.
9) The Core Paradox
Militarily SDF lost but psychologically SDF seeded a political culture. This is a classic asymmetric warfare logic, you lose territory, you gain time. Even if PKK/YPG will be out, the idea of independence or autonomy can be refilled by KDP, which already had a strong political influence before PKK/YPG removed all other Kurdish political ideologies in Syria by their armed brute force, easily due to transborder relations.
10) What Damascus Now Faces
Not a conquered population but a post-revolutionary population:
* Politically awakened
* Identity-conscious
* Institutionally experienced
* Cynical toward centralized authority
Repression alone will not erase this. Only;
* Inclusive governance
* Rule of law and equality of all citizens
* Economic integration
* Cultural recognition
* Deradicalization steps (The YPG's radical anarcho-leftist ideology, cult-of-personality structure and coercive ideological enforcement must be addressed, as they ignore the actual needs and diversity of Kurdish and other communities)
Otherwise, ideas hibernate and hibernating ideas outlive central control. Does the security advisors in Damascus care about the social and long term effects of 15 years of disconnection from the central government and heavily indoctrinated population? Of course not, it simply sees the area in a security perspective, moreover it has no specialists to think on the long term dangers of the situation.
11) Great powers care mental architecture more than a land control
History is littered with empires that crushed rebellions militarily, only to collapse generations later because they underestimated what had already been planted in children's minds.
Consider the Jewish diaspora. After the Second Temple's destruction in 70 CE and mass exile, Jews preserved their collective memory through ritual. Every Passover and Yom Kippur for 2,000 years, they concluded with "La Shana Haba’a Be Yerushalayim" (Next Year in Jerusalem). Host empires, Romans, Ottomans, Europeans, controlled territory, collected taxes, and enforced laws. Yet none invested in systematically integrating or assimilating Jewish identity. That neglect allowed the idea to survive underground until 1948. The lesson is clear: ideas denied space aboveground don't die, they grow roots below. Damascus lacks the institutional capacity to think in generational terms or take proactive social reconstruction measures. Without deliberate efforts at social integration, de-radicalization and inclusive governance, the YPG's territorial defeat becomes merely a pause, not an ending. The real question is not who controls the land today but whose mental architecture will shape it tomorrow.
- Mühimmat üretim hızının stratejik üstünlük kazandırdığı Rusya – Ukrayna savaşında görüldü. Bu nedenle, ne kadar hızlı üretim yapılabildiği ittifakın başarısını belirleyecek temel unsurlardan biri. Ayrıca, insansız sistemler, elektronik harp, yapay zekâ destekli hedefleme gibi hususlar artık en küçük taktik birliklerin dahi standart donanımı haline gelmek zorunda. Özellikle #Avrupa açısından esas mesele kritik teknolojiye adapte olmak, erişilebilirlik ve tedarik zincirindeki bağımlılığı kırmak olacak. Yani, “savunma sanayi egemenliği” daha fazla ön plana çıkacaktır. Bu denklemde, #ABD ise Avrupa’yı koruyan güç olmaktan ziyade Avrupa savunma pazarını yönetmek istiyor. Başka bir ifadeyle ABD, Avrupa'daki askeri varlığını görece azaltırken, savunma sanayi ve teknoloji şirketleri üzerinden stratejik etkisini sürdürmeyi hedefliyor. Bu endişeyle #AB, ReArm Europe / Readiness 2030, SAFE ve EDIP mekanizmalarıyla kendi kendine yetebilmeyi arzulasa da mevcut tablo askeri bağımlılığın yapısal hale gelebileceğini göstermekte. Avrupa savunma sanayisinin hâlihazırda ulusal bariyerler, parçalanmışlık gibi sorunlarla boğuştuğunu düşünürsek uzun vadeli özerklik hedefi ile kısa vadeli cephe güvenliği arasında derin bir çatlağın oluşabileceğini söylemek mümkün. Bu noktada, #Türkiye salt jeopolitik konumu nedeniyle değil, #NATO 3.0’ın getirdiği “bölgesel üretim konsorsiyumları” modeli açısından hem tedarikçi hem de kritik bir üretim üssü olarak yeni güvenlik mimarisinin önemli bir sütunu haline gelebilir.
#NATOsummit
- Ankara’da gerçekleşen tarihi #NATO Zirvesi, ittifakın Soğuk Savaş sonrası geçirdiği en radikal dönüşümlerden birini, yani NATO 3.0 dönemini resmen başlattı. Bu süreç, ittifakın ortak tehdit algısı kadar ortak üretim kapasitesi de inşa etmeye çalışacağını gösteriyor. Bu nedenle, NATO 3.0’ın başarısı salt savunma bütçelerindeki artışla ölçülmeyecektir. Gerçek sınav, stratejik hedeflerin operasyonel kabiliyete ne kadar hızlı dönüştürülebildiği olacak. Zirve kapsamında düzenlenen, transatlantik savunma üretimi ve buna ilişkin yatırımların ön plana çıktığı Savunma Sanayii Forumu da tam olarak bu nedenle kritik öneme sahipti. Tartışmaların odağında 2025 Lahey NATO Zirvesi’nde verilen GSYH’nın %5’ini savunma harcamalarına ayırma taahhüdü yerine devasa savunma yatırımlarının nasıl bir üretim ekosistemini oluşturacağı sorusu vardı. Dolayısıyla, “caydırıcılık” kavramı artık endüstriyel üretim kapasitesi ile ilişkili. Bu yönüyle, “NATO 3.0 aslında transatlantik savunma kapitalizminin yeni modeli mi?” sorusu belki de önümüzdeki sürecin tartışma gündemini belirleyecektir. +
Hava Astsubay Meslek Yüksekokulunun temellerinin atıldığı, Tayyare Makinist Mektebinin kuruluşunun 100’üncü yılı dolayısıyla İzmir’de düzenlenen kutlama faaliyetlerine büyük bir mutlulukla katıldım. Göklerdeki istikbalin yerdeki teminatı 100 yaşında ve nice yüzyıllara… Gök vatanın kahramanlarını yetiştiren bu köklü çınara saygıyla…
“Doğal gaz, ticaret, sınır güvenliği ve ulaştırma projeleri gibi alanlarda KYB’yi dışlamayan bir yaklaşım, Süleymaniye’nin Bağdat ve İran’a daha fazla yaslanmasını engelleyebilir..”
@mehmtalaca yazdı:
https://t.co/3c9tHSsSAQ
- #Irak, 2003 #ABD işgali sonrasında meşru güç kullanımında tekel sahibi olma kapasitesini büyük ölçüde kaybetti. Bir tarafta Irak Silahlı Kuvvetleri / güvenlik kurumları bulunurken, diğer tarafta farklı siyasi partilere, mezhepsel yapılara veya dış aktörlere bağlı silahlı gruplar ortaya çıktı. IŞİD tehdidinin yükseldiği 2014 sonrasında Haşdi Şabi’nin kurulması güvenlik aç��sından kısa vadede gerekli görüldü. Ancak şimdi ortaya çıkan yapı, “devlet içinde devlet” sorununa dönüştü.
- Irak Başbakanı Ali el-Zaidi ile ABD’nin Suriye ve Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın ortak açıklaması, Irak devletinin yetki ve kontrolü dışında faaliyet gösteren tüm silahlı grup ve oluşumların silahsızlandırılması ve dağıtılması, silahların sadece Irak devletinin otoritesi altında tutulması hedefini öne çıkarmakta. Bu noktada, elbette tek hedef silahların toplanması değil, aynı zamanda #İran’ın Irak’taki nüfuzunun azalmasıdır. Söz konusu grupların bağımsız finans ağlarına, istihbarat yapılarına, lojistik sistemlerine ve en önemlisi de İran Devrim Muhafızları ile doğrudan ilişkilere sahip olduğu biliniyor. Dolayısıyla, İran’a yakın grupların tamamının gönüllü şekilde silah bırakması beklenmemeli. Ayrıca, Haşdi Şabi’yi de tek bir blok olarak düşünmemek gerekir. Devlet sistemine dâhil olmayı kabul edenler, taviz elde etmek isteyenler ve kesin karşı çıkanlar arasındaki bölünme büyük olasılıkla derinleşecektir.
- Sürecin başarıya ulaşması durumunda önemli bir paradigma değişimi de ortaya çıkacaktır. Bölgede devlet-dışı silahlı aktörlerin, milis güçlerin etkili olduğu zemin yerine yeniden devlet otoritesinin güçlendiği bir sistem oluşursa, bunun etkilerini #Suriye, #Lübnan ve #Yemen gibi ülkelerde de görmek mümkün olacaktır. Ayrıca, Sayın Gezer’in ifade ettiği gibi, açıklamanın ikinci paragrafı şu açıdan önemli; Irak’ta yaşanan tartışmanın özü ile Türkiye’nin PKK terör örgütü konusunda savunduğu tez arasında önemli paralellikler bulunuyor. Irak’taki bu süreç, terör örgütünün silahsızlandırılması konusunu etkileyebilir, fakat tek başına belirleyici unsur olması beklenmemelidir.
#İsrail ordusu bu savaşta operasyonel kapasitesini göstermiş olabilir. Ancak eğer savaş sonunda İran rejimi ayakta kalıyor, #nükleer dosya yeniden müzakere masasına dönüyor ve #Hizbullah tamamen tasfiye edilemiyorsa, #Netanyahu’nun aylar boyunca oluşturduğu “nihai çözüm” söylemi çökmüş demektir. Buradaki mesele hedef – maliyet uyumsuzluğudur. Bir diğer önemli detay, orta ölçekli güçlerin bu süreçte diplomatik ağırlığını artırmasıdır. Sürekli tırmanma stratejisinin tıkandığı, savaşın küresel / bölgesel sistem için taşınamaz bir maliyet ürettiği noktada #Türkiye, #Katar, #Suudi Arabistan ve #Pakistan gibi aktörler krizi yöneten diplomatik merkezler haline geldi. Elbette, bu durum Orta Doğu'da Amerikan hegemonyasının tamamen sona erdiği anlamına gelmez. Ancak güvenlik üretiminin artık yalnızca Washington merkezli olmadığını gösterir.
Söz konusu anlaşma bir kez daha gösterdi ki, Trump için ideolojik bağlılıklar veya kalıcı ittifaklar “uzun vadeli ve maliyetli savaşları bitiren büyük anlaşmalar yapma” motivasyonunun gerisinde kalıyor. Dolayısıyla, en azından şimdilik, Trump, İsrail’in “mutlak zafer” beklentisini #ABD’nin küresel taahhütlerini azaltma ve ekonomik istikrarı sağlama hedefi doğrultusunda törpülemiş gibi gözüküyor. Sürece dair en kritik belirsizlik konusu ise muhtemeldir ki #Lübnan olacaktır. Dolayısıyla, savaş bitmiş gibi gözükse de temel sorunlar çözülmüş değildir. Önümüzdeki 60 günlük süreç, savaş sonrası dönemin gerçek sınavı olacaktır. Tahran açısından nükleer kapasite caydırıcılık, rejim güvenliği ve pazarlık gücü anlamına gelirken, İsrail bu hususları tehdit olarak algılamaktadır. Bu nedenle ateşkes sağlansa bile tarafların güvenlik algıları değişmediği sürece çatışmanın yapısal nedenleri ortadan kalkmış olmayacaktır.
#ABD – #İran anlaşması, bazı hususlarda mutabakat sağlanmasının ötesinde uzun yıllar Orta Doğu’da güvenlik mimarisini şekillendiren “zorlayıcı rejim değişikliği” stratejisinin de sınırlarına ulaşıldığını göstermekte. Mevcut tabloya bakıldığında, İran rejimi ayakta kaldı, devlet kapasitesini korudu ve “teslim” olmak yerine müzakere masasına pazarlık gücü bulunan bir aktör olarak oturdu. Elbette, bu durum klasik anlamda bir İran zaferi olarak yorumlanmasa da #ABD ve #İsrail’in savaşın en başında ortaya koydukları hedeflerden uzaklaştığını göstermektedir. Eğer savaş sonunda yine müzakerelere dönülüyorsa, savaşın amacı İran'ı müzakereye zorlamak değil, İran'a daha kötü şartlar dayatmak olmalıydı. Görünen o ki bu amaç gerçekleşmedi.
Savaşların sonucu sadece sahadaki askeri kayıplarla ölçülmez. En önemli kriter, savaş öncesinde ilan edilen siyasi hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığıdır. İsrail muhalefetinin “savunma kuvvetleri görevini yerine getirdi, savaşı kazandı, Netanyahu ise vaatlerini yerine getiremedi” eleştirilerini bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Askeri başarıların net bir siyasi ve güvenlik kazanımına dönüştürülemediği düşünülüyor. İsrail’in Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir’in “Trump’ın anlaşması bizi bağlamaz” çıkışı ise iç siyasetteki ideolojik bagajın devletlerin rasyonel dış politika yapım süreçlerini nasıl sabote edebileceğini göstermesi açısından önemli. +
- Özetle, Paşinyan’ın seçim başarısı, #Ermeni halkının #Karabağ yenilgisinin ardından revizyonist / irredantist politikalardan yorulduğunu ve "realist bir hayatta kalma ve ekonomik refah" çizgisine onay verdiğini göstermektedir. Ancak bu zafer, #Ermenistan’ın jeopolitik bir mengenede olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Paşinyan, Batı korumasını arkasına alarak #Rusya'yı tamamen oyun dışı bırakabilecek mi, yoksa Moskova'nın asimetrik yaptırımları Ermenistan iç siyasetinde yeni bir istikrarsızlık dalgası mı tetikleyecek? Bu sorunun cevabı, #Türkiye ve #Azerbaycan'ın atacağı yapıcı adımların hızı ile #AB'nin verdiği taahhütlerin arkasında ne kadar kararlı duracağına bağlı olacaktır.
- 2026 #Ermenistan parlamento seçimleri, Güney Kafkasya’nın post-Karabağ jeopolitiği, Rusya’nın bölgedeki nüfuz kaybı, #AB’nin Doğu Ortaklığı stratejisinin dönüşümü, #Türkiye – Ermenistan normalleşmesi, #Azerbaycan – Ermenistan barış süreci ve bölgesel bağlantısallık rekabetinin kesişim noktasında gerçekleşti. Dolayısıyla ortaya çıkan sonuç, sadece Nikol Paşinyan’ın iç politik zaferi değil, aynı zamanda Ermenistan’ın stratejik yönelimine ilişkin toplumun tercihi ve #Paşinyan açısından #Karabağ Savaşının ardından oluşan meşruiyet krizinin aşılması ekseninde okunmalı.
- Paşinyan’ın seçim zaferi ilanıyla birlikte önündeki en büyük jeopolitik sınav, 1990 Bağımsızlık Bildirgesi’ne ve dolayısıyla Karabağ’ın Ermenistan ile birleşmesi hedefine atıfta bulunan Anayasa önsözünü değiştirme taahhüdüdür. Bakü bunu bir barış anlaşması için sine qua non (olmazsa olmaz) bir şart olarak sunarken, Ermeni iç siyasetinde ve Diasporada bu durum "Azerbaycan’ın diktası altında egemenlik kaybı" olarak algılanmaktadır. Paşinyan'ın seçimi kazanması bu reform için meşruiyet sağlasa da, parlamentoda referanduma götürecek nitelikli çoğunluğu tam olarak sağlayıp sağlayamayacağı ve radikal milliyetçi muhalefet ile Diasporanın baskısını nasıl göğüsleyeceği belirsizliğini korumaktadır. +
- 4-5 Mayıs 2026 tarihlerindeki ilk AB – Ermenistan Zirvesi ve imzalanan ortak bildiri de AB’nin bölgeye salt insani ve siyasi değil, enerji, ulaşım, dijital iş birliği eksenli, yani kalıcı yapısal entegrasyon perspektifiyle yaklaştığını teyit etmektedir. Aynı zamanda amaç Rusya’nın çevrelenmesi ve Orta Koridor’un güçlendirilmesidir. Brüksel’in Türkiye - Ermenistan sınırının açılmasını ve demiryolu bağlantılarını destekleme vaadi ise Ermenistan’ı Gürcistan ve Türkiye üzerinden küresel ticaret hatlarına bağlama arzusunun bir parçasıdır.
- 1993’ten beri Gürcistan üzerinden sürdürülen Türkiye - Ermenistan ticaretinin resmiyet kazanması ve bürokratik engellerin kaldırılması, Haziran başında Kars’ta gerçekleşen iş dünyası temaslarıyla birlikte ekonomik karşılıklı bağımlılığın bölgesel güvenlik krizlerini azaltabilecek bir araç olarak öne çıktığını göstermektedir. +