uzun süre kendi kendime konuştum. sonra lubunyayı bunalttım. içimi ve lubunyayı tüketmektense, yeni hesap açıp derunumu buraya dökeyim bari.
cümleten merhaba:))
ulan Kızılay bile kabul etti çadır satıldığını, iktidar bile tepki gösterdi de Kerem Kınık istifa etmek zorunda kaldı hala iftira diyor utanmaz arsızlar
Haluk Levent’in yerinde olsam “bu operasyon siyasi deyip; Cumhurbaşkanı adaylığını açıklarım.”
Nasıl olsa sorgulamaktan aciz, beynini hipnotize ettirmiş %22 lik güdeceği hazır kitle var.
haluk levent'le ilgili bugünlerde çıkan iddiaları deprem döneminde bilmiyor olmanız normal. ama bildiğiniz çok net bir şey vardı; kızılay'dan parayla aldığı çadırlar. zaten kızılay'ın depremzedelere bedava vermesi gerektiği çadırları, depremzedeler için gönderilen bağışlarla aldı haluk levent! o parayla depremzedelerin başka ihtiyaçları giderilebilirdi. sustunuz! sadece kızılay'ı eleştirdiniz, haluk levent'i kayırdınız!
niye yahu niye? mahalle baskısından mı korktunuz? karşı tarafa sallamanın getirdiği alkışa mı tav oldunuz? 'mahalle'cilik damarınız mı ağır bastı? neydi depremzedelerden daha önemli olan şey?
şimdi de çıkıp ağdalı cümlelerle ''depremzedelere bunu nasıl yapar'' diye duyar kasıyorlar. utanmadan, sıkılmadan...
denetmenler, kontrolörler, hesap uzmanları,hatta inanmayacaksınız ama salt muhasebe memurları, denetlediği evrakları, iddianame ve mahkeme kararlarını nasıl okuyacağını, nerelere bakmaları gerektiğini çok iyi bilir ve okurlar sokak kedisi hanım.tekrarı atlar, sadede gelirler.
🔴 Kılıçdaroğlu'ndan İBB davası açıklaması:
📍"Geçen okumadım demiştim. Bütün iddianameleri okudum. Güvendiğim bütün hukukçulara da okuttum. Sıradan iddianameler de değil bunlar."
📍"Birisi size “Ben Erdoğan'a 10 milyon dolar verdim” dese savcı direkt dava açmaz. Bir iddia üzerine dava açılmaz. Böyle olsa sonucu zaten beraat olur. İddianameler sıradan olmanın ötesinde."
🗣️ Avukat Afşin Hatipoğlu:
3800 sayfa İBB İddianamesi. Ben avukat olarak bir aya yakın zamanda okudum. Kemal bey işi gücü bırakmış heralde İBB İddianamesini bitirmiş.
Helal olsun.”
Kafamı kurcalayan bir şey var...
Muhalif gazeteciler, fenomenler ve sanatçılar, Ekrem İmamoğlu hakkındaki iddialara günlerce "inanmıyoruz" dedi..
Peki aynı isimler, Haluk Levent hakkındaki iddiaları nasıl oldu da bir anda sorgulamadan kabul etti?
Normalde hükümete ve devlete karşı en sert savunmayı yapanların, bu kez aynı refleksi göstermemesi sizce de düşündürücü değil mi?
deniz göktaş'ı rahat bırakın. bi azad edin onu. bıkıp usanmadınız mı "kahraman" yaratmaktan, kahraman arayışından?! henüz ahbabın ve başkanının dumanı üstündeyken. az tecrübe, az akıl, az izan.
1-) Haydi gelin sizi "Açız Geçinemiyoruz" diyen bir başka CHP fakiri Özge Türkyılmaz ile tanıştırayım. Özge CHP İstanbul Gençlik Kolları Başkan Yardımcısı ve "geçinemiyoruz" paylaşımlarını Alaçatı'daki Sommer Klein isimli Beach Otel'den yapıyor. Özge'nin hikayesi, CHP'nin gerçek hikayesidir. CHP'nin kimlerden oluştuğunu ve sağdaki tuhaf fotoğrafın ne olduğunu öğrenmek isteyenler için anlatmaya başlıyorum.
Çocukken istismara uğrayan psikolojisi bozuk bir kadın üzerinden aşka dair güzellemeler yapılıyor. Ruh sağlığı açısından çok hasarlı bir toplumuz ve berrak bir bakış açısı geliştirecek bilinç çok kolay var olamıyor.
en öfkelenndiğim olaylardan biri de, erjek şiddetine karlın,, kadınlara tavsiyeler vermesiydi. bunu eleştiren feminist yol arkadaşımız büke'yi hedef göstererek, linçettirmesiydi.
devlet,görevini yerine getirmeyip, sosyal devlet olmaktan uzaklaştıkça, daha çook ahbaplar,çavuşlar, temiz huylu, iyi ahlaklı, boylu poslu kahramanlar gelir gider.
Kendilerine en ufak bir ötekileştirme dışlanma ya da ayrımcılık yapıldığında ortalığı ayağa kaldıranların;aynı şey başkalarına yapıldığında buna mazeret üretmesini hayretle izliyorum
Unutmayın;yarın sıra size geldiğinde bazılarıda sizin uğradığınız haksızlığa mazeret uyduracaktır
sizin gibi faşizan kafaların durumu ibretlik asıl. linci, faşizmi körükleyerek, kendinize zarar verdiğinizin bilincindesiniz. olsun körükleyin, ama sonra isyan etmeyin e mi?
Sunay Akın, Deniz Göktaş'ın tutuklanmasına ilişkin:
"Ya al karşına konuş kardeşim. Eğer bir kabahati varsa onunla konuşması gereken, bunun arkadaşıyla yemek yemesi gereken Diyanet İşleri Başkanı'dır kardeşim. Bir konuşun ya. Konuştunuz mu siz bu çocukla, ha?
Yapmayın ya. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti, koskoca kelli felli adamlar... Yolda görsen adam sanırsın bunları ya.
Şu çocukla uğraşıyorsunuz. Şu çocuğun üstünden paravan yapıp kendinize güç elde etmeye çalışıyorsunuz, değil mi?"(BirGünTV)
"türkiye’nin geleceğine talip olanlar arasında, zayıf da olsa başarılı olması ihtimali bulunanlar içinde, nato’dan çıkılmasını vaat eden kimse olmadığı gibi ona umut bağlayanlar var. bunu değiştirmenin ve o kararlılığı inşa etmenin yolları üzerine düşünmeliyiz bence."
"nato’dan kurtulmak, ona karşı mücadele edebilmek, bir halkın ortak kararını ve kararlılığını gerektiriyor. türkiye’nin geleceğine talip olanlar arasında, zayıf da olsa başarılı olması ihtimali bulunanlar içinde, nato’dan çıkılmasını vaat eden kimse olmadığı gibi ona umut bağlayanlar var."
ayşe düzkan (@ayseduzka), NATO'nun Türkiye ziyaretini ve protestoları yazdı. https://t.co/v3ZKvRPjNL
İlk günkü alkışlar bitiyor. Fotoğraflar unutuluyor. Ve insanlar yoksullukla, yalnızlıkla, hastalıkla baş başa bırakılıyor.
Öte yandan hiçbir bedel ödememiş, mücadeleye hiçbir emek vermemiş kimi çevrelerin bugün belediyelerde, ihalelerde, şirketlerde ve çeşitli imkân alanlarında
Çiçeklerle Karşılanıp Yoksulluğa Terk Edilenler (30 yıllık mahpusların Yeni Yaşam
Hikâyeleri )
Son dönemde otuz yılı aşkın süre cezaevinde kalan birçok siyasi mahpus tahliye edildi. Kimileri kamuoyunun yakından tanıdığı isimler. Veysi Aktaş ve Çetin Arkaş gibi isimler, İmralı’da bulunmuş olmalarının da etkisiyle tahliyelerinin ardından siyasette ve kamuoyunda bir karşılık bulabildiler. Belki de ailelerinin belli ölçüde destek olabilecek koşulları da vardı.
Fakat aynı yılları cezaevinde geçirmiş, adı bilinmeyen, ailesi olmayan ya da ailesi yoksulluk içinde yaşayan yüzlerce insan için tahliye, özgürlüğün değil, çoğu zaman yeni bir hayatta kalma mücadelesinin başlangıcı oluyor.
Toplum böylelerin hikâyelerini yavaş yavaş duymaya başladı. Ve insan her yeni hikâyeyi duydukça istemeden şu ağır soruyu soruyor:
Acaba onlar için cezaevinde kalmak mı daha kolaydı?
İlk günlerde cezaevi kapısında çiçeklerle karşılanıyorlar. Sosyal medyada fotoğrafları paylaşılıyor. “Hoş geldin” mesajları yazılıyor. Birkaç gün boyunca el üstünde tutuluyorlar.Ama gerçek hayat sosyal medya kadar sıcak değildir.
O ilgi birkaç gün sürüyor. Sonra herkes kendi hayatına dönüyor. Otuz yılını, otuz iki yılını içeride bırakmış insanlar ise hayata sıfırdan başlamaya çalışıyor.
Daha dün bir arkadaşım bana tanık olduğu bir hikâyeyi anlattı.
Liceli bir eski mahpus… Adı Hilmi.
En son Erzurum ve Elazığ cezaevlerinde kalmış. Cezaevindeki kötü muamele nedeniyle sağlığı ciddi biçimde bozulmuş.
Otuz iki yıl sonra tahliye edilince önce İstanbul’a, kız kardeşi ile annesinin yanına gidiyor. Üç ay kaldıktan sonra Diyarbakır’a geliyor.
Şimdi Forum AVM civarında eski, avlulu, harabeye dönmüş bir evde yaşamaya çalışıyor.
Kapısı penceresi doğru dürüst olmayan, zemini çıplak beton olan bir ev…
İçeride birkaç kap kacak, bir iki kilim…Düzenli beslenme imkânı bile yok. Durumunu Diyarbakır Büyükşehir Belediyesine iletiliyor.
Verilen cevap şu: “Sosyal konutlarımız var. Boşalınca yer verebiliriz. Beklesin.”
Altı ay geçmiş. Ne arayan var ne soran. Bu sadece bir kişinin hikâyesi.
Bir başka hikâyeyi ise sosyal medyada gördüm. Bu paylaşımı da kendisi de eski bir cezaevi çıkışlı yapmıştı
Paylaşımda şöyle deniliyordu: “Mehmet Hadi Savaş kesintisiz 36 yıl yatmış. Geriye kimsesi kalmamış. Geçen gün tesadüfen fırıncı bir arkadaşın yanına gidip ekmek istemiş. Tam altı dil biliyor. Sosyal yardım için tüm belediyelere başvurmuş, olumlu bir cevap alamamış. Bu sadece bir örnek. Geçmişine yabancılaşanın geleceği olamaz.”
Bu satırlar yalnızca bir insanın dramını değil, aynı zamanda büyük bir toplumsal çelişkiyi de anlatıyor.
Bir başka acı haber ise kısa süre önce geldi.
Dokuz yıllık tutukluluğun ardından tahliye edilen Ferit Şahin, tahliyesinden sonra geçimini sağlamak için memleketi Muş’un Bulanık ilçesinde inşaatta çalışırken iş kazasında yaşamını yitirdi. Yani cezaevinden kurtuldu ama yaşamın
acımasızlığına yenildi.
Bu örnekler istisna değildir. Bunlar artık yapısal bir soruna işaret ediyor. Yıllarca bedel ödeyen, ömürlerini cezaevlerinde tüketen insanlar tahliye olduktan sonra sistemli bir dayanışma ağıyla karşılaşmıyor.
İlk günkü alkışlar bitiyor. Fotoğraflar unutuluyor. Ve insanlar yoksullukla, yalnızlıkla, hastalıkla baş başa bırakılıyor.
Öte yandan hiçbir bedel ödememiş, mücadeleye hiçbir emek vermemiş kimi çevrelerin bugün belediyelerde, ihalelerde, şirketlerde ve çeşitli imkân alanlarında rahatlıkla yer bulduğu da görülüyor.
Bu manzara ister istemez yıllar önce anlatılan bir hatırayı akla getiriyor.
Bir arkadaşım, Salih Sümer ile yaptığı bir sohbeti anlatmıştı.
HEP’in kurucularında biri iken DYP’ye geçtiği için kendisini eleştirdiğinde şu cevabı vermiş: “Oğlum, bu radikallikleri bırak. Ne yaparsanız yapın, bir gün ben ya da benim gibiler, siz kazansanız bile gelip o kazanımların üzerine rahatlıkla otururuz. Unutma; efendi hep efendidir. Maraba hep marabadır.”
Bugün yaşanan tabloya bakınca insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Acaba Salih Sümer haklı mı çıktı?
Bodrumlular;
Tamamı halka, özellikle de siz Bodrumlulara ait Cennet Koyu’na, malikanelerden oluşan yeni bir “köy” inşa ediliyor.
Köy dediysek yanlış anlaşılmasın; halkın giremediği, kıyıya yaklaşamadığı, denizi uzaktan seyrettiği cinsten…
İsterseniz önce bir imza kampanyası başlatıp “Sizi kentimizde istemiyoruz!” dersiniz.
Ardından da Cennet Koyu’nda buluşup “Talancı sermaye, Bodrum’dan defol!” diye protesto edersiniz.
Ben her ikisine de varım.
Çünkü mesele birkaç malikane değil; halka ait olanın parası olana tahsis edilmesidir.
Cennet Koyu cennet kalacaksa, yalnızca zenginlerin cenneti olmamalı.